Test kitaplarının gölgesinde çalınan yazlar: Dünyayı çocuğunuzun yaşam laboratuvarı yapın!
“Bizler yarına hazırlama telaşıyla çocukların bugününü çalıyoruz. Oysa onları mekanik bir yarışa kurban etmek yerine; düşünmelerine, sorgulamalarına ve hayatla gerçek bir bağ kurmalarına fırsat vermek, gelecekteki başarılarının asıl anahtarıdır.”
Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hülya ÇERMİK ile test kitaplarının gölgesinde çalınan yazları konuştuk.

Hocam, yaz aylarındayız ve milyonlarca aile, çocuklarının yaz tatilinde akademik olarak gerilemesinden endişe duyuyor. Bir eğitimci olarak değerlendirdiğinizde, bu konuda endişe duymakta haklılar mı?
Kesinlikle haklılar, üstelik endişelerinin bilimsel temelleri de mevcut. Öğrenciler, uzun yaz tatili boyunca okul döneminde edindikleri akademik bilgi ve becerilerde gerileme ve unutma yaşarlar. Alan yazında yaz öğrenme kaybı olarak tanımlanan bu durumu açıklamak için kullanılan metaforlardan biri Musluk Teorisi’dir. Teoriye göre, okul döneminde bilgi musluğu açıktır ve tüm çocuklar aynı kaynaktan beslenir. Ancak yaz tatili zili çaldığında o musluk kapanır. İşte o an, gizli bir eşitsizlik devreye girer. Entelektüel ve etkili bir öğrenme iklimi bulunan, yani kendi açık musluğu olan çocuklar bilişsel gelişimlerini sürdürebilirken, imkânları kısıtlı olan çocukların zihinsel beslenmesi yavaşlar ve o korkulan akademik gerileme hızla başlar.
Peki bu öğrenme kaybı homojen bir durum mudur? Bu kayıpların anatomisi nedir?
Öncelikle bu öğrenme kaybının tesadüfi bir unutkanlık değil, sistematik bir bilişsel gerileme olduğunu vurgulamamız gerekmektedir. Genel bir eğilim olarak ilkokul çağındaki çocukların yaz tatillerinde okuma-yazma becerilerinde yaşadıkları gerileme çok dikkat çekse de aslında çocuklar bu dönemde diğer temel öğrenme alanlarında da benzer kayıplar yaşarlar. Ortaokul kademesi ise çocukların somut düşünceden soyut düşünceye geçiş yaptığı o heyecan verici eşiktir. Tam da bu gelişimsel özelliğe paralel olarak, ortaokul ve lise döneminde yaşanan kayıplar basit bir bilgi unutmasından çok akıl yürütme, çok boyutlu düşünme gibi soyut işlem becerilerinde kendisini gösterir. Zihin, tıpkı bir kas gibi yaz boyunca kullanılmadıkça körelir. Ekonomi bu kayıpların genellikle baş sorumlusu olarak görülür. Elbette ekonomik güç, çocuğun nitelikli kitaba, sanatsal faaliyetlere, müzelere veya zenginleştirilmiş öğrenme ortamlarına erişiminde yadsınamaz bir avantaj sağlar. Yoksulluğun ve imkânsızlığın yarattığı dezavantajları asla görmezden gelemeyiz. Ancak salt ekonomik güç, sosyokültürel bir vizyonla desteklenmediğinde tek başına bir kurtarıcı olamaz. Şehirde dört duvar arasına sıkışmış, bütün yazı elindeki en son model tabletle geçiren yüksek gelir grubundan bir çocuk ciddi bir bilişsel gerileme yaşayabilirken; köyde yaşayan, doğayla iç içe olan, kendi oyununu doğadaki malzemelerle kurgulayan veya tarlada üretime katılan bir çocuk, hayatın o doğal laboratuvarında zihinsel gelişimini sürdürebilir.
Kısaca, yaz öğrenme kaybı her çocuğun kendi gelişim sürecine, yaşadığı coğrafyaya, arkadaş çevresine ve aile içi dinamiklere göre farklılık gösterir. Ancak unutmamalıyız ki çocukları saatlerce test kitaplarına mahkûm eden mekanik telafi yöntemleriyle bu öğrenme kaybının önüne geçmek mümkün değildir.
Ancak ülkemizdeki LGS ve YKS gerçeği, ilkokul öğrencisini dahi çoktan seçmeli testlere mahkûm etmiyor mu? Bu durumun çocukların zihinsel gelişimine faturası nedir?
Bu, alan yazında sınavın geri sıçrama etkisi olarak adlandırılan yıkıcı bir tablonun en net özetidir. LGS ve YKS gibi merkezi sınavlar, öğrencileri çoktan seçmeli bir formatla değerlendirmektedir. Bu sınavlar, sadece uygulandıkları yılı değil, kendinden önceki tüm eğitim kademelerini etkiler. Erken çocukluk ve ilkokul dönemi, beynin en esnek olduğu, çocuğun çok boyutlu ve yaratıcı çözümler ürettiği çağdır. Ancak biz bu çocukların önüne çok küçük yaşlarda bile çoktan seçmeli soruları koyduğumuz an, onları her gün yüzlerce soru çözen, mekanik birer soru çözme robotuna dönüştürüyor ve zihinlerine şu dogmatik komutu veriyoruz: “Dünyadaki her sorunun tek bir doğru cevabı vardır ve o da bir başkası tarafından önceden seçeneklere konmuştur.” Bilişsel psikoloji araştırmalarının uyardığı gibi bu dayatma, çocuklarımızın zihinsel esnekliklerine yapılmış en büyük müdahaledir ve onların özgün çözüm üretme cesaretini köreltmektedir. Elbette burada çok önemli bir açıklama yapmamız gerekiyor. Eğitimciler olarak, çoktan seçmeli sorulara toptan bir itirazımız yok. Üst bilişsel becerileri ölçen, analitik derinliği olan ve pedagojik ilkelere göre doğru hazırlanmış çoktan seçmeli sorular, ölçme değerlendirmenin değerli bir parçasıdır. Bizim asıl karşı çıktığımız ve tehlikeli bulduğumuz yaklaşım, salt bilgi düzeyini aşmayan, çocuğa hiçbir düşünsel meydan okuma fırsatı sunmayan ve birbirini tekrar eden o standart sorulardan her gün yüzlercesini çözdürme dayatmasıyla niceliğin niteliği yenmesine göz yummaktır.
Ayrıca son yıllarda yeni nesil sorular adıyla popülerleşen kavramla ilgili çok büyük bir kafa karışıklığı yaşanıyor. Aslında bu sorular yepyeni bir kavram değildir, aksine eğitim bilimlerinde öteden beri var olan ve üst düzey düşünme becerisi gerektiren sorulardır. Mesele, öğrencinin günde kaç soru çözdüğü değil, hangi bilişsel düzeyde sorularla zihnini çalıştırdığıdır. Bir çocuk günde yüzlerce soru çözerek sayısal bir hedefe ulaşabilir. Ancak zihni sürekli ezbere dayalı, alt bilişsel işlemlerle meşgul olan bir öğrencinin, adına ister yeni nesil ister üst bilişsel diyelim, o nitelikli soruları karşısında gördüğünde başarısız olması kaçınılmazdır.
Biz çocuğun zihnini birbirini tekrar eden o mekanik testlerle doldurdukça, aslında gerçek yaşamdaki problem çözme becerisini de yok ediyoruz. Bu kısır döngünün bir kurbanı da maalesef okuma kültürüdür. Nörobilim, beynin gelişimi için metinle empati kurulan derin okuma süreçlerine ihtiyaç duyduğunu söyler. Fakat elinde kronometreyle paragraf sorusu çözen bir çocuk derinleşemez. Zihnini bir tarayıcı gibi kullanarak sadece doğru seçeneğe odaklanır. Okumayı entelektüel bir beslenme aracı olmaktan çıkarıp mekanik bir seçenek eleme taktiğine indirgediğimiz için, kitap okurken onuncu sayfada dikkati dağılan ve sıkılan çocuklar yetiştiriyoruz.
Peki yazın çocukların önüne yığılan o kalın test kitapları ve tatil ödevleri öğrenme kaybını önlemede gerçekten işe yarıyor mu? Okları sisteme yöneltirken ebeveynler olarak biz evdeki bu tablonun neresindeyiz?
Eğitim alanında doğru bilinen en büyük yanlışlardan biri, tatilde verilen standart ve yoğun ödevlerin akademik başarıyı artıracağı yanılgısıdır. Oysa dünya çapında milyonlarca öğrenciyi kapsayan meta-analiz çalışmaları, özellikle ilkokul ve ortaokul kademelerinde, eve yığılan geleneksel ve tek tip ödevlerin akademik başarıya etkisinin çok az olduğunu gösteriyor. Ödev, bütün sınıfa aynı anda dayatılan bir oyalama taktiği veya disiplin aracı değildir. Her çocuğun kendi öğrenme hızına, ilgisine ve ihtiyacına göre farklılaştırılması gereken bir öğretim tekniğidir. Bizler, bir çocuğu masaya çivileyip standart testler ve ödevlerle onun zihnini geliştirmiyoruz. Aksine onda öğrenmeye karşı yıkıcı bir psikolojik direnç ve akademik tükenmişlik yaratıyoruz. Tam bu noktada, eleştiri oklarını sadece sisteme yöneltmekten vazgeçip, yetişkinler olarak kendimize de ayna tutmalıyız. Güncel sosyolojik araştırmalar; yetişkinlerin günde ortalama 3 saatini sosyal medyaya, 3 saatini televizyona ayırdığını, buna karşılık toplumun büyük bir kesiminin yılda tek bir kitap bile okumadığı acı gerçeğini yüzümüze vuruyor. Bir evde herkesin elinde bir akıllı telefon veya tablet varsa, televizyonda saatlerce sığ programlar dönüyorsa, o çocuğa 'Hadi odana git, ödevini yap, kitabını oku, çalış.' demek, ebeveynlik değil, gardiyanlıktır. Çocuklar bizim onlara verdiğimiz kuru nasihatleri dinlemez; ne yaptığımızı izler ve yaşadığımız hayatı model alırlar. Kendisi bir sayfa bile kitap okumayan, bir sanat eseri, doğa olayı veya dünya gündemi üzerine çocuğuyla on dakika bile derinlikli sohbet etmeyen bir ebeveynin, çocuğundan üst düzey analitik düşünmesini beklemesi büyük bir haksızlıktır. Unutmayalım ki çocuk, sizin onunla kurduğunuz sosyokültürel ilişkinin kalitesinde büyür, önüne yığdığınız test kitabının kalınlığında değil.
Bu yaz dönemini çocuklarımız için bir gelişime dönüştürmek adına önerileriniz nelerdir?
Bir taraftan eğitim politikaları bağlamında yapılması gerekenler mevcuttur. Örneğin, uzun ve kesintisiz yaz tatili modelinin çağın ihtiyaçlarına göre yeniden değerlendirilmesi faydalı olabilir. Fırsat eşitliğini destekleyecek etkileşimli yaz programlarının ülke geneline yayılması, sosyal devlet anlayışının da çok değerli bir yansıması olacaktır. Ayrıca yerel yönetimlere de önemli görevler düşmektedir. Son yıllarda bazı belediyelerimizin bu bilinçle hareket ederek mahalle aralarına kadar inen kütüphaneler, bilim, sanat ve spor merkezleri açtığını, çocuklarımız için umut verici güzel örnekler ortaya koyduğunu memnuniyetle görüyoruz. Ancak bu kıymetli çabaların istisna olmaktan çıkıp, tüm ülkeye yayılan ve giderek artan bir yerel yönetim seferberliğine dönüşmesi büyük önem taşıyor.
Diğer taraftan ebeveynlere verebileceğim en temel öneri, öğrenmeyi çocuklarının çalışma masasının dar sınırlarından kurtarmaları ve hayatın tam ortasına taşımalarıdır. Evinizi, sokağınızı, pazarı ve marketi devasa bir öğrenme laboratuvarına dönüştürün. Çocuklar matematiksel gerileme mi yaşıyor? Onları masaya oturtup yüzlerce kesir problemi çözdürmek yerine, mutfağa girip birlikte bir kek yapın; unu ve şekeri ölçerken kesirleri, oran-orantıyı kendisi keşfetsin. Pazar alışverişinde bütçeyi çocuğa verin; iki tezgâh arasındaki fiyat farkını hesaplarken yaptığı zihinsel işlem, test kitabındaki en zor soruyu çözmek için harcadığı çabadan daha faydalıdır. Bir seyahat planlarken harita üzerinden mesafeyi, zamanı ve yakıt tüketimini ona hesaplatın. Akşamları ekran başında uyuşmak yerine, ailece oynayacağınız bir strateji kutu oyunuyla onun olasılık hesaplama ve analitik düşünme becerilerini canlı tutun. Bir müzeyi gezerken sergi salonlarını öyle adımlayıp geçmeyin; 'Sence bu obje bugün kullanılsaydı ne işe yarardı?' veya 'Bu tabloda sanatçı bize ne anlatmak istemiş olabilir?' gibi sorularla eleştirel aklını devreye sokun. Akşam yürüyüşlerinde gökyüzüne bakıp felsefi sorular sorun, doğadaki değişimi gözlemleyerek fen bilimlerini sokağa taşıyın. Soyut bilgiyi hayatın somut gerçekliğiyle buluşturun ki, çocuk, o çok korktuğu yeni nesil problemleri önce hayatın içinde çözmeyi öğrensin. Unutmayın, okuma kayıplarını önlemek ve okuma becerisini korumak adına en güçlü kalkan, çocuğun kendi iradesiyle seçtiği ve sadece keyif aldığı için okuduğu kitaplardır. Evlerinizde herkesin kendi seçtiği kitabı keyifle okuduğu, sessiz ama entelektüel bir okuma iklimini yaratın. Çocuğunuzu o steril ve izole odalardan lütfen çıkarın; sokakta akranlarıyla oynamasına, düşmesine, tartışmasına ve sosyal krizleri kendi başına çözmesine izin verin.
Bizler yarına hazırlama telaşıyla çocukların bugününü çalıyoruz. Oysa onları mekanik bir yarışa kurban etmek yerine; düşünmelerine, sorgulamalarına ve hayatla gerçek bir bağ kurmalarına fırsat vermek, gelecekteki başarılarının asıl anahtarıdır.
Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin...