Dershaneler gerçekten kapandı mı?
“Mesele katı bir yasakla "bitirmek" değil, sistemi siyasi ve toplumsal olarak kabul edilebilir sınırlar içinde yönetebilmek. Bunun için de Millî Eğitim Bakanlığı'ndan ailelere kadar bütün paydaşların eşgüdümlü hareket etmesi, siyasi iradenin, mali kapasitenin ve toplumsal meşruiyetin bir arada olması gerekiyor. Bu şartlar sağlanmadan atılacak her yasal düzenleme sembolik kalmaya, gölge eğitim de biçim değiştirerek varlığını sürdürmeye mahkûm görünüyor. Kısacası yasaklamak değil, hem okulun kendisini güçlendirmek hem de bu paralel sistemi görünür standartlara sahip ve hesap verebilir kılmak gerekiyor.”
Prof. Dr. Nilay Bümen ile her yönüyle dershaneler gerçeğini konuştuk.

Yasaklar bu işi gerçekten bitirdi mi?
Hocam, 2014'te dershaneler kapatıldı, 2024 yılında da öğretmenlere özel ders verme yasağı getirildi. Devlet "bu meseleyi çözdük" diyor. Ama sizin araştırmalarınız ne gösteriyor — bu yasaklar gölge eğitimi gerçekten bitirdi mi?
Açıkçası hayır, sadece adını ve biçimini değiştirdi. Önce şunu netleştireyim: Biz akademik literatürde dershane, kurs, etüt merkezi, özel ders gibi — devlet okulunun dışında, ücret karşılığı verilen ve okulu tamamlamayı ya da onun yerini almayı amaçlayan — tüm bu destek eğitimine "gölge eğitim" diyoruz. Yani bugün konuşacağımız her şey aslında bu şemsiye terimin altına giriyor. Şimdi olan bitene bakalım: 2014'te dershaneler kapatıldığında yaklaşık 400 merkez kapandı, 850 kadarı özel okula dönüştürüldü. Ama 2015'te Anayasa Mahkemesi, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması ile özel teşebbüs hakkı gerekçesiyle dershanelerin tamamen kapatılmasının önüne geçti. Yalnız bir ironi var: "Dershane" ibaresi kanundan tamamen çıkarıldığı için eski statülerine hiçbir zaman dönemediler, "özel öğretim kursu, etüt merkezi, VIP kurs, evde birebir ders” gibi yeni sınıflandırmalar altında faaliyete devam etmek zorunda kaldılar. Yani hizmet aynı, format değişti, tabela değişti.
Bunun basit bir sebebi var: Yasaklar hep arz tarafını hedef aldı, talebi hiç konuşmadık. Talebin arkasında beş mesele var: Merkezi sınavlara hazırlanma kaygısı, okullardaki kalabalık sınıflar, öğrencinin öğrenme eksiğini kapatma ihtiyacı, öğretmenin yetersiz bulunması ve velinin/öğrencinin bizzat talep etmesi. Bu beşi durmadıkça, tabelayı ne kadar değiştirirseniz değiştirin aynı sel başka bir kanaldan akmaya devam ediyor. Bu Türkiye'ye özgü bir durum da değil: Çin, Güney Kore, İran gibi ülkelerde de fırsat eşitsizliği yarattığı gerekçesiyle gölge eğitimi yasaklama ya da okullarla birleştirme yoluna gidilmiş, ama veliler bunu ana akım eğitime bir alternatif olarak görmeye devam ettiği için legal ya da illegal şekilde yaşamaya devam etmiş. Çin'in 2021'deki "çifte azaltma" politikasında da resmî kurumların çoğu kapandı ama talep büyük ölçüde görünmez, denetimsiz kanallara kaydı. Yani çözüm hiç de basit değil, birazdan o kısma geleceğim ama önce şunu söyleyeyim: Yasaklamak ihtiyacı ortadan kaldırmıyor, sadece görünmez ve denetimi daha zor bir hale getiriyor.
Zengin çocuk mu okuyor artık?
İzmir'deki liseler üzerine yaptığınız araştırmanın rakamları çarpıcı: Düşük gelirli ailelerde özel derse katılım yüzde 24 civarında, üst gelir grubunda bu oran yüzde 62'yi buluyor. Fen liselerinde bile öğrencilerin büyük bölümü dışarıdan destek alıyor. Bu ne anlama geliyor — devlet okulu artık yetmiyor mu?
Evet öyle, buradaki tablo gerçekten düşündürücü. Anne eğitim düzeyine baktığımızda da aynı örüntü çıkıyor: Annesi ilkokul mezunu olan öğrencilerde katılım yüzde 21 civarındayken, annesi lisansüstü mezunu olanlarda bu oran yüzde 64'e çıkıyor. Yani bu bir "çalışkanlık" meselesi değil, doğrudan bir kaynak meselesi. Gölge eğitime katılım lisenin son sınıflarına doğru giderek artıyor: 12. Sınıftaki öğrencilerin %68’i gölge eğitime başvuruyor. En başarılı görünen okullarda bile — fen liseleri gibi — öğrencilerin %73’ü aslında okul dışından beslenerek o başarıyı yakalıyor. Bu da bize şunu gösteriyor: Okulun kendisi, tek başına, artık o öğrenciyi hedeflediği yere taşımaya yetmiyor. Parası olan aile bu boşluğu dışarıdan kapatıyor, olmayan aile ise geride kalıyor. Bu da sosyal adalet ve ücretsiz nitelikli eğitime erişim açısından oldukça önemli sorunlara işaret ediyor. Hatta bazı çalışmalar, bu duruma gizli özelleştirme adını veriyor.
Ama asıl çarpıcı olan şu: Eşitsizlik sadece "kim özel ders alıyor, kim almıyor" düzeyinde kalmıyor, gölge eğitimin içinde de tekrar ediyor. Bulgularımızda öğrenciler bire-bir dersi en etkili yöntem olarak görüyor ama fiilen çoğu büyük grup dersine katılıyor — çünkü bire bir özel ders çok daha pahalı. Yani bu piyasanın içinde bile bir sınıflandırma var: parası yeten öğrenci kişiye özel, "VIP" formatta destek alıyor; parası sınırlı olan ise daha ucuz, kalabalık grup derslerine mahkûm kalıyor. Bunun bir de daha derin bir sonucu var: Gölge eğitim artık geride kalan öğrenciyi tamamlayan bir mekanizma olmaktan çıkıp, zaten önde olan başarılı öğrencinin avantajını koruyup büyütmesine hizmet ediyor. Biz buna araştırmamızda "elitlerin korunması" diyoruz — yani gölge eğitim artık bir telafi aracı değil, mevcut akademik hiyerarşiyi güçlendiren bir mekanizmaya dönüşmüş durumda.
Müfredat "hayalete" mi dönüştü?
"Hayalet müfredat" kavramını siz ortaya attınız. Okul programı ile kurs programı birbirine nasıl karışıyor, özellikle 8. ve 12. sınıflarda, sınav öncesi aylarda ne oluyor?
Önce şunu netleştireyim: Aslında iki program da kâğıt üzerinde aynı — ikisi de MEB'in müfredatına dayanıyor, kazanımlar aynı, konular aynı. Ayrışma orada değil, uygulamada başlıyor. Okulda amaç öğrencinin bütünsel gelişimi, kursta ise tek amaç sınav başarısı. Okulda 30 kişilik kalabalık bir sınıfa aynı temponun dayatılması var, kursta ise 8-10 kişilik gruplarda ya da birebir, öğrencinin ihtiyacına göre hızlanan bir tempo var. İşte tam burada "hayalet program" dediğimiz şey ortaya çıkıyor: Özellikle 8. ve 12. sınıfta, Nisan-Mayıs'tan itibaren okuldaki resmi program fiilen buharlaşıyor, sınıflar boşalıyor, devamsızlık yüzde 50'lere çıkıyor, veliler sahte rapor bile alıyor. Bina duruyor, ders çizelgesi duruyor ama asıl öğretim başka bir yerde, kursta gerçekleşiyor. Yani sadece hayalet program söz konusu değil, hayalet okul ortaya çıkıyor diyebiliriz. Üstelik bu durum yeni bir şey değil, uzun yıllardır durum böyle…
Asıl çarpıcı bulgumuz şu: Bu iki program birbirini pasif şekilde izlemiyor, aktif olarak birbirine karışıyor ve resmi program git gide kursu taklit etmeye başlıyor. Yani dershaneler okulları domine ediyor. Okullar artık kaynak olarak MEB'in verdiği ücretsiz ders kitaplarını değil, piyasadaki test kitaplarını kullanıyor (ki aslında MEB ek kaynak kullanmayı yasaklıyor); ölçme-değerlendirme de açık uçlu soru yerine çoktan seçmeli teste kayıyor — hâlbuki MEB açık uçlu soru kullanılmasını istiyor. Türk Eğitim Derneği'nin bir raporunda da tam bunu tarif eden bir ifade var: "Okulların dershaneleşmesi ve dershanelerin okullaşması." Yani ikisi karşılıklı birbirine dönüşüyor — okul, kursun mantığını içselleştiriyor; kurs da resmi bir kurum olarak organize oluyor. Bu karşılıklı dönüşüm, öğrencide sınav kaygısını ve küçük yaşta ciddi bir baskıyı da beraberinde getiriyor. İronik bir tersine dönüş var: Eskiden "gölge eğitim, ana akım eğitimin gölgesidir" derdik, şimdi tam tersi oluyor — okul, dershanenin gölgesine dönüşüyor. Benzer bulgular Hindistan, Çin, Kamboçya ve Mısır’da da görülüyor.
Öğretmenler iki ayrı insan mı oluyor?
Araştırmalarınızda gündüz okulda, akşam kursta çalışan öğretmenlerin "çift kimliği"nden bahsediyorsunuz. Bu, sınıftaki otoriteyi nasıl etkiliyor?
Bu benim en çok üzerinde durduğum konulardan biri ve aslında iki ayrı araştırmamız bunu farklı açılardan gösterdi. Birincisi kimlik meselesi: Gündüz okulda, akşam kursta/dershanede çalışan öğretmenlerle uzun görüşmeler ve ders gözlemleri yaptık. Karşımıza tek bir tip değil, beş farklı öğretmen "portresi" çıktı. Kimisi tamamen maddi sıkıntıdan kursa yöneliyor — asgari geçim derdiyle. Kimisi bunu bir fırsata çevirip yenilikçi yöntemler geliştiriyor, "yıldız öğretmen" olmaya çalışıyor. Kimisi işi girişimciliğe döküyor — bir akrabasının üzerine kendi kursunu açıyor, marka oluşturuyor, fiyatını belirliyor. Ne yazık ki bir kısmı da yozlaşmış ilişkilere giriyor ve bunun somut biçimleri var: Bazıları doğrudan kendi okulundaki öğrencisine özel ders veriyor — ki bu, mesleki etik ilkelerinde açıkça yasak. Bazı durumlarda bu iş bir baskıya bile dönüşüyor; öğretmen velilere doğrudan ya da dolaylı olarak "bu çocuğa özel ders şart" sinyali veriyor, bazen düşük not korkusu bu talebi örtülü şekilde destekliyor. Öğretmenler arasında birbirine özel ders için öğrenci yönlendirme —karşılıklı paslaşma— de çok yaygın. Bir kısmı da okul müdürüyle, kurslarla gizli iş birlikleri kuruyor — başarılı öğrencileri burs karşılığı kursa yönlendirme, kursun okulda reklam yapmasına izin verme gibi. İlginç olan şu: Bu sistemde hiçbiri kendini "suçlu" görmüyor, çünkü çevre — meslektaşlar, müdürler, veliler — bu durumu sessizce meşrulaştırıyor. Yasak var ama kimse bunu suç olarak yaşamıyor artık. Özel dersler veya etüt merkezleri sıradan ve kabul edilebilir bir hale gelmiş durumda, yozlaşmış ilişkileri herkes biliyor ve hatta gülümseyerek açıklıyor. Toplumsal bir meşrulaştırma söz konusu diyebiliriz…
İkincisi, sınıf içi otorite meselesi. Aynı öğretmen okulda daha mesafeli, daha resmi davranmak zorunda hissediyor kendini; kursta ise müşteri ilişkisi olduğu için daha esnek, daha güler yüzlü. Bunun sınıfa yansıması ciddi: Kursta konuyu önceden öğrenen öğrenci okulda sıkılıyor, bazen uyukluyor, dersi bozuyor, öğretmenin otoritesi zayıflıyor. Bu bir kerelik bir sorun değil, zincirleme bir döngü — biz buna "sarkaç etkisi" diyoruz, çünkü tek yönlü bir çarpma değil, okul ile kurs birbirini ileri-geri, karşılıklı besleyip bozuyor: Temponun uyuşmaması önce dersi bölüyor, o da sınıf disiplinini bozuyor, o da öğretmeni "gerçekte önemli olan deneme sınavı" demeye, yani okul sınavını da kurstaki gibi test odaklı kurmaya itiyor. Yani kurs okulu şekillendiriyor, okul da bir şekilde kursu; ikisi artık birbirinden bağımsız değil. Bu durumda resmi programda ne olursa olsun; sorgulayan, düşünen, merak eden, yaratıcı problem çözen, eleştirel düşünen nesiller yerine, teknisyen zihniyete sahip nesiller yetişiyor.
Peki çözüm ne? Yasak işe yaramıyorsa ne yapmalı?
Yasaklamanın, ceza vermenin işe yaramadığını söylüyorsunuz. Siz sadece eleştirmiyor, bir de çözüm öneriyorsunuz. Nedir bu adımlar?
Cevap: Öncelikle gerçek olan şu ki, tek cümlelik bir çözümü yok… Tek cümlelik bir çözüm olsaydı bu iş 2014'ten beri çözülmüş olurdu. Biz sekiz farklı nitel araştırmayı bir araya getirip derinlemesine bir meta sentez çalışması yaptık, beş ay süren tartışmalar sonucunda önerileri iki başlıkta topladık.
Birinci başlık devlet okullarına dönük. Kademeler arası geçiş sistemini — yani liseye, üniversiteye geçiş sınavlarını — son 25 yılda altı kez değiştirdik ama hiçbiri gölge eğitime olan ihtiyacı azaltmadı, çünkü hep sınavın kendisiyle oynadık, kök nedenlerle değil. Onun yerine daha fazla ve çeşitli geçiş modeli üretilmesi, okullar arası kalite farkının kapatılması, sınıf mevcutlarının gerçekten düşürülmesi, okullardaki destekleme kurslarının (DYK, İYEP gibi) niteliğinin artırılması, öğretmenlere gerçek anlamda sürekli ve dönüştürücü bir mesleki gelişim sunulması gerekiyor. Bir de gözden kaçan bir nokta var: Öğrencilere kendi çalışmasını planlama, öz-düzenleme becerisi kazandırmak. Çünkü bazı çalışmalarda, kendi çalışma stratejisini geliştiren öğrencilerle yoğun kurs gören öğrenciler arasında sınav puanı farkının sanıldığı kadar büyük olmadığı görülüyor. Yani hiç gölge eğitime başvurmayanlar da çok başarılı olabiliyor. Ayrıca son araştırmamızda gölge eğitime katılan ve katılmayan öğrencilerin akademik engelleri yönetme becerileri arasında anlamlı bir fark olmadığını tespit ettik. Hatta sınava (YKS) kendi kendine hazırlanan lise öğrencilerinin akademik engelleri dışardan destek almadan, kendi kendine başarıyla yönetebildiğini belirledik.
İkinci başlık, gölge eğitimin kendisine dönük. Burada bir yanlış anlaşılmayı düzeltmem lazım: Gölge eğitim tamamen kayıt dışı değil — resmi olarak kayıtlı, vergisini ödeyen binlerce özel öğretim kursu var. Ancak bunların bir kısmında mevzuata aykırı uygulamalar yapılıyor. Mesela İngilizce kursu olarak tabela asan bir özel öğretim kursunda, esasında birçok derste takviye yapılıyor. Bir diğer sorun da bireysel özel derste, evlerde yapılan kayıt dışı öğretmenlik faaliyetinde. Bizim önerimiz, özel derslerin de tam anlamıyla yasal hale getirilip vergilendirilmesi; kurslarda ve etüt merkezlerinde denetimin artırılması, kim ders veriyor, nasıl bir yeterlilikle veriyor sorusuna netlik getirilmesi. Bunu biraz daha somutlaştırırsam: Kayıt süreci, vergilendirme, öğretmen yeterliliği ve sınıf/grup büyüklüğü standartlarını bir arada tutan bir lisanslama sistemi düşünülebilir. Ve son olarak — belki de en zor kısım — hem devlet okulundaki hem kurstaki eğitimcilerin mesleki etik konusunda bilinçlendirilmesi lazım, çünkü şu an öğretmen-kurs ilişkisi çoğu zaman yasal olarak sorunlu ama toplumsal olarak meşru sayılıyor, bu çelişkiyi düzeltmeden hiçbir yasak işe yaramaz.
Son olarak şunu vurgulamak isterim: Bu sadece Türkiye'nin derdi değil, dünyanın birçok yerinde eğitim sistemlerini kemiren bir mesele. Uluslararası literatürde gölge eğitim için kullanılan iki metafor var, ikisi de ürkütücü: Kimileri buna kamusal eğitimi içten çürüten bir "kanser" diyor, kimileri ise ev sahibini öldürmeden onu yavaş yavaş kurutan bir "parazit" benzetmesi yapıyor. Yani mesele katı bir yasakla "bitirmek" değil, sistemi siyasi ve toplumsal olarak kabul edilebilir sınırlar içinde yönetebilmek. Bunun için de Millî Eğitim Bakanlığı'ndan ailelere kadar bütün paydaşların eşgüdümlü hareket etmesi, siyasi iradenin, mali kapasitenin ve toplumsal meşruiyetin bir arada olması gerekiyor. Bu şartlar sağlanmadan atılacak her yasal düzenleme sembolik kalmaya, gölge eğitim de biçim değiştirerek varlığını sürdürmeye mahkûm görünüyor. Kısacası yasaklamak değil, hem okulun kendisini güçlendirmek hem de bu paralel sistemi görünür standartlara sahip ve hesap verebilir kılmak gerekiyor.
Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin...