Merdan Yanardağ 'casusluk' davasında neler söyledi: İşte savunmasının tam metni

Gazeteci Merdan Yanardağ, "siyasal casusluk" davasında savunma yaptı. Yanardağ, iddianamede casusluk suçunun temeli olan gizli belge ve yabancı devlet unsurlarının bulunmadığını belirterek, canlı yayın sorularının delil sayıldığını kaydetti.

Halk TV sizin sesiniz! Tıklayın güvenilir kaynağınıza ekleyin
Merdan Yanardağ 'casusluk' davasında neler söyledi: İşte savunmasının tam metni

Gazeteci Merdan Yanardağ, "siyasal casusluk" suçlamasıyla yargılandığı davanın duruşmasında hakim karşısına çıktı. Mahkemedeki savunmasında iddianamenin hukuki temelden yoksun olduğunu savunan Yanardağ, Türk Ceza Kanunu'nda casusluk suçunun oluşması için yabancı bir devlet adına çalışılması ve gizli belgelerin ele geçirilmesi şartı arandığını hatırlatarak, dosyada bu iki unsurun da yer almadığını söyledi.

Suçlamaların somut kanıtlar yerine varsayımlara dayandırıldığını ifade eden Yanardağ, Tele1 ekranlarında Kemal Kılıçdaroğlu'na yönelttiği soruların ve bir izleyiciden gelen kırpılmış telefon mesajının savcılık tarafından dosyaya delil olarak konulduğunu vurguladı. Yanardağ ayrıca, Ekrem İmamoğlu'nun henüz siyasette aktif olmadığı 2008 yılına ait ticari şirket ortaklıklarının da istihbarat faaliyeti gibi yansıtıldığını belirterek mahkeme heyetinden davanın düşürülmesini talep etti.

İşte Merdan Yanardağ'ın savunmasının tam metni:

Ben bir soru sormak istiyorum, bizim daha önceki ifadelerimizi teorik olarak okumuş olmalısınız. Yani biliyorsunuz. O zaman ama kaçınılmaz olarak bazı tekrarlar yapmak durumundayız. Yani savunma kapsamında değil ama belki tahliye talebi kapsamında bunu yapmak durumundayız. Ama öncelikle Türkiye'de olup bitenlerle ilişkin söylemek istediğim birkaç şey var. Yarın Türkiye'de NATO zirvesi yapılacak Ankara'da. Kadere bakın ki NATO'cular, Amerikancılar bu ülkenin yurtseverlerini siyasi casusluk yapmakla suçluyorlar. Yani Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'ne Amerikan bayrağı deseni işleyenlere, böyle bir utançla Gazze'de soykırım suçunun arkasındaki dünyanın büyük bir emperyalist gücüne övgü düzülen bir ülkede böyle bir iktidar ve bu iktidarın güdülediği bir davada biz, siyasal casuslukla yargılanıyoruz. Öncelikle şunu belirtmek istiyorum. NATO bir haydutluk örgütüdür, bir emperyalist saldırı örgütüdür.

Dünya halklarının düşmanı olan bir örgüttür. Varlık gerekçesi ortadan kalktığı halde devam ettirilmesinin bir anlamı yok. Soğuk Savaş döneminden kalma böyle bir örgütün hala sürdürülüyor olmasının nedeni, dünya halklarına ilişkin o yeni sömürgeci, emperyalist hedefler ve amaçlarla ancak açıklanabilir. Böyle bir zirveye Türkiye'nin ev sahipliği yapması bir gurur meselesi değil, ancak bir utanç meselesi olabilir. Şimdi böyle bir iktidar kalkıyor ve bu ülkede bütün hayatını emperyalizme karşı, Amerikan emperyalizmine karşı özellikle, NATO'ya karşı mücadeleyle geçirmiş insanları siyasi casusluk davasında yargılamaya çalışıyor. Şunu sormak gerekiyor: Gazze'de Siyonist İsrail'in işlediği soykırım suçunun arkasındaki güç kim? Trump değil mi bu? Amerika Birleşik Devletleri ve oradaki yeni oligarşi bu soykırım suçunun arkasındaki asıl güç değil mi?

Netanyahu ve İsrail, Orta Doğu'da bu soykırımı sadece kendi adına, yani teolojik bazı gerekçelerle vadedilmiş toprakları ele geçirme gerekçesiyle işlemiş olabilir mi? Böyle bir masala bizim inanmamız gerekiyor mu? İran saldırısının arkasındaki güç Amerikan emperyalizmi, Amerika Birleşik Devletleri ve Trump yönetimi değil mi? Ali Hamaney'in cenazesi kalkıyor. Bir hafta sürecek cenazeye önemli bir etabını Tahran'da tamamlamış durumdalar. Yaşı 90'a yaklaşmış bir din adamının, bir dini lider ki İran'daki rejimi hiçbir şekilde onaylamadığımı belirtmek isterim, bir suikastla, bir haydutluk girişimiyle katledenlerin bu ülkede bu kadar büyük bir coşkuyla karşılanmış olması, yerli ve milli olduğunu iddia eden bir iktidar bakımından utanç vericidir.

Ben öncelikle bunu protesto ederim. Bunu kınadığımı belirterek başlamak isterim. İran'a neden saldırıldı? Kim saldırdı İran'a? Varşova Paktı dağıldığı, Soğuk Savaş bittiği halde, yani Doğu Bloku dağıldığı halde NATO neden var? Bir savunma örgütü olmasına karşın sürekli doğuya doğru genişleyerek NATO'yu Ankara'da yeniden tanımlamaya çalışıyorlar. Genişleyerek Avrasya'yı kuşatmaya çalışıyor. Artık Kuzey Atlantik İttifakı bir savunma örgütü değildir NATO. NATO; Avrasya merkezli, Asya merkezli bir biçimde Rusya'yı, Çin'i, İran'ı, Hindistan'ı kuşatmak ve etkisizleştirmek amacıyla kendi varlık gerekçesini Ankara'da yeniden tanımlamaya çalışacak.

Bunun ev sahipliğini yapıyor. Bunun utanç verici olduğunu düşünüyorum. Yerli ve milli olduğunu iddia eden bir iktidarın bizi bu gerekçelerle yargılamaya kalkması da herhalde tarihin ironisi olsa gerek. Geçen duruşmada belirttim, bu davanın iki tane amacı vardı dedim. Bir tanesi Tele1'i ele geçirmek, Tele1 televizyonunu susturmak, Tele1'e el koymak, yağmalamak, beni ve arkadaşlarımızı susturmaktı. Diğeri 2019 ve 2024 seçimlerini lekeleyerek Ekrem İmamoğlu ki cumhurbaşkanı adayıdır, bu mahkemede yargılanan kişi Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının 25 milyonunun imzasıyla aday gösterilmiş, cumhurbaşkanlığına aday gösterilmiş bir siyasetçidir, etrafındaki ablukayı güçlendirmek ve büyütmektir. Özgür Özel'in ve Ekrem İmamoğlu'nun 19 Mart darbesi diye nitelendirdiği sürecin üç temel ayağı var. Bir Ekrem İmamoğlu davası, İBB davası. İki, Tele1'i susturmak, bizi tutuklamak, yani siyasi casusluk davası. Üçüncüsü ise butlan davasıdır.

Bu üç dava, Türkiye'de bir rejim değiştirme, Türkiye'yi bir teokratik, bir faşist diktatörlüğe doğru sürükleme girişiminin önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum. Nedeni budur, iki amacı var. Bu davanın, casusluk, siyasi casusluk davasının, Tele1'e el koymak, beni ve arkadaşlarımızı susturmaya çalışmak, seçimleri lekeleyerek aslında seçimlerin hiç yapılmamış neredeyse yapılmış olsa bile milletin iradesiyle tecelli etmiş bir sonucunun ortada olmadığını, bunun bir casusluk, bir istihbarat faaliyetinin sonucu elde edilmiş lekeli bir toplam olduğunu anlatma çabasıdır. Bu iktidarın acizliğidir diye düşünüyorum. Çünkü ben mevcut siyasal iktidarın tarihsel ve siyasal ömrünü doldurduğunu düşünüyorum. Bu ömrünü tüketti. Ömrünü uzatabilmek için devletin zor aygıtlarını kullanıyor, yaptığı şey bundan ibarettir. O zor aygıtları da kolluk ve adliyedir maalesef.

Özellikle ki geçen duruşmada da belirttim, sulh hâkimlikleri ve ağır ceza savcılıklarının bir bölümünün içinde yer aldığı, doğrudan iktidara bağımlı olduğunu düşündüğüm bir paralel yapılanma var, bir illegal yapılanma var. Bu yapılanma eliyle bir darbe girişimiyle, Cumhuriyete karşı bir kalkışmayla yüz yüzeyiz, başka türlü izah edilemez. Çünkü bu iddianameye baktığınız zaman bu iddianamenin birer, bir yalandan ibaret olduğunu görüyorsunuz. Tıpkı Yıldız Sarayı'nın bahçesinde kurulan çadır mahkemesinde Mithat Paşa'yı yargılayan mahkemede Mithat Paşa'nın söylediği gibi: Bir başındaki ibare doğru, yani İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, bir de sonundaki imzalar doğru. Gerisi birer yalandan ibaret. Bu iddianamenin hangi anlam, anlama sahip olduğunu, nasıl bir siyasal ve tarihsel işleve sahip olduğunu 59-60. sayfada çok net bir şekilde gördüğümüzü belirtmiştik. Ne diyor?

Siyasal bir iddianameyle karşı karşıyayız. Şunu söylüyor: Tüm bilgi, belge, açıklama ışığında siyasal casusluk suçunun, yani bizim işlediğimiz iddia edilen suçun, özellikle 2019 yerel seçimlerini manipüle etmesi suretiyle desteklenen şüpheli Ekrem İmamoğlu'nun seçimini kazanmasını sağlayarak başta İstanbul olmak üzere ülkemiz siyasetinde söz sahibi olunmasının amaçlandığı ve bu amaç doğrultusunda faaliyetlerin gerçekleştirildiği anlaşılmıştır diyor.

Bu bir suçüstü belgesidir. Bu iddianame tarihe düşülmüş bir nottur. Bu iddianame birilerinin karşısı birilerinin karşısına uzak olmayan bir gelecekte bir delil olarak çıkacaktır mahkemelerde. Burada temel yurttaşlık haklarını suç olarak nitelendiriyor. Ekrem İmamoğlu'nu desteklemiş olmak ne zamandan beri suç bir seçimlerde? Oy kullanmak ne zamandan beri suç? Yani Türkiye siyasetinde söz sahibi olmanın suç sayıldığı nerede görülmüş? Yani AKP ya da AKP'li politikacılar Türkiye siyasetinde söz sahibi olmak için siyaset yapmadılar mı bu ülkede? Niye 28 Şubat konusunda bu kadar yaygara koparıldı bu ülkede bir vesayet rejimi olduğu belirtilerek? Bu sebeple temel yurttaşlık hakları, demokratik hak ve özgürlükler ve siyaset yapmanın suç sayıldığı bir iddianameyle karşı karşıyayız. İddianame bundan ibaret. Yurttaşlık hakları yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan kaynaklanan oy verme hakkınız, bir siyasi partiye üye olmanız veyahut destekleme hakkınız burada suç diye nitelendiriliyor. Bakın ifadeye bakın: Ekrem İmamoğlu'nun seçimi kazanmasını sağlamak. Bir siyasi partinin ya da bir siyasi faaliyetin gerekçesi budur. Bu nasıl suç olabilir? Ülkemiz siyasetinde söz sahibi olmak, bütün siyasal partilerin casusluk örgütü olarak yargılanması gerekiyor bu mantığa göre.

Bu iddianamenin son paragrafıdır bu. Yani sonuç ve istemden önce gelen son paragrafıdır. Bu paragraf bu iddianamenin kendisini deşifre ediyor ve bir yalanla başlıyor. Geçen duruşmada da belirttim. Bu yalanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Örneğin Hüseyin Gün Bey'in ifadesinde yer almayan bir bölümü ifadesinde var gibi göstermiş. Yani okumaya çok gerek var mı emin değilim ama belirteyim.

Casusluk örgütünün medya ayağı olduğunu iddia ettiği bir ifadeden söz ediyor iddianame. Türkiye Cumhuriyeti'nin bir savcısı yalan söyleyebilir mi? Maalesef söylüyor. Delilleri çarpıtabilir mi? Maalesef çarpıtmış. Yalan ve sahte delil oluşturmaya çalışabilir mi? Maalesef yapmış bunu. Somut, sayfa 11'deki geçen duruşmada da söyledim yani çok tekrar etmeye gerek var mı bilmiyorum ama Merdan Yanardağ'ın ise bu çalışmaların basın ayağında görev aldığını, kim söylüyor bunu? Hüseyin Gün. Telefonunda bulunan resim ile ilgili olarak bu görüşmeyi Necati Özkan'la yaptığını vesaire devam ediyor ama benimle ilgili bölüm şu: Merdan Yanardağ'ın ise bu çalışmaların basın ayağında görev aldığını ifadesinde söylediğini ileri sürüyor savcı. Sayın Hüseyin Gün'ün ifadesinde böyle bir şey yok. Var mı Hüseyin Bey? Yok. Ama ifadesinde bunu söyledi diyor ya girişinde, 11. sayfada. Yalanla başlayan bir iddianameyle yüz yüzeyiz. Yalanla başlamış ve yalanla devam ediyor.

Somut belgeleri ve bilgileri gizliyor. Mesela eşimin kardeşinin şirketindeki ortaklığı, MASAK'a sorulmuş. Burada öyle anlatılıyor ki yani yalanlardan biri bu. 2008'de bu şirketin kurucularından biri. O dönemde Ticaret Kanunu'nda bir anonim şirket kurmak için en az 5 kişiye ihtiyaç var ve genellikle de aile üyelerinden oluşur. İki ortaklı bir şirket aslında. Her iki ortağın da yakınları, anneleri şey babaları ya da ve kardeşleri ortak yapılmış ve anonim şirket kurulmuş. 2008'de biz evli değiliz. 2008'de Tele1 kurulmuş değil, 10 yıl sonra kurulacak. 2008'de Hüseyin Gün'ü tanıyor değiliz. 2008'de Ekrem İmamoğlu da yok. Yani Beylikdüzü'nde daha belediye başkanı değil. Bırakın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'nı. 2012'de Ticaret Kanunu değişmiş, artık tek kişi bile anonim şirket kuruyor. 2012'de hemen akrabalar ayrılmış. Sevim Kahraman Yanardağ da ayrılmış şirketten 2012'de. Yine Tele1 yok, yine Hüseyin Gün yok, yine Ekrem İmamoğlu yok. Ama bu iddianameye bakıyorsunuz ortaklık devam ediyor.
Bu şirket, üstelik de bu şirket bir istihbarat firması. Yani kavramlarla da oynayarak bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Ne yapılmak istenmiş? Kamuoyu araştırma firmaları yani sosyal medyada araştırma yapan firmalar son yıllarda alabildiğine arttı Türkiye'de ve dünyada. Bir firma bir ürünü çıkarttığı zaman piyasaya bunun kamuoyunda, toplumdaki etkileşimini ölçmeye çalışıyor. Bir çikolata çıkardınız diyelim ki, sosyal medyada bunun hakkında nasıl yorum yapılmış araştırıyor bir firma, rapor hazırlıyor ve bunun karşılığında bir gelir elde ediyor. Veyahut siyasi araştırma yapılıyor yani televizyonlarda gördüğünüz her akşam o grafikler var ya siyasi partiler, seçim sonuçları vesaire, bunları yapan firmalar dâhil bu iddianame tümüne istihbarat firmaları demiş. Böylece benim eşimin kardeşinin firması da birdenbire istihbarat firması olmuş. Hayatında tek bir siyasal konuda araştırma yapmamış, tamamen ticari alanda faaliyet göstermiş bir şirket ve 2012'den beri ilişkisi yok, irtibatı yok. Yani yalan söylediği gibi her şüpheyi sanık aleyhine yorumlayan, yani hukukun yerleşik normlarına aykırı bir biçimde, Roma Hukuku'ndan beri hukukun yerleşik kurallarını değiştiren savcılık makamıyla karşı karşıyayız.

Bırakın herhangi bir şüpheyi, var olmayan kanıtları varmış gibi göstererek, sahte ve uyduruk ifadeler ekleyerek, yorum yaparak, varsayımlara dayalı bir biçimde suç oluşturmaya ve yurttaşlarının özgürlüklerini ortadan kaldırmaya çalışan bir savcılık makamıyla karşı karşıyayız. Tele1'e el konulması sıradan bir olay değildir. Tele1 sıradan bir televizyon kanalı değildir. Tele1 gazetecilerin kurduğu medyada, gazetecilerin yönettiği, medyada başka bir örneği olmayan tek televizyon kuruluşuydu. Bağımsız ve muhalif bir çizgisi vardı ve Tele1'in toplumdan aldığı desteğin anlamı şudur: Televizyon çok pahalı bir iş olduğu için sizi iki güç belirler; ya piyasa ya da iktidarlar belirler. Piyasa ve iktidarın baskısından kurtulmanın yolu, izleyicilerinizin ya da okurlarınızın desteğini almaktır. Biz de bu halkçı finansman modelini tercih ettik çünkü Tele1 kurulduğu andan itibaren yoğun bir iktidar baskısıyla karşı karşıya ve piyasa kuşatmasıyla yüz yüzeydi.

Gelirlerini, gelir kaynaklarını oluşturmakta. Bu da izleyicilerine yaslanılarak yapılabilir zaten. Biz bu nedenle ki dosyanızda da var, biz bu nedenle izleyicilerimize bir çağrı yaparak bir izleyici sponsoru kavramı oluşturduk ve izleyici sponsorluğu kampanyası başlattık. Tamamı kayıt altındadır. Bütün mali incelemelerde kabul edilmiş, vergilendirilmiş, muhasebeleştirilmiş yasal bir yöntemdir. Bu yöntemin bir parçası olarak da ben Hüseyin Bey'i tanımış oldum. Nedeni şu: Hüseyin Bey'in manevi annesi Seher Alaçam, Tele1 destekçilerinden biriydi. Tele1'e ufak tefek desteklerde bulunan cumhuriyetçi, Atatürkçü, yaşlı bir kadın, bir Tele1 izleyicisiydi. Ben Hüseyin Bey'i onun yanında tanıdım. Ayaküstü sohbet ettik. Günlük siyasal gelişmeler konusunda, çeşitli konularda değerlendirme ve sohbetlerin ötesinde ki çoğu 20 dakikayı, 30 dakikayı geçmeyen ayaküstü sohbetlerdir bunlar. Bununla sınırlı olarak tanıyorum ve gerçek oğlu olarak tanıdım uzunca bir süre. Zaten telefon kayıtlarımda da Hüseyin Alaçam olarak kaydetmişim ve unutmamak için de Seher Alaçam yazmışım.

Bir başka kanıt. Yani benim Hüseyin Gün'le olan ilişkim bundan ibaret ve daha sonra da Hüseyin Gün'le aramızda 8-10 kez, dosyada da görüldüğü gibi, uzun aralıklarla ki bu tanışma 2020-2021 olarak kabul edilirse bizim tanışmamız, 2025'e kadar 8-10 mesajla, mesaj paketinden söz edebiliriz burada, mesajla sınırlı bir irtibatımız var. Bunlar da genellikle ya günlük gelişmeler ya televizyondaki bir yayın ya da bir program. Savcılığın sunduğu kanıtlardan biri de Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığımız program. Ne zaman yapmışız bu programı? 22 Haziran. Yani Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden yaklaşık bir ay sonra. 28 Mayıs'ta ikinci tur seçimleri bitmiş, Kılıçdaroğlu kaybetmiş, yaklaşık bir aylık bir süre geçmiş ve kendisiyle bir program yapmışız. Bir kere savcılığın Kılıçdaroğlu aşkını anlamak mümkün değil. Gerçi anlıyorum, son gelişmelerle, mutlak kararlarıyla gayet iyi anlıyorum. Ama benim Kılıçdaroğlu'na sorduğum her sorudan çok alınmış bu hassas savcılık makamı. Kendisini fena halde sıkıştırmışız ve savcılığın bu konuda çok canı sıkılmış.

Tam tersi. Sorulara bakıldığı zaman, ayrıntılara girmeyeceğim dosyada var, sorulara bakıldığı zaman bir kere Kılıçdaroğlu'nu başarısız değil, %48 civarında oy almayı başarılı olarak görüyor ve seçim sonuçlarına yeterince sahip çıkılmadığı, seçimlerin ahlaki ve siyasi meşruiyetinin tartışılmadığını belirtiyoruz. Ama savcılık şunu yapmış: O ay içinde yapılan başka hiçbir programa bakmamış. Mesela bir gün sonraki programa bakmamış. Sayın İmamoğlu burada değil, bir gün sonraki programda çok sert bir biçimde İmamoğlu'nu eleştirdik; erken bir değişim tartışması başlatarak seçimlerin ahlaki ve siyasi meşruiyetinin değerlendirilmesine fırsat tanımadığı için. Onların tamamı dosyada var. 23 Haziran'daki programa bakmanızı rica ediyorum.

Eğer biri lehine ya da aleyhine algı oluşturacaksak tersini yapmışız zaten, neredeyse Kılıçdaroğlu'nu desteklemişiz. Tam tersi bir durum var. Bu bizim ancak bağımsız bir televizyon kanalı olduğumuzu gösterir. Herhangi bir ekonomik ya da siyasal bir bağlantı üzerinden değil, tamamen gazeteciliğin etik kuralları temelinde hareket ettiğimizi gösterir. Gazeteciliğin iki tane temel ayağı vardır. Bir tanesi haber. Haber objektif olmalıdır, haber tarafsız olmalıdır. Haber gerçeği eğip bükmemeli ve bilgiyi karartmamalıdır. Ama yorum özgürdür. Yani yorum da hiçbir baskı altında kalmadan sizin siyasal formasyonunuz, dünya görüşünüz, değerleriniz, etik kurallarınız temelinde olayları nasıl görüyor, nasıl okuyor, nasıl yorumluyorsanız öyle olmalıdır. Programlar, televizyon kanallarının yorum programlarıdır. Dolayısıyla orada bir kanaat ifade edersiniz, bir değerlendirme yaparsınız. Bu bütün televizyonlar için geçerlidir. İktidar yanlısı televizyonlar için de geçerlidir, muhalif televizyon kanalları ya da gazeteler için de geçerlidir.

Ama asıl mesele şudur: Biz medyanın bir bölümünü yandaş medya olmakla değerlendiriyoruz. Neden öyle? Çünkü haberi eğip büküyor, haberi çarpıtıyor, olguyu bozuyor. Haber objektif ve tarafsız değil. Yoksa yaptıkları yorumlar nedeniyle hiç kimseyi, ancak onlarla tartışırsınız, neden böyle yorum yapıyorsunuz diye suçlamazsınız. O yorumda yalan yoksa, çarpıtma yoksa, iftira yoksa söyleyeceğiniz hiçbir şey yoktur, ancak tartışırsınız. Ama haberde bilgiyi eğip büküp, olguyu karartıp bozuyorsanız onu tartışırsınız. Tele1'i belirleyen tek şey gazeteciliğin etik kurallarıdır, başka hiçbir şey değil.

Neden Tele1'e el koydular? Çünkü bu darbe sürecini Tele1'in bulunduğu bir medya ortamında sürdürmeleri mümkün değildi. Bugün medya ortamını hep beraber görüyoruz. İki televizyon kanalı var aşağı yukarı ve iyi ki varlar. Ve 4-5 tane bağımsız gazete var, iyi ki varlar. Onun ötesinde medyanın %95'ini kontrol eden bir iktidarla karşı karşıyayız. Ama büyük bir korkuları var, bizden korkuyorlar. Çünkü siyasal ve tarihsel ömrünü tüketen iktidar, bu ömrünü uzatabilmek için bir kumpas dalgası başlattı, bir operasyon dalgası başlattı ve bir siyasal şiddet sürecini işletmeye yöneldi. Bu siyasal şiddet sürecinin bir parçası olarak biz burada karşınızdayız. Burada gerçek bir casusluk davası ya da siyasal casusluk davasıyla karşı karşıya değiliz.

Tele1 ticari bir kuruluş değil, kâr amacıyla oluşmadı. Eğer ben, yaptığım bir açıklamada da belirttim, Tele1'i satın almak için çok fazla girişimle karşılaştık bugüne kadar. Tümünü reddettik. Eğer bunlardan birine olumlu cevap vermiş olsaydık burada değildim ben. Bunların hiçbirisine olumlu cevap vermedik. Kâr amacıyla kurulan bir televizyon kanalı, ticari faaliyetlerle ilgilenen bir televizyon kanalı değildi. Tele1 gazetecilerin kurduğu ve esas olarak izleyicilerine ve çalışanlarına ait bir medya kuruluşuydu, bağımsız bir medya kuruluşuydu. Bazı arkadaşlarımızla haberleşiyoruz, mektuplaşıyoruz. Söylediklerinizi şimdi daha iyi anlıyoruz diyor o arkadaşlar. Yani buranın hepimize ait olduğunu söylüyordun, gerçekten öyleymiş diyen arkadaşlarımızın sayısı son derece fazla.

Bu televizyonun, yani Tele1'in ortadan kaldırılmasıyla medyadaki bir modeli de yok etmeye çalıştılar. Bakın, daha önce sağda ya da solda, gazetelerin sahipleri genellikle gazeteci ailelerdi. Cumhuriyet Gazetesi Nadi ailesidir, Simavi ailesi Hürriyet ve Günaydın grubunun sahipleridir, Karacan ailesi Milliyet'in sahibiydi, sağdaki Tercüman'ın sahipleri Ilıcak ailesiydi, Sabah grubunun sahibi Dinç Bilgin ailesi ki Selanik'ten beri gazeteci bir ailedir. Beğenirsiniz beğenmezsiniz, çizgisini onaylarsınız ya da onaylamazsınız ama gazetecilikten gelen ailelerdi. Bugün televizyon dünyasında gazetecilikten gelen tek bir televizyon sahibi yok, tümünün başka işleri var. Şimdi sorarım size: Borsada şirketi olan bir televizyon sahibinin her sabah yayınladığı ekonomi programlarına ne kadar güvenebiliriz?

Bir banka sahibi olan bir televizyon patronunun, banka sır saklama işlerinden birisidir televizyon ya da bir medya kuruluşunun işi ise deyim uygunsa kamuoyu tarafından bilinmeyen bilgiyi açıklama. Ne kadar güvenebilirsiniz? Başka bir işiniz olmayacak. Hele birin kurduğu finansman modeli dünyada da bazı örnekleri görülen, özellikle 1968 o ikinci büyük aydınlanma dalgası diyeceğimiz Batı'da ve dünyada o büyük başkaldırı dalgasından sonra gelişen, toplum tarafından finansmanı sağlanan medya kuruluşları bilinir. Basın tarihini bilenler bunu gayet iyi hatırlayacaktır. Bunları kendisine model alarak kurulan bir televizyon kanalı oldu. Biz başka türlü aşamazdık zaten. O nedenle haraç mezat satılmaya çalışıldı televizyon kanalı. Benim burada bulunma sebebim, temel nedeni budur. Bir Nazi hukukunun uygulandığını düşünüyorum esas olarak. Bir diktatörlük hukuku bu davalar üzerinden oluşturulacak iştirakla inşa edilmeye çalışılıyor. Suç oluşturulmaya çalışılıyor. Dün gece Ankara'da yüze yakın insan; öğrenci, gazeteci ve akademisyen gözaltına alınmıştır. Ayıp. Utanç verici. Bu aynen İstanbul'da devrimci gençliğin 6. Filo'yu, Amerikan 6. Filosu'nu protesto etmesi karşılığında, kınaması büyük antiemperyalist gösterilerle devrimcilerin, Dev-Genç üyelerinin o büyük ve görkemli antiemperyalist protesto gösterilerine karşı 6. Filo'yu kıble kabul edip namaz kılma zihniyetinin devamıdır. Ben bütün samimi Müslümanları tenzih ederek bunu ifade etmek istiyorum. Siyasal İslam böyle bir şeydir.

Bugün adı Fatih Sultan Mehmet olan köprüye o üç rengi ki o üç renge ihanet eden bir devletle karşı karşıyayız. Mavi, beyaz ve kırmızı Fransız devriminin renkleridir. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik anlamına gelir. Batı'daki birçok bayrakta o vardır. Amerikan Bağımsızlık Bildirisi'nden alır o renkleri. Ama o renkler bugün dünya halklarının yani Venezuela'daki haydutluğu, İran'a saldırı ki 175 çocuğun bir okul bombalanarak ki yapay zekâ tarafından yönetildiği iddia edilen bombalar üstelik onlar, yani insanın, insan vicdanının ortadan kaldırıldığı bir saldırıyla yüz yüzeyiz, katledildiği, Gazze'de 60 bini aşkın insanın soykırıma uğratıldığı bir savaş suçu işlemiş bir iktidarın bu kadar büyük bir coşkuyla bu ülkede karşılanması hakikaten utanç verici. Bir Nazi hukuku oluşturulmaya çalışılıyor. Bu iddianamelerin tamamı yalanla, iftirayla, delilleri çarpıtarak buradaki insanları mahkûm etmeye çalışıyor. Çok somut bir örnek var. Geçen duruşmada da söyledik, şimdi tekrar etmek tuhaf. O yüzden dağınık dağınık bilerek bu yöntemi izleyerek konuşuyorum.

Sayın Hüseyin Gün'le bir mesajlaşmamız yarısından bölünmüş. Sayın Gün diyor ki işte CHP ile bize her gün binlerce böyle mesaj gelir. Bir program yaptığımız zaman izleyicilerden gelen soru ve cevaplar için biz bir telefon numarası veririz veya bir WhatsApp numarası veririz. Oraya sorular ve istekler, talepler gelir. Hüseyin Bey ile de ilişkimiz her zaman için belli bir gazeteci mesafesini koruyarak ve belli bir saygı sınırı içinde gerçekleştiği için mesafeli bir yazışmadır zaten görüleceği gibi. Hüseyin Bey de orada ya bu CHP ne yapıyor, videolar yapsın, işte kesitler çıkarsın, mesajlar yayınlasın, sosyal medyayı kullansın diyor. Mesajın başını iddianameye almamış savcılar, sonunu almışlar ve bunun güya Hüseyin Bey tarafından bana verilen bir talimat olduğunu iddia etmişler. Tek kelimeyle utanç verici. Adında cumhuriyet olan bir kurum açısından utanç verici. Bizim lehimize olan delilleri de toplaması gereken bir savcılık makamının bunu yapıyor olması utanç verici. Harbi olun ya. Deyin ki kardeşim biz Tele1 gibi televizyon kanallarının, bağımsız medyanın olmadığı bir teokratik, totaliter, faşizan bir rejim kurmaya çalışıyoruz. Bu yüzden biz bu operasyonu yaptık deyin. Gelin mücadele edelim. Bunu yapmayacaksınız. Yalanla, hileyle pusu kurarak insanların özgürlüğünü elinden almak gibi ağır bir suç işleyeceksiniz. Biz böyle bir tabloyla karşı karşıyayız.

Dediğim gibi bir ceza hukuku oluşturulmaya çalışılıyor. Eğer bu davadan bir ceza çıkarsa Türkiye'deki herkes casusluktan yargılanabilir. Örneğin sosyal medya araştırması yapan şu anda yüzlerce firma var. Tamamı casusluk örgütü diye soruşturmaya uğrayabilir. Tamamı. Bütün siyasi partileri, örneğin Gelecek Partisi'ni ya da İyi Parti'yi ya sen Türkiye siyasetinde söz sahibi olmak istiyorsun, gel bakalım, nasıl söz sahibi olmak istiyorsun? Söz sahibi olmak istemek suçtur demek şu anlama gelir: Mevcut iktidara karşı muhalefet yapmak suç demektir bu anlayışa göre. Biz nerede yaşıyoruz ya? Bakın Yusuf Has Hacib'i bilirsiniz. Kutadgu Bilig'i yazan büyük bir Türk yazarıdır. Yani Dante'nin İlahi Komedya'da cennet, cehennem ve arafı yazdığı tarih 1321'dir, yani 1308'de başlıyor 21'de tamamlıyor. Shakespeare yine 1300'lü yıllar, 14. yüzyıldır. Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig'i ki kutlu bilgi demek bugünkü Türkçeyle, 1070'te Karahanlıların Hakanı Buğra Han'a sunuyor.

Orada ki yanlış hatırlamıyorsam 6645 beyitten oluşur, iki mukaddimesi vardır yani ön sözü vardır. Buğra Han dilinde ve Türkçe lügatında yazıldığı belirtilir. Türkçe yazılan ki Divânu Lugâti't-Türk'ten daha önce yazılmıştır. Divânu Lugâti't-Türk 1072'dir bildiğim kadarıyla ya da 73'tür. Bugün Kırgızistan sınırlarında olan Balasagun'da başlayıp Kaşgar'da bitirdi. Ben Yusuf Has Hacib'in türbesine gittim, bir Çin gezisinde gittim. Burada gazeteci arkadaşlarımız var, Mehmet Ali Güller burada, sağ olsun dayanışma için gelmiş, teşekkür ediyorum kendisine, tanıktır. Orada çekimler yaptım, anons yaptım yani onu seyirciye anlatan, Yusuf Has Hacib'i anlayan bir anons çektik ve Tele1'de de belgesel olarak yayınladık.

Bir diyalog halinde anlatır, bir siyasetnamedir o zaten, şiirdir. Bir Küntogdı vardır, doğdu. Gündoğdu yani. Aytoldı vardır, dolunay. Ve Ögdülmiş ile Odgurmuş diye iki ayrı karakter daha vardır. Orada Gündoğdu diye adı geçen kişi adalettir, güneştir Gündoğdu. Aytoldı devlettir. Odgurmuş kamuoyudur, toplumdur. Ögdülmiş vezirdir, devlettir, bürokrasidir, devlet yönetimidir. Adaleti devlet kavramının önüne koyar. Adalet yoksa devlet yok demektir. Bugün biz Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkma operasyonuyla karşı karşıyayız çünkü adaleti yok ediyor. 1070’te Balasagunlu Yusuf Has Hacib unvanını, bu kitabı yazdıktan sonra kendisine Buğra Han veriyor. Başmüşavir demek. Yani protokolden de sorumlu Has Hacib, başmüşavir demek. Sonra Buğra Han'a sunduktan sonra bir şey daha ekliyor. Bir şey önemli: Töre. Töreyi tabii bugünkü magazin basını kadın cinayetleri ve kan davası nedeniyle çok kirletilmiş bir kavram haline getirdi. Töre, Türk dilinde hukuk demek zaten. O insanlar, o iyi insanlar nereye gittiler? Töreyi de alıp gittiler, alıp götürdüler. "Eğer töre yoksa ve söyleyeceğiniz başka söz kalmadıysa bırakın ben de gideyim" der. Böyle biter kitap.

Töre yoksa insanların yaşayacağı bir ortam da yoktur. Bu, Yaşar Kemal'in Demirciler Çarşısı Cinayeti'ndeki "O iyi insanlar güzel atlarına bindiler ve gittiler, bir daha hiç gelmeyecekler" der, o sözlere çok benzer. Yani "Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık" diye devam eder. Hukuk yoksa toplum da yoktur, hukuk yoksa devlet de yoktur. Bu iddianame hukuku katleden bir metinden ibarettir. Türk Ceza Kanunu'nun 328. maddesine göre yargılanıyorum. Bu maddenin gerekçesinde yabancı bir devlet adına çalışmış olmak var. Gerekçesi burada, Büyük Millet Meclisi'nin internet sitesinden aldım. Hangi yabancı devlet için çalışmışız? Bu iddianamede var mı? Yok. Peki, hangi gizli belgeyi ele geçirdik ve kime verdik? Var mı? O da yok. Hangi gizli belge ele geçirilmiş? Yani devletin askeri ve siyasi güvenliğini ortadan kaldıran, devlet sırrı niteliğinde, yani gizlilik kaydı olan hangi belge ele geçirilmiş?
Ama bu iddianame diyor ki casusluk için yabancı bir devlete ve istihbarat örgütüne gerek yok. Yani spor olsun diye casusluk yapmışız. Bir gün benim canım sıkılmış veya "Bugün de bir hafta boyunca da biraz casusluk yapalım" demişiz galiba. Öyle bir şey olabilir mi? Hatta yine iki doktora tezinden ve bir yardımcı doçentin kitabından hareketle, gizli bir belgeye bile gerek yok demiş casusluk için. Ya bir doktora tezinden ya da bir –ki aksine bir iddiada bulunan yüzlerce başka doktora tezi ya da kitap bulunabilir– hareketle siz insanların özgürlüğünü ellerinden almaya çalışıyorsunuz. Yani "Yumurtasız omlet yapılabilir" diyor.

Gizli örgüt yok, yabancı bir devlet yok hesabına çalışılan, ele geçirilmiş bir bilgi ve belge yok. Peki, bu konuda bir niyet, teşebbüs yok, onu da kanıtlayamıyor. Geriye ne kalıyor? Canlı yayında Merdan Yanardağ casusluk yapmış. Nasıl yapmış? Kemal Kılıçdaroğlu'na soru sorarak. Çok sıkıştırmışız kendisini ve savcılık alınmış bundan. Vay canına ya! Aynı ayda benim yaptığım programların dökümlerini dosyaya sunmuşuz. Bu dökümlerin tamamında Sayın Ekrem İmamoğlu'nun –ki kendisi inşallah buradan Cumhurbaşkanı olarak çıkacaktır, bunu hep beraber göreceğiz– Sayın Ekrem İmamoğlu'nun çok erken bir değişim tartışması başlatarak 14 ve 28 Mayıs seçimlerinin ahlaki ve siyasi meşruiyetini tartışma imkânını ortadan kaldırdığını belirterek sert bir biçimde eleştiriyorum. Ve tahmin ediyorum ki bu eleştirilerimiz nedeniyle, kendisi kabul etmedi ama bu eleştirilerimiz nedeniyle de alındı, kırıldı. Ne yapmış oldum ben şimdi? Bu programlara baktığınız zaman benim Kemal Kılıçdaroğlu lehine algı oluşturduğum iddia ediliyor. Algıların yargılandığı bir mahkeme mi var ya? Ceza davaları buna göre mi karar verir ceza davalarında görev yapan yargıçlar? Son derece subjektif, yoruma dayalı, varsayıma dayalı suçlamalar. Buraya bakıyorsunuz; peki lehimize olan sorular var mı, bizi doğrulayan, savunmamızı doğrulayan sorular? O sorulardan da bir seçme yapmışlar, bütün sorulara da yer vermemişler.

1 saat 36 dakikalık, Ankara'da yapılan bir program. Bu program sırasında ki galiba yurt dışında çünkü attığı mesajlar arasında 3 saat bir zaman farkı var, Hüseyin Bey galiba programı izliyor. Hatta bir yerde tepki göstermiş, "Televizyonu kapatıyorum" diyor. CHP'li seçmenlerin ya da CHP'ye oy veren insanların uzunca bir süredir o günkü CHP yönetimine duyduğu ve bizim binlercesine tanık olduğumuz tepkilerden biri. Benzer mesajlaşmalardan yüzlerce örnek gösterebilirim size. Kimsenin bana talimat vermeye ne gücü ne haddi vardır. 40 yıllık bir gazeteciyim ben, 1985'te başladım gazeteciliğe. Bugüne kadar gazeteciliğin her aşamasında, muhabirlikten başlayarak çalıştım. Son 20 yılda genellikle yöneticiydim; genel yayın yönetmenlikleri yaptım, başyazarlık yaptım, yazarlık yaptım, hala devam ediyorum.
Hâlihazırda da BirGün gazetesinin yazarıyım. Kimsenin bana talimat vermek gücü de haddi de yoktur. Ben inandıklarım, dünya görüşüm, ahlaki değerlerim temelinde yazarım, soru sorarım, ifade ederim kendimi. Tamamen bir izleyici tepkisi ve bu tepki karşısındaki verilen nezaket yanıtlarından ibaret olan toplam 8-10 tane mesaj var ortada. Ve buradan hareketle bir casusluk faaliyeti üretilmeye çalışılmış. Benimki, yani bir casusluk romanı... İnsan bir polisiye roman okur ya, daha yaratıcı, daha zeki olmasını bekliyor insan böyle iddiaların arkasındaki gücün.

Mahkemenin elinde tarihsel bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Sayın mahkeme heyetinin önünde... Yargıya güven büyük ölçüde sarsılmış durumda ortada. Son benim izlediğim bir kamuoyu araştırmasında, toplumun %82'sinin yargıya güvenmediği belirtiliyordu. Yuvarlak bir biçimde buna %80 diyebiliriz. Yani %20'nin altına düşmüş bir yargıya güven oranı var. Yargının siyasallaştığına dair kanaat son derece yaygın. Yani bu mahkemeler, Türkiye Cumhuriyeti'nin adliyesi, 1778'de Yıldız Sarayı'nın bahçesinde kurulan çadır mahkemesi mi olacak yoksa cumhuriyetin bağımsız ve adil yargılamayı esas alan mahkemesi mi olacak? Ben inanıyorum ki adliyede hala cumhuriyetin değerlerine bağlı ve hukukun üstünlüğü ilkesine inanan çok sayıda yargıç ve savcı var. Mahkemenizin elinde de böyle bir fırsatın olduğunu düşünüyorum.
Bu bağımsızlığı ortadan kaldıran biz değiliz. Bugün Türkiye'yi yönetenler bu bağımsızlığı ortadan kaldırdılar. Bu iddianamenin arkasındaki imza, imzalardan biri bugün Bakan Yardımcısı. Bakan Yardımcılığı siyasal bir makamdır. Mahkemenin bunu düşürmesi gerekir bu iddianameyi. Bu iddianamenin altında imzası olan Can Tuncay bugün Bakan Yardımcısı değil midir? Evet. Bakan Yardımcılığı AKP, yani Adalet ve Kalkınma Partisi'nin tasarrufunda, bu partinin kontrolünde ve bu partinin tayin ettiği bir görevli değil midir? Öyledir çünkü siyasi toplantılara katılıyor. O partinin ilçe toplantılarına, il toplantılarına, siyasi etkinliklerine katılıyor. Bu iddianamenin altında AKP iktidarının imzası vardır. Siyasal bir iddianameyle, yalan ve iftiraya dayalı, delillerin çarpıtıldığı, somut hiçbir kanıtın ortaya konulmadığı bir iddianameyle karşı karşıyayız.

Mahkemeniz, yargıya duyulan bu güvensizliği ortadan kaldırma fırsatıyla karşı karşıyadır. Ya bağımsız bir yargı, yargının ne diyelim, hadi çok ağır kavramlar kullanmak istemiyorum, yargının o tarihsel onurunu, niteliğini, kişiliğini koruyan bir karar verecektir ya da iktidarın baskısına boyun eğecektir. Ben birincisini yapacağını, yapması gerektiğini düşünüyorum. Bunu yapan yargıçlar var. Geçen duruşmada da söyledim. Yapan yargıçlar var, hem de Osmanlı İmparatorluğu'nun kurulduğu dönemde yapan yargıçlar var. Padişahın fermanını geri gönderen, mahkemenin kararı açıklanmışsa bu fermanın hükmü yok diyen yargıçlar var bu ülkenin tarihinde. İstanbul'un çeşitli semtlerine adı verilmiştir; Molla Fenari, Molla Gürani gibi, Molla Hızır gibi ki Molla Hızır'ın Fatih'in fermanını geri çevirdiği iddia edilir.

Böyle bir tarihten gelir ve "Adalet mülkün temelidir" sözünün de kaynakları budur diye düşünüyorum. Dolayısıyla MASAK raporundan başlayarak, ne var MASAK raporunda Allah aşkına? Benim kayınbiraderimin, yani eşimin erkek kardeşinin şirketi, Sayın Necati Özkan'ın şirketiyle iş yapmış. Ne zaman yapmış? Ne ortada Tele1 var ne Ekrem İmamoğlu var ortada. 2008'de, 2009'da. Çünkü kamuoyu araştırmacısı bir firma var ortada, büyük bir reklam ve tanıtım kuruluşu var, Türkiye'nin önde gelen bir firması söz konusu. Firmasının adı Öykü. Toplam 42.000 liralık, yani 20 yılda 42.000 liralık iş yapmışlar, son derece düşük. Ve genellikle şey, ticari kollarda bir yazışma. Para ilişkisi var. Peki, bu Tele1 sırasında var mı, seçimler sırasında var mı? Hayır. Bakıyorsunuz, 3 yıl boyunca nasıl bir casusluk örgütüyse kimsenin kimseyle bir irtibatı yok. Kimse kimseyi tanımıyor ya bir temasları olmamış.

Şimdi bir tekrar gibi kısaca başlıklara değinerek geçtim, çok fazla da uzatmak istemiyorum. Casusluk tanımı konusunda bile bu iddianame kararsız. Nasıl bir casus tanımı yapacağını bilememiş. Onlarca alıntı yapmış, tamamı birbiriyle çelişiyor. Birinde demiş ki yabancı ülke gerekmiyor, fakat bu doktora tezinde demiş ki yok yabancı ülke gerekli olabilir. Niyeti olmasa bile objektif olarak böyle bir şey yapmışsa niyeti varsayılabilir. Başka bir yerde varsayılmaz. Son sayfada bile var başka bir şey. Bazı alıntılar tamamen bizi doğruluyor. Yani şaşkın ve esas olarak aceleyle bizi tasfiye etmeye, bizi mahkûm etmeye, bizi etkisizleştirmeye çalışan, bunun için elinden gelen her şeyi hukuk dışı bir biçimde, yasaları çiğneyerek ve suç işleyerek yapan bir iddianameyle karşı karşıyayız.

O yüzden ben geçen duruşmada kendi savunmamı bir karşı iddianame olarak nitelemiştim, hala öyle nitelemeye devam ediyorum. Bu nedenle bu utanç davasının, bu ayıbın bir an önce sonlandırılmasını talep ediyorum. Böyle bir mahkemeden avukatlarımız isteyecektir, ancak ve ancak hukuka ve adalete bağlı kalmalarını talep ediyorum, başka bir talebim yok. Teşekkür ederim.

Kaynak: Halk TV Haber Merkezi
Merdan Yanardağ Mahkeme