Seçim reformu mu, seçim mühendisliği mi?

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin siyasi partiler ve seçim sisteminin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin “ruhuna uygun” biçimde yeniden düzenlenmesi gerektiğine ilişkin açıklaması, önümüzdeki dönemin önemli tartışma başlıklarından birini gündeme getirdi.

Henüz kamuoyuna açıklanmış somut bir kanun teklifi bulunmadığı için yapılması düşünülen değişikliklerin içeriği konusunda kesin bir değerlendirmede bulunmak mümkün değil. Ancak biz biliyoruz ki AKP-MHP ittifakının seçim yasalarıyla amacı demokratik bir yasa yapmak değil, seçim yasasında yapacakları değişikliklerle iktidarlarını tahkim edip garanti altına almaktır.
Bu nedenle, ruhunu bildiğimiz iktidar ortaklarının seçim hukukunda yapacakları değişiklikler hiçbir zaman yalnızca teknik düzenlemeler olarak gündeme gelmemiştir.

Seçim sistemi, bir ülkede sadece oyların nasıl milletvekilliğine dönüşeceğini değil, siyasi partilerin hangi koşullarda yarışacağını, seçmenin önüne hangi alternatiflerin çıkacağını ve millet iradesinin parlamentoya ne ölçüde yansıyacağını da belirler.
Bu nedenle Bahçeli’nin kullandığı “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ruhuna uygunluk” kavramı üzerinde durmak gerekiyor.

Eğer seçim sistemi gerçekten mevcut hükümet sistemine uygun hale getirilecekse, önce parlamenter sistem döneminden kalan bazı kabulleri yeniden değerlendirmek gerekir.
Anayasa, seçim kanunlarının “temsilde adalet ile yönetimde istikrar” ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenmesini öngörüyor.

Parlamenter sistem döneminde yönetimde istikrar kavramının özel bir ağırlığı vardı. Çünkü hükümet parlamentodan çıkıyor, görevini sürdürebilmesi de Meclis çoğunluğunun varlığına bağlı bulunuyordu. Yüksek seçim barajları ve büyük partilere avantaj sağlayan bazı seçim yöntemleri de yıllarca bu gerekçeyle savunuldu.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde ise yürütmenin oluşması artık Meclis çoğunluğuna bağlı değil. Cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından seçiliyor. İlk turda salt çoğunluk sağlanamadığında ikinci tur yapılıyor ve sonuçta seçmenlerin çoğunluğunun desteğini alan aday yürütme görevini üstleniyor.

Bu durumda yönetimde istikrarın milletvekili seçim sistemi üzerinden ayrıca yaratılmasına duyulan ihtiyaç önemli ölçüde ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla hükümet sisteminin kendi mantığı, milletvekili seçimlerinde temsilde adalet ilkesine daha fazla ağırlık verilmesini gerektirir.

Güçlü bir yürütmenin karşısında güçlü ve temsil kabiliyeti yüksek bir Meclisin bulunması, kuvvetler ayrılığının da doğal sonucudur. TBMM’nin görevi artık içinden bir hükümet çıkarmak değil; toplumsal ve siyasi çeşitliliği temsil etmek, kanun yapmak, bütçeyi görüşmek ve yürütmenin demokratik denetimini sağlamaktır. Bu nedenle Cumhurbaşkanlığı seçiminde çoğunluk esas alınırken, milletvekili seçimlerinde mümkün olduğunca çoğulcu bir temsil yapısı hedeflenmelidir.

Bu bakımdan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne uyum gerekçesiyle yapılacak gerçek bir seçim reformunun yönü siyasi alanı daraltmak değil, genişletmek olmalıdır. Barajın yükseltilmesi yerine temsilde adaleti güçlendirecek seviyede tutulması, seçim çevrelerinin siyasi sonuç hesabıyla değiştirilmemesi, oyların sandalyeye dönüşümünde seçmen iradesini mümkün olduğunca doğru yansıtan yöntemlerin tercih edilmesi gerekir.

Siyasi Partiler Kanunu değiştirilecekse Türkiye’nin uzun yıllardır ertelediği parti içi demokrasi meselesi de bu tartışmanın merkezinde bulunmalıdır.

Anayasa, siyasi partileri demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olarak tanımlıyor. Buna rağmen Türkiye’de siyasi partilerin önemli bölümünde adayların ve yöneticilerin belirlenmesinde genel merkezlerin ağırlığı devam ediyor; iktidar partilerinde ise neredeyse her şeyi parti liderleri belirliyor. Parti üyesi çoğu zaman seçim döneminde sandığa çağrılan, fakat partinin karar süreçlerinde söz sahibi olmayan bir konumda kalıyor.

Gerçek bir siyasi partiler reformu, genel merkezlerin yetkilerini daha da artırmak yerine üyenin iradesini güçlendirmelidir. Milletvekili adaylarının belirlenmesinde ön seçim yaygınlaştırılmalı; üyelerin ilçe ve il örgütlerinden parti yönetimine kadar karar süreçlerine daha doğrudan katılmalarının önü açılmalıdır. Parti finansmanının şeffaflığı, üyelerin bilgi alma ve denetim hakları da güçlendirilmelidir. Siyasi partilerin demokratikleşmediği bir ülkede demokrasinin yalnızca seçim günü sandıkta kurulabileceğini düşünmek eksik bir yaklaşımdır.

Bahçeli’nin açıklaması sonrasında ortaya çıkan asıl kaygılardan biri ise siyasi partilerin seçimlere katılma koşullarının değiştirilip değiştirilmeyeceğidir.
Siyasi Partiler Kanunu’nun 36. maddesine göre bir siyasi partinin seçimlere katılabilmesi için illerin en az yarısında, oy verme gününden en az altı ay önce teşkilatlanmış ve büyük kongresini yapmış olması gerekiyor. Kanun koyucunun bu şartları değiştirmesi elbette mümkündür. Altı aylık süre uzatılabilir, teşkilatlanılması gereken il sayısı veya ilçe örgütlenmesine ilişkin koşullar ağırlaştırılabilir.

Ancak hukuk devletinde mesele yalnızca Meclis çoğunluğunun bir düzenlemeyi yapmaya yetkili olup olmadığı değildir. Düzenlemenin hangi gerekçeyle yapıldığı, objektif olup olmadığı ve siyasi rekabet üzerinde nasıl bir sonuç doğurduğu da önem taşır.
Türkiye’de demokrasinin temel sorunu seçimlere çok fazla siyasi partinin katılması değildir. Aksine, seçmenlerin yeni siyasi seçeneklere ulaşabilmesi ve farklı toplumsal kesimlerin siyasal sistem içinde temsil edilebilmesi çoğulcu demokrasinin gereğidir. Bu nedenle mevcut hukukun öngördüğü şartları yerine getirmiş partilerin daha sonra getirilen yeni koşullarla seçim yarışının dışına itilmesi, hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkeleri bakımından sorunlu ve demokratik düzeni ortadan kaldırmaya dönük hamlelerdir.

Bu noktada Anayasa’nın 67. maddesindeki güvence önemlidir. Seçim kanunlarında yapılan değişikliklerin yürürlüğe girdikleri tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanamayacağı açıkça hükme bağlanmıştır. Bu düzenlemenin temel amacı, seçim kurallarının seçim yaklaşırken mevcut siyasi dengelere göre değiştirilmesini engellemektir.
Seçim hukukunun temel özelliklerinden biri öngörülebilir olmasıdır. Bir siyasi parti hangi şartlarda seçime gireceğini, seçmen de hangi kurallar altında oy kullanacağını önceden bilmelidir. Kuralların rakiplerin güçlenmesine veya zayıflamasına göre değiştirilmesi, kanunun genel ve objektif olma niteliğiyle bağdaşmaz.

Benzer bir tartışma seçim ittifakları bakımından da gündeme gelebilir.
Mevcut sistem, seçime katılma yeterliliğine sahip siyasi partilerin kendi tüzel kişiliklerini koruyarak ittifak yapabilmelerine imkân veriyor. Bu düzenleme değiştirilebilir, hatta ittifak sistemi tümüyle kaldırılabilir. Ancak burada da gerekçeye ve ortaya çıkacak sonuca bakmak gerekir.
İttifak sisteminin temsil adaletini bozan veya seçmen iradesinin milletvekili dağılımına yansımasını güçleştiren yönleri varsa bunların düzeltilmesi meşru bir reform tartışmasıdır. Buna karşılık siyasi partilerin kendi kimliklerini koruyarak seçim öncesinde işbirliği yapmalarını engellemek, yeni siyasi kümelenmelerin ortaya çıkmasını zorlaştırmak amacı taşıyorsa, bunun demokratik reform olarak değerlendirilmesi güçleşir. Partilerin başka bir siyasi partinin listesinden seçime girmeye zorlanmasıyla kendi amblemleri altında yarışıp seçim ittifakı yapabilmeleri, siyasi sonuçları bakımından aynı değildir.

Seçim sistemi tartışmasının hangi partiye kaç milletvekili kazandıracağı üzerinden yürütülmesi bu nedenle yanlıştır. Esas soru, kullanılan oyun Mecliste ne ölçüde adil temsil edildiği olmalıdır.
Türkiye’nin seçim sisteminde ve Siyasi Partiler Kanunu’nda reforma ihtiyacı vardır. Parti içi demokrasi, seçim finansmanının şeffaflığı, kamu kaynaklarının seçim kampanyalarında kullanılması, medya erişimindeki eşitsizlikler, temsilde adalet ve üyelerin karar süreçlerine katılımı gerçek reform alanlarıdır.

Önümüzdeki dönemde getirilecek düzenlemenin niteliğini de bu ölçüler belirleyecektir. Değişiklikler seçmenin önündeki siyasi seçenekleri genişletiyor, siyasi partiler arasında daha eşit bir rekabet ortamı yaratıyor, parti içi demokrasiyi güçlendiriyor ve kullanılan oyların Meclise daha adil yansımasını sağlıyorsa buna seçim reformu denilebilir.

Buna karşılık kurallar yeni siyasi aktörlerin yarışa katılmasını zorlaştırıyor, ittifak imkânlarını siyasi hesaplarla sınırlıyor veya seçim çevreleri ve temsil yöntemleri üzerinden mevcut güç dengelerini korumayı hedefliyorsa, burada reformdan çok seçim mühendisliği tartışması ortaya çıkar.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ruhuna gerçekten uygun bir seçim düzeni aranıyorsa temel denge açıktır: Yürütmenin istikrarı Cumhurbaşkanlığı seçiminde sağlanırken, milletvekili seçimlerinde temsilde adalet ve çoğulculuk daha güçlü biçimde öne çıkmalıdır. Güçlü yürütmenin karşılığı daha zayıf değil, daha güçlü ve daha temsilî bir Meclis olmalıdır.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ruhu, iktidarın kendi iktidarını tahkim etmesi değil; ülkenin demokratikleşmesinin önünde engel oluşturan, darbe mantığıyla hazırlanmış ve darbe döneminden kalma Seçim Kanunu ile Siyasi Partiler Kanunu’nun tüm muhalefetin katılımıyla demokratikleştirilmesi olmalıdır.

AK Parti MHP Devlet Bahçeli Recep Tayyip Erdoğan