İBB davasında 59. gün! Murat Ongun'dan 'İddianame sakat' çıkışı!

İBB davasında bugün 59. gün. Murat Ongun iddianameyi "sakat" olarak tanımlayarak, "İddianameye 'sakat' derken şunu kastediyorum: Ruhu arızalı. İçine konan beyan ya da sözde delilleri de iddianamenin uzuvları olarak görürsek onlar da sakat" dedi.

Halk TV sizin sesiniz! Tıklayın güvenilir kaynağınıza ekleyin
İBB davasında 59. gün! Murat Ongun'dan 'İddianame sakat' çıkışı!

Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu 59’u tutuklu, 414 sanıklı İBB davasının ilk duruşmasının 59. günü Silivri'de başladı.

"EKREM BEY HAZIR MISINIZ?"

Duruşmanın 58. gününde Gürkan Akgün'ün avukatları Selin Gönül, Erhan Yılmaz ve Akçay Taşçı savunma yaptı. Dünkü duruşmanın sonunda Mahkeme Başkanı, İmamoğlu'na savunma için "Ekrem bey, hazır mısınız?" diye sordu. İmamoğlu, "Her zaman" yanıtını verdi. İmamoğlu'nun avukatları ise daha sonra savunma yapacaklarını belirtti.

İKİNCİ DURUŞMA NE ZAMAN BAŞLAYACAK?

Mahkeme Başkanı duruşmayı 9 Temmuz perşembe günü bitirmeyi planlıyor. Savunmasını yapmayan isimler; Murat Ongun, Tuncay Yılmaz, Fatih Keleş, İnan Güney ve Ekrem İmamoğlu. Bu isimlerin savunmasının uzun sürmesi bekleniyor.

Tutuksuz yargılanan isimlerin savunma yapacağı ikinci duruşma için konuşulan tarih ise 10 Ağustos 2026.

SAVUNMA SIRASI ONGUN'DA

Bugün Medya A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun’un savunması dinleniyor.

Halk TV muhabiri Gamze Altunay İBB davasının 59. gününde yaşananları anbean aktarıyor...

"EKRAN KİRLİLİĞİ İÇİN KUSURA BAKMAYIN"

"EKRAN KİRLİLİĞİ İÇİN KUSURA BAKMAYIN"

Murat Ongun yandaş medyada İBB davasına ilişkin çıkan haberlerin görselini salona yansıttı. Görselde Rasim Ozan Kütahyalı'nın Ongun hakkındaki "Ya itirafçı olacak ya da hapisten cesedi çıkacak" sözleri de yer aldı.

Ongun, "Ekran kirliliği için kusura bakmayın" dedi

"DELİLSİZ TUTUKLANDIK"

"DELİLSİZ TUTUKLANDIK"

Ongun, "Emniyette yalan olduğunu ispat ettiğimiz beyanla, iftiracı Orhan Cevahiroğlu'nun beyanıyla Türkiye'nin cumhurbaşkanı adayı, Türkiye'nin ve Avrupa'nın en büyük kentinin belediye başkanı tutuklandı. Delilsiz tutuklandık" dedi.

İmamoğlu’nun 19 mart 2012'deki paylaşımı ekrana verildi. Ongun şöyle konuştu:

Başka bir şey daha diyeyim. O mutlak butlan kararı, o gözü karalık bile buradan kaynaklı.

Barkovizyona o görseli verir misiniz? Size 14 yıl öncesinden, Ekrem İmamoğlu'nun bir paylaşımını sunuyorum. (Metni oku Murat.) Kader mi, tesadüf mü? Arkadaşlardan tweetin tarihini göstermek için büyütmelerini rica ediyorum. Evet, o da 19 Mart'tı!

Gelelim bizim 19 Mart'a. Başsavcılık açıklamasından okuyorum:

"Bu kapsamda suç örgütü lideri şüpheli Ekrem İmamoğlu ile örgüt yöneticisi konumunda bulunan şüpheliler Murat Ongun, Tuncay Yılmaz, Fatih Keleş, Ertan Yıldız ve bu şahıslarla bağlantılı (95) şüpheli olmak üzere toplamda (100) şüpheli hakkında suç örgütü yöneticisi olmak, suç örgütüne üye olmak, irtikâp, rüşvet, nitelikli dolandırıcılık, kişisel verileri hukuka aykırı ele geçirme, ihaleye fesat karıştırma suçlarından 19.03.2025 tarihi saat 06.15 itibarıyla eş zamanlı yakalama, gözaltı, arama ve el koyma işlemleri icrası amacıyla İstanbul Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğüne talimat verilmiştir."

Bu, ikinci adım.

Bu da hem büyük yalanın inşası hem de asıl korku duygusunun ikinci kanıtıdır. Cezası ağır ve net olan örgüt suçlaması, Gayya Kuyusu kadar da belirsiz bir boşluk. Kimileri bunun İçişleri Bakanlığı ve Danıştay engelini kaldırmak için yapıldığını söyledi. Değil! Bu da korkunun yansıması!

Örgüt saçmalığının burada kullanılmasının amacı netti. Ellerinde tek bir delil dahi yoktu. Bakın, tek bir delil dahi yoktu. Beyan da yoktu. Böyle dev bir işe delilsiz kalktıklarını bildikleri için çok tedirgindiler ve yol haritalarına itirafçı yaratabilmek için örgüt isnadını eklediler. Ne de olsa insan; baskıyla, zorlamayla, tehditle çözülürdü.

Tek delil yok dedim, anlatayım.

22 Mart akşamı polise ifade verme sırası bende. Peki ne soruyorlar bana? Bir ay önce bizim teslim ettiğimiz birkaç ihale dosyasını. Onlar resmî evrak zaten. Yasa dışı evrak bulmuş gibi soruyorlar. Bunları biz verdik zaten. Yasal dosyaların yasal evrakları. Yani bir suç delili değil!

Başka?

Gizli tanık ifadeleri. Çınar, Meşe, Doğan. İddianameye bakarsanız zaten gizli tanıklardan yararlanılmadığı ortada. Üç gizli tanık spesifik yedi olay anlatmıştı. Yalan olduğu için hiçbiri iddianamede yok. Bunun dışında anlamsız genel cümleler. Mesela: "İhaleleri Murat Ongun organize ederdi."

Yani? Ne demek bu? Suç delili mi? Hayır!

Başka?

İş arkadaşlarımızı telefonla aramak. Aynı iş yerinde olmaktan mütevellit baz vermek.

Başka?

Adını ilk kez duyduğum birkaç açık hava reklamcısının serzenişi. Ne diyorlar? "Kültür ve Medya A.Ş. bize haksız fatura kesip paramızı alıyor."

Parayı alan belediye iştiraki, parayı veren özel sektör. Tersi olsa yolsuzluğu anlayacağım da bunu anlamadım. Yine de burada bir yanlış dahi olsa bu, savcıların, polisin değil; hatta bakanlık müfettişinin bile vazifesi değil. Bu olayı incelemesi gereken İBB müfettişleri, yani iç denetim.

Var mı başka delil, Sayın Başkanım? 22 Mart'ta?

Var. Var!

Bizi tutuklatan delili açıklıyorum. İddia makamının şoför tutkusunun kaynağı. Kültür A.Ş. eski Genel Müdürü Serdal Taşkın'ın şoförü Orhan Cevahiroğlu'nun ifadesi.

Daha polis sorgusunda yalan olduğunu ispatladığımız bir beyan. Yalan ifşa olunca ifademi alan polis de şaşırdı. Çıktı odadan, telefon etti. Birkaç dakika sonra döndü. "Neyse, devam edelim." dedi. "Beyanınızı yazdım." dedi.

Ve daha o gün emniyette yalan olduğunu ispat ettiğimiz beyanla, iftiracı Orhan Cevahiroğlu'nun beyanıyla Türkiye'nin cumhurbaşkanı adayı, Türkiye'nin ve Avrupa'nın en büyük kentinin belediye başkanı tutuklandı. Fatih Keleş, ben, Necati Özkan, Hüseyin Köksal ve Serdal Taşkın da öyle.

Ben örgüt yöneticisi olmak ve rüşvet almaktan tutuklandım. Örgüt işinin gerekçesini arz ettim. Rüşvet de işte bu yalan beyan.

Evet, biz delilsiz tutuklandık!

Sayın Başkan; Allah var, örgüt projesi tuttu iddia makamının. Cezaevine girmemek ya da çıkmak, ya da malını kurtarmak için bir sürü itirafçı türetildi. Bakın, 60-70 itirafçının 40'ı veya fazlası benim suçlandığım konularla ilgili. Hep beraber bakalım. Burada başkan sizsiniz; yetki de sorumluluk da sizde.

En zor anda ağzına aklına gelen tüm yalanları sıralamaktan imtina etmeyen 40 itirafçının beyanlarına bakalım. Bunca beyandan bir tanesi bile "Murat Ongun'a şu tarihte, şu sebeple, şurada, şu kadar rüşvet verdim." diyor mu?

Buyurun okuyun. Böyle bir beyan varsa bana 1100 değil, 2500 yıl ceza verin sonra. Rüşvet almaktan tutukladı ya beni hâkim hanım. Varsa çıkarın, o da iyi hissetsin.

Ah o sulh cezalar, yok mu! Ah o sulh cezalar!

Yok. Yani 40 itirafçı, bir Orhan etmemiş. Bir Orhan, koca İstanbul'u tutuklatmış. Akıl tutulması.

4 bin değil, 40 bin sayfa yazsalar bunlara kimse işte bu yüzden inanmıyor. Beni rüşvetle suçlayanı da, tutuklayan hâkim hanımı da Allah'a havale ediyorum. Şimdilik.

Manşetlerde yalanlar, yalanlar…

Cezaevine girdim. Yağmur gibi Türkiye'nin dört bir yanındaki cezaevlerinde kalan mahkûmlardan mektup geliyor.

"Kiramı öde." diyen mi dersin, borç isteyen mi?

Adımızı dolandırıcıya, rüşvetçiye çıkarınca bunlar normal. Mahkûm ne yapsın?

Kim verecek bu itibar suikastının hesabını?

Ve 23 Mart oldu: Yallah Silivri'ye!

Sayın Başkan, yaptığım durum tespiti objektif ve nettir. Bize yapılan bu kurgu, ikinci bir "Hiçbir şey olmasa bile mutlaka bir şeyler oldu." kurgusudur.

O zaman da "Çaldılar." dendi, "Mundar." dendi, "Sandık görevlileri FETÖ'cü." dendi. Hepsi yalan çıktı.

Bugün de yalanın şiddetli ikinci perdesi sergileniyor. Seçim iptaliyle oyunu değiştirmeyen zihniyet, oyuncu değiştiriyor.

Kazanan yine biz olacağız. Tıpkı 2019'da olduğu gibi.

"OPERASYON İÇİN DİPLOMA İPTALİNİ BEKLEDİLER"

İmamoğlu'nun diplomasının iptal edilmesine ilişkin konuşan Ongun, "Üniversite diploması varken İmamoğlu tutuklansa, CHP'nin resmi cumhurbaşkanı adayı tutuklanmış olacaktı. Bu, demokratik sisteme bir darbe sayılacaktı. Halefiyet ilkesi ihlal edilmiş, seçimlere müdahale edilmiş olacaktı. Haksız, hukuksuz operasyonu yapanlar böyle bir riski bertaraf etmek için diploma iptalini bekledi" dedi.

Diplomanın büyük bir korku nedeniyle iptal edildiğini ifade eden Ongun şunları söyledi:

Sayın Başkan;

Bu bölümde ilk olarak durum tespiti yapacağım. Çünkü 450 günlük bu periyodun durum tespitini doğru yapamazsak, yani doğru teşhisi koyamazsak, iddianamenin bizi çekmek istediği kör kuyuya kuzu kuzu gideriz. Ne kuzu ne de kurt olmak isterim.

Durum Tespiti'nin 1. Bölümü'nün adı: BAŞLANGIÇ.

Daha geçmişi de var ama önce sadece 18 Mart-23 Mart arasındaki beş günün anlamını tespit etmek lazım. Çünkü tüm sır bu beş günde gizli.

18 Mart 2025, saat 18.00: İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü Yönetim Kurulu, görev ve yetkisinde olmadığı hâlde Ekrem İmamoğlu'nun üniversite diplomasını iptal etti. O gece uyuduk ve 12 saat sonra, 19 Mart sabahı saat 06.00'da İmamoğlu operasyonu yapıldı.

Operasyon öncesinde Başsavcılık, iki ayrı tehditvari yazıyla üniversiteden ısrarla diploma iptalini istedi. Yakın tarihte bir cumhurbaşkanlığı seçimi yoktu. Diploma, her nedense savcılık yazısında belirtildiği gibi ancak o zaman lazımdı.

Bu durumda Başsavcılık, polis operasyonu öncesi neden ısrarla diploma iptali talep etti? Evet, 23 Mart'ta bir ön seçim vardı ama bu CHP'nin iç konusuydu. YSK'nın değil.

Peki neden illa diploma iptali beklendi? Öyle ya, zaten Ekrem Başkan tutuklanacaksa iki ay, üç ay, beş ay sonra da, o içerideyken diploması iptal edilebilirdi. Oysa ısrarla iptal beklendi ve kararın sabahı operasyon yapıldı.

Her şeyin sırrı burada. Bu iptal, yorumlandığı gibi cumhurbaşkanı adaylığını engellemek için yapılmadı. Diploma iptali ile operasyonun ilgisi, anayasal suç kavramında saklı. Üniversite diploması varken İmamoğlu tutuklansa, CHP'nin resmi cumhurbaşkanı adayı tutuklanmış olacaktı. Bu, demokratik sisteme bir darbe sayılacaktı. Halefiyet ilkesi ihlal edilmiş, seçimlere müdahale edilmiş olacaktı.

Haksız, hukuksuz operasyonu yapanlar böyle bir riski bertaraf etmek için diploma iptalini bekledi. Yarın işler değişip bu dava sorgulandığında savunma argümanları şu olacaktı:

"Biz seçimlere, yani demokratik sisteme darbe yapmadık. Operasyon yapılmadan önce Ekrem İmamoğlu'nun üniversite diploması iptal edilmişti. Bu iptali savcılık değil, üniversite yaptı. Biz lise mezunu, yani cumhurbaşkanı adayı olamayacak birine operasyon yaptık. Yani bu, bir belediye başkanına yönelik sıradan bir yolsuzluk operasyonudur."

İşte bunu savunma argümanı olarak söyleyeceklerdi. Zavallı rektör, düştüğü tuzağın farkında değil. Kabak onun başına patlayacaktı.

Ve fakat bu kurnaz planın öngörüsü boşa çıktı. Atatürk'ün dediği gibi: "Millî egemenlik öyle bir nurdur ki karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yok olur." Öyle de oldu.

23 Mart 2025 günü biz sandığa 500 bin CHP üyesi getirmeyi hedeflerken, 15,5 milyon insan İmamoğlu'nu seçti bile. Kurnaz plan o gün çöktü. O argüman tarih oldu.

Size anlattığım bu sarih gerçek bize tek bir şeyi gösteriyor: KORKUYU.

Diploma işte bu korkuyla, bu endişeyle iptal edildi. Haksız olan korkar!

"YAZAR KENDİNİ YALANLIYOR"

İddianamenin 72. sayfasındaki Necati Özkan bölümünü okuyan Ongun, burada Özkan'ın hem "örgütün akıl hocası" olarak tanımlandığını hem de iddianamenin ilerleyen bölümlerinde bu tanımla çelişen değerlendirmeler yapıldığını savundu.

İddianamede Necati Özkan'ın örgütün medya yapılanmasının merkezinde gösterildiğini belirten Ongun, "Yazar kendi iddiasını kendisi yalanlıyor" dedi.

Kendisinin de roman yazarı olduğunu hatırlatan Ongun, kurgu eserlerde hayali temalar üzerine hikâyeler kurulduğunu belirterek iddianamede de benzer şekilde "hayal ürünü temalar" oluşturulduğunu öne sürdü.

İddianamenin farklı bölümlerinde aynı kişiler hakkında birbirini tutmayan değerlendirmeler bulunduğunu söyleyen Ongun şöyle konuştu:

Değerli Heyet;

Propagandada bir kural vardır. Olmayan şeyler olanlardan daha güçlüdür. Buna "gizemin gücü" denir. Örnek; on milyonlarca insan açlık sınırında kazanç edinirken, sanayi dâhil sektörler tarihinin en kötü günlerini yaşarken, vatandan umudu kesen yetişmiş insan gücü Batı ülkelerine göç ederken ne diyoruz: TÜRKİYE YÜZYILI!

Olmayan şey olandan daha güçlü göründüğü için diyorlar. Ne diyorlar? Yüzyılın Soruşturması - Asrın İddianamesi. İşte bu iddialı tanımlamanın nedeni de bu: Olmayanı satıyor. Olmayan daha güçlüdür, diye.

Örneğe geleyim. İddianamenin 72. sayfasına. Bu iddianamenin özeti niteliğinde, ana fikrin anlatıldığı bölüm içinde yazarların Necati Özkan anlatımı var. Okuyorum:

"Kültür ve Medya A.Ş. yapılanmasında Ekrem İmamoğlu'nun Beylikdüzü Belediye Başkanlığından beri irtibat hâlinde olduğu, çok güvendiği, aynı zamanda siyasal danışmanlığını yapan örgüt üyesi Necati Özkan, örgütün akıl hocası konumundadır. Suç örgütünün illegal faaliyetlerinde çıkan ihtilaflara çözüm bulmuş, örgüt üyeleri ve yöneticileriyle Akmerkez'de bulunan ofisinde gizli toplantılar yapmış, yasa dışı işlerin kime verileceğini organize etmiştir."

İddia makamı tespitinde doğruysa, haklıysa bu betimlemeden doğal olarak şu sonuçlar çıkar:

1. Necati Özkan örgütün Kültür-Medya A.Ş. yapılanmasında yer alır. Peki öyle mi? Hayır. Yazar iddiasını yalanlamış.

2. Necati Özkan örgütün akıl hocasıdır. Peki öyle mi? Hayır. Ne idüğü belirsiz birinin elemanı olarak gösterilmiş. Yazar kendini yine yalanlamış.

3. "Necati Özkan sadece Kültür Medya A.Ş. ekseninde değil, örgütün tüm ihtilaflarına, anlaşmazlıklarına çözüm bulan biridir."

Yani yazar burada Necati Özkan'a örgüt ombudsmanı diyor. Bu durumda kendisinin de ifadesinde söylediği gibi en azından yönetici pozisyonunda olması gerekmez miydi? Yazar, iddiasını yine bizzat yalanlamış.

Açıkçası bize Real Madrid'i anlatıp sahaya Siirt Köy Hizmetleri Spor'u çıkarmışlar. Bu sakatlık, bu derin çelişki ne sizin, Sayın Başkan, ne de savcı beyin ilgisine hiç mazhar olamadı. Sormaya değer görmediniz.

Necati Bey'e satın aldığı 1+1 evi soruyorsunuz da bunları sormuyorsunuz. Öyle olunca bu tuhaflık bende şüphe uyandırıyor.

Necati Bey, casusluk soruşturmasında 24 Ekim 2025'te ifade verdi. İddianame bundan 18 gün sonra, 11 Kasım'da çıktı. Acaba dedim, bu iddianame farklı farklı ellerde kalem oynatılarak mı yazıldı? İçinde harmoni taşımayan bu metne başka, bilmediğimiz birileri mi katkı verdi diye düşünmedim değil. Çünkü savcılarımız ortaklaşa kaleme almış olsa harmoni olurdu. Oysa kakofoniden ibaret. İnanmayan Eylem 53'ü okusun.

Şüphe işte... Sorduruyor insana.

Sayın Heyet; casusluk davası ayrı bir dava değildir. Bizim davamızla göbekten bağlıdır. Çünkü Hüseyin Gün, bana atfedilen isnat gibi, örgüt yöneticisi pozisyonunda gösterilmiştir. Soğuk Savaş döneminin meşhur ajan grubu Cambridge Beşlisi gibi burada da sözde İstanbul Dörtlüsü vardır.

Ne var ki bu deve dişi gibi iddia ne sizi ne de savcı beyi cezbetmedi. Hâl böyle olunca akla iki olasılık geliyor:

1. Mahkeme heyeti ve Savcı Bey, iddiaların uydurma olduğuna inanmış; o yüzden deve dişi gibi olsa dahi bu iddiaları hiç merak etmiyor.

Ya da;

2. Necati Bey'in hükmü verilmiş. Sayın Başkan, önündeki deftere gerekçeli kararına yazacağı notları alıyor.

İşin aslı çok net! Necati Özkan'a suç affedecek bahane bile bulamayanlar, retorik tariflerle kendisini cezaevinde tutamayacaklarını bildikleri için yeni bir suç icat etmişler; onu salmamak için. İddianamenin girişindeki Necati Özkan ile çıkışındaki bir başka Necati Özkan'ın sebebi bu.

Çünkü kurgu eserler hayali bir tema üzerine inşa edilir. Romanım var benim, kurgu eser yazmayı biliyorum. Hayali tema dediğimiz şey uydurma bir hikâyedir. Yani yalan. Yalan, sinsi olduğu için kendini çabuk unutturur. Bu kurgu eserin yazarları da yargılandığımız hikâyede çok sayıda hayal mahsulü tema yaratmıştır. Necati Özkan o temalardan biridir. Yalan da sinsi olduğu için girişteki Necati ile çıkıştaki Necati bambaşkadır.

Sayın Başkan; bu iddianameyi son sayfadaki altı savcımız ortaklaşa yazdıysa diyebileceğim tek şey; herhâlde birbirleriyle hiç iletişim kurmamışlar. Çünkü tek gariplik Necati Özkan'da değil. Yiğit Oğuz Duman'ı da iddianame "özel vasfa haiz örgüt üyeleri" listesine almış; velhasıl adamcağızı orada unutmuşlar. Hakkında hiçbir suçlama olmayan biri bu iddianameye nasıl oldu da özel üye statüsüyle atandı, anlamakta zorlanıyorum.

Bu tuhaflığı siz de fark ettiniz ki 10 Mart günü burada iddianame özeti okunurken tüm özel üyeler ismen okunurken Yiğit'in adını okutmadınız. Hâlbuki kabul ettiğiniz iddianamede adı yazıyor.

O yüzden diyorum ki yüzyılın soruşturmasında son okuyucu kimse işini hiç iyi yapmamış. Kolay değil bunca kurguyu düzene koymak. O da haklı!

Sayın Başkan; kurgu-hikâye deyince aklıma geldi.

Yaklaşık 200 yıldır tüm dünyanın bildiği bir hikâye var. Bu hikâyede kibrinin esiri olmuş biri, kendisini Yaradan'la kıyaslayacak kadar cüretkârlaşmıştır.

Bir gün sadece Tanrı'ya mahsus bir şey yapmaya kalkar. Bir yaşam formu yaratmaya karar verir. İşinde çok başarılı biri olsa da etik ve ahlak sınırlarını çok aştığı için yaratmak istediği canlı, bir yaratık, bir ucube olarak ortaya çıkar. Bu ucube toplumdan dışlanır, taşlanır. Bu dışlanmışlık yaratığı acımasızlığa ve saldırganlığa sürükler. Yarattığı ucubeden tiksinen kişi ise onu terk eder.

Anlattığım hikâye Mary Shelley'nin yazdığı *Dr. Frankenstein* isimli korku hikâyesidir. Evet, Dr. Frankenstein etiği ve ahlakın özünü unutup çıktığı yolda kibriyle bir ucube yaratmıştır. Bu ucubenin saldırganlaşmasına sebep olmuş ve doktor, yarattığı ucubeden onu terk ederek kaçmıştır.

Sayın Başkan; bu iddianame Dr. Frankenstein'ın eseri gibidir. Onun gibi saldırgan ve acımasızdır. Üstelik onu ortaya çıkaran kişi de eserinden tiksindiği için olsa gerek onu terk etmiştir. Ankara'ya gitmiştir.

Ankara'ya giderken de bu yaratığı sizin kollarınıza terk etmiştir. Sizden beklenen, adını iddianame diye okuduğumuz bu şeyi üzerimize salmanız ve bize zarar vermesini sağlamanızdır. Siz de şimdi kollarınıza atılan bu canavarla ne yapacağınıza karar vereceksiniz. Ya üstümüze salacak ya da etiğin, ahlakın ama daha yücesi hakkaniyetin gereğini yapıp bu ucubeyi yok edeceksiniz.

Bizim için tüm bu zaman zarfı ise şunu sorarak geçti: "Asıl canavar kim?"

İddianameyi okurken aklıma hep bu eser geldi. İddianamenin içinde barındırdığı kinin, nefretin, öfkenin kaynağını merak ettim. Bu iddianameyi yaratanların duygu dünyasına akmaya çok çalıştım. Onları anlamak için. Anlayayım ki savunmamı o hissi bilerek yapayım diye. Beceremedim. O duygu neyin mertebesiyse ben o kata çıkamadım.

Sonra bir kitapta bir şey okudum. "İşte bu." dedim.

O sözü ekrandan beraber okuyalım:

"Hayatta hiçbir şey bir kurban seçmenin, özenle bir intikam tasarlamanın, onu gerçekleştirmenin, sonra da gidip yatmanın verdiği zevkin yerini tutamaz."

İşte bu. Bana hissettirdikleri bu.

Ve daha da şaşırdım. Çünkü bu duygu Anadolu'nun, yani ortak evimizin duygusu değildi. Bu kin ve öfke başka coğrafyaların duygusu olabilirdi ama Anadolu'dan bu kaynak çıkamazdı, çıkmamalıydı.

Ne yüce insanlar sayabiliriz ama ben sadece iki özel isimle Anadolu'yu özetleyeyim. Sizin de memleketiniz Nevşehir'den ilki: Hacı Bektaş-ı Veli. Sözleri hâlâ doğru, hâlâ gerçek. Öğretisi aradan geçen yaklaşık bin yıla rağmen hâlâ el üstünde tutuluyor. Her yıl yerli yabancı binlerce insan anmalara koşuyor.

Çağdaşı ikinci isim ise Nevşehir'den bir kol uzaklıktaki Konya'dan: Hazreti Mevlânâ. Hoşgörü öğretisi, insan sevgisi dünyayı sarmış. Anadolu'nun tam ortasında yetişen aşkın meyvesi Mesnevi bugün 50 dilde okunuyor, yazılıyor. Her aralıkta "Vuslat" diyerek binlerce insan, yerlisi yabancısı, hoşgörünün merkezi Anadolu'ya akın ediyor.

O yüzden çok şaşkınım. Anadolu'dan çıkmaz dediğim az evvelki sözün sahibi bir yabancı: İnsanlık katili Stalin. Orada bu duygu yeşerebilir ama bizde olmamalıydı. Ne yazık ki bu zehirli sarmaşık bu ülkede beslenmiş ve büyütülmüş.

Örnekleyeyim:

Bir gece A Haber'i izliyorum. Cemil Barlas diye bir zat şöyle dedi; ağzının kenarından haz suları akarak: "Ekrem İmamoğlu hapiste çürüyecek."

Aklıma Stalin'in sözü geldi onu dinleyince. Bir insanın tanımadığı bir insandan bu denli nefret etmesini anlamış değilim. Bir insanın mahvolmasının başka bir insana zevk vermesi sadece şeytanidir.

"Hayatta daha kötüsü var." dedim sonra. "İyi ki kötülüğün cephesinde değilim." dedim. Böyle bir canlı olacağıma insan olarak bir hücrede kalmak daha iyi hissettirdi. Hücredeydim belki ama yanımda insanlık onuruyla. İnsandım. Sıradan belki ama insan!

Sayın Başkan; insanların yaşam öykülerine yaklaşırsanız politik düşüncelerinin mantık çerçevesinde belirleneceği görüşünün çöktüğünü görürsünüz. Her konuda çocukluk travmaları, çocukluk psikolojisi ciddi belirleyicidir. Biraz evvel şeytani haz cümlesini gösterdiğim Stalin için Rus kaynakları; çocukken babasının onu sık sık dövdüğünü, çocukluğunda maruz kaldığı şiddetin daha sonra başkalarına uyguladığı şiddeti açıkladığını belirtir.

Bize yönelik ağır saldırıların müsebbiplerini merak ediyorum. Nerenin suyunu içtiler de nasıl bu kadar acımasızlaştılar diye!

İDDİANAME İÇİN 'SAKAT' BENZETMESİ

Murat Ongun iddianameyi "sakat" olarak tanımlayarak, "İddianameye 'sakat' derken şunu kastediyorum: Ruhu arızalı. İçine konan beyan ya da sözde delilleri de iddianamenin uzuvları olarak görürsek onlar da sakat. 19 Mart sabahı İBB'nin en küçük bütçeli şirketi Medya AŞ odağında başlayan bu soruşturma, girdiği sudan çıktığında içinde casusluk iddialarını barındıracak kadar absürtleşmiştir" dedi.

Murat Ongun, gazetecilere talimat verdiği iddiasına ilişkin şunları söyledi:

Sayın Heyet;

Benim savunmamın adı: Şüphe savunması!

Şüphe; sadece savcıların mesleki çıpası değil. Asıl, gazetecilerin mesleki çıpasıdır. Yani öz mesleğimin. Burada CV'mi anlatmayacağım. Çünkü Ekrem Başkan'dan sonra tüm yaşamı en çok bilinen, en şeffaf olan, her daim medya radarında bulunan, yaptığı her işe fener tutulup incelenen ikinci kişi benim.

27 Mart 1996'da stajyer muhabir olarak başladığım mesleğimde, adına merkez medya dediğimiz en büyük kurumlarda görev aldım. O zaman bir NTV vardı. O da her yerde çekmezdi. Muhabirlikten yöneticiliğe kadar birçok görev üstlendim. O yüzden çevrem çok geniştir. Bugün iki ayrı mahalle gibi bölünen medyada her iki mahalleden de çok tanıdığım gazeteci vardır. Hepsi kendini kabul ettirmiş isimler. Benden çok daha genç ve başarılı gazeteci kardeşlerimle de İBB'deki görevim sırasında tanıştım. Diyebilirim ki eski ve yeni dostluklarım mevcuttur.

İddianamede Eylem 19 var. Benim taa Ankara'dan tanıdığım gazeteci abilerim yargılanıyor. Güya benim talimatımla halkı yanıltıcı yayınlar yapmışlar. Üstelik benden para alarak! Bizim mesleği bilmiyor tabii iddianameyi yazanlar. Belli ki havuz medyasındaki balıkları gazeteci sanıyor. Bilselerdi; benim meslek büyüğüm olan Soner Yalçın'a, Ruşen Çakır'a, Şaban Sevinç'e, Yavuz Oğhan'a talimat veremeyeceğimi öğrenirlerdi. Ancak onların benim kulağımı çekme, bana fırça atma, hatta bana talimat verme hakları olduğunu da bilirlerdi. Hele ki onlara para karşılığı haber yaptırmayı teklif etsem, önce sinkaflı bir küfrederler, ardından beni def ederler, hırsları geçmez; inadına İmamoğlu aleyhine konuşurlar. Haklı da olurlar. Mesleki kıdem ve gazeteci abilerim olmaları onlara bu hakkı tanır. Bizde mesleki konumun farklılaşması kıdem ilişkisini değiştirmez. Ezcümle, iddianamede yazdığı gibi benim Yavuz Oğhan ile Barbaros Bulvarı'nda 11 farklı elektrik direğinin altında gizemli buluşmalar yapmama gerek yok. Adam arkadaşım. Ocakbaşını seviyor o. İstanbul ocakbaşı dolu. İki gazeteci buluşacaksak oturup iki kadeh rakı eşliğinde her şeyi konuşuruz. Daha önce yaptık, yine yapacağız!

Şüphe gibi bizi hakikate ulaştıracak bir diğer kavram da doğru sorulardır. Doğru soru, yanıttan daha önemlidir. Bu iddianamede güya bazı yanıtlar var. Onların yanıt değil, iftira ya da saptırma olduğunu ancak doğru soruyu sorarak anlıyoruz.

Şüphe + Doğru Sorular ekseninde iddianameyi okudum. Sonuç: İddianame tepeden tırnağa SAKAT. Dahası ve rahatsız edici olan şu: İddianame, Türkiye'de ikili hukuk olduğunu ispat ediyor. İddianame, ülkemizde seçkin ve özel insanların biz fanilerle kanun önünde eşit olmadığını kanıtlıyor. İddianame bağıra bağıra "Siyaset yapıyorum." diyor.

Ben bu son paragrafı yazdığımda, yazar ekibinin lideri olan Sayın Başsavcı henüz bakan olarak atanmamıştı. O atanınca, "Bu dava siyasidir." söylemini terk etsem mi, diye düşündüm. Çünkü İmamoğlu davasının göbekten siyasi dava olduğunu gösterecek daha kuvvetli bir delilim yoktu. Zaten bakanlık performansında Sayın Gürlek, ne kadar içten bir AK Partili olduğunu ortaya serdi. Şimdi ne yapmalıyım? Ne düşünmeliyim? Sayın Bakan şubat ayına kadar bağımsız, siyasete mesafeli, önyargısız bir hukukçuydu savına inanmalı mıyım? Bir günde AK Parti'yi bu kadar içselleştirdi diye mi düşüneceğim? Hayatın olağan akışına pek uymuyor.

Değerli Başkan; iddianameye "Sakat." derken şunu kastediyorum: Ruhu arızalı. İçine konan beyan ya da sözde delilleri de iddianamenin uzuvları olarak görürsek onlar da sakat. 19 Mart sabahı İBB'nin en küçük bütçeli şirketi Medya AŞ odağında başlayan bu soruşturma, girdiği sudan çıktığında içinde casusluk iddialarını barındıracak kadar absürtleşmiştir. Davalar değil, ancak siyasi mühendislikler içinde absürtlükler barındırır. Çünkü bir dayanağı vardır. Kitleler en kötüsüne, en tuhafına inanmaya hazırdır. Ertesi gün kanıtlarıyla yalan ortaya çıksa dahi, yalana inananlar kendini kandırılmış hissetmez. Bu yalanı siyasi liderin taktik zekâsı olarak görür. Casusluk palavrasının sırrı budur.

"AYNI METİN, FARKLI AĞIZLARDA BAŞKA YORUMLANIYOR"

İddianameye tepki gösteren Ongun, "Anladım ki Türkiye'de hukuk 'bir şey' imiş. O kadar. Evrensel formunu yitirip sadece bir şeye dönüşmüş. Bizde hukuk, açıklanamayan bir şey olmuş. Tıpkı bu iddianamede olduğu gibi" dedi.

Murat Ongun şunları söyledi:

9 Mart. Asrın davası başladı. Usul-esas tartışmaları, içtihat olmuş kararlara atıflar… Tenis maçı izler gibi, başımız bir savunma sıralarına dönüyor, sonra sizlere…

Kendi kendime, "Hukuk acayip bir şeymiş." diyorum.

Aynı metin, farklı ağızlarda başka yorumlanıyor.

TCK'lar, CMK'lar, TTK'lar, Yargıtay ve AYM kararları havada uçuşuyor. Hukuku hissetmekten çok mutluyum.

Ne de olsa hukuksuzluğun dibinden geliyorum.

Avukatlar sayesinde bir cümle dilimize pelesenk oluyor: "CMK 100 çok açık…" Avukatlar öyle sesleniyor heyete. Size bakıyorum. Belli ki o kadar da açık değil.

"Hukuk," diyorum, "ne acayip bir şeymiş!"

Sonra anlıyorum ki savcı ve hâkimlerin, her tartışmayı aniden sonlandıran sihirli bir cümlesi var. İki kelimelik bir cümle:

"İtiraz edersiniz."

Bu sihirli cümleyi ilk savcılık sorgumda tanıdım. Müthiş etkili. "İtiraz edersiniz." cümlesi beraberinde hep bir sessizlik getiriyor. Bitirici etkisi var.

Sayın Başkan, sizler kolayca söyleseniz de bizim memlekette itiraz etmek kolay değil.

Arkamda Avrupa'nın en büyük kentinin belediye başkanı, Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı, Türkiye'nin 1. partisinin cumhurbaşkanı adayı oturuyor. O da birine itiraz etmiş. Sonuç malum. Bu coğrafyada itiraz popüler değildir. Pek tasvip edilmez. Onun yerine itaat tercih edilir. Sözü bile var: "İtaat et, rahat et." Konforlu bir alan yani. Rahat ettiriyor. Bizim gibi umutsuz rahatsızlara ise ne gam! Devamlı itiraz ediyoruz. Neye? Haksızlığa. Neye? Adaletsizliğe. Neye? Adam kayırmaya, ikili hukuka, partizanlığa, gerçek yolsuzluğa!

İtirazın sonu, huzurunuzdayız Sayın Başkan!

Ben duruşmanın ilk günlerinde boşa şaşırmadım! Neye?

Hukukun enteresanlığına, itirazın anlamsızlığına. Mesela; AYM bir karar alıyor ve bir mahkeme kararını yanlış buluyor, "Düzelt." diyor. Bu net bir itirazdır. Peki ne oluyor? AYM'ye, abartarak söylüyorum, Çemişgezek Asliye Ceza Mahkemesi dudak büküyor. Veya burada beraber yaşadık. "Özel vasfa haiz üye" diye bir kavram ceza kanununda yokmuş. Yürürlükten kalkan eski TCK'da varmış. Avukatlar itiraz ediyor. Ama her yanlış yerli yerinde duruyor.

Şaşırıyorum. Sonra devamlı şaşırdığıma şaşırıyorum. Ama bitmiyor ki! Bize burada delil diye HTS-baz kaydı soruyorsunuz. Haklısınız, savcılarımız delil listesine koymuş. Sonra aklıma Gaziantep Şehitkamil Belediyesi soruşturması geliyor. Geçen eylülde savcı bey soruşturmayı kapattı orada. "HTS-baz delil mi olur?" dedi. Ama gördük ki o da bir süre şaşırmış. Şehitkamil Belediye Başkanı CHP'deyken delil olabileceğini düşünmüş. HTS-baz ile yola çıkarken, başkan bey AK Parti'ye transfer olunca "Ne delili, hangi delil?" demiş. Olabilir, o da şaşırmıştır. CHP'ye delil olan AK Parti'ye olmayabilir. Olmadı, itiraz edersiniz.

Ben yine "Hukuk ne acayip bir şey." diye düşünürken anladım ki Türkiye'de hukuk BİR ŞEY imiş. O kadar. BİR ŞEY! Evrensel formunu yitirip sadece bir şeye dönüşmüş. Bizde hukuk, açıklanamayan bir şey olmuş. Tıpkı bu iddianamede olduğu gibi.

Resmî adı iddianame olan bu kurgu esere çeşitli isimler verildi. "İftiraname" dendi. Doğru bir tanım. Ekrem Başkan, "Terfiname." dedi. Haklı. Üstelik delilli. Sırası gelince ben de kendi tanımlamamı yapacağım.

Madem bu çorbayı pişirdiler, kötü de olsa içecekler.

İMAMOĞLU EN SON KONUŞACAK

Ekrem İmamoğlu söz alarak, mahkeme başkanının cuma günleri de duruşma yapmak istemesine karşı dört duruşması daha olduğunu belirtti. Mahkeme başkanı, diğer duruşmaları ilişkin ayarlama yapacağını ve cuma günleri duruşma olmayacağını söyledi.

Ayrıca İmamoğlu'nun talebi üzerine savunması Murat Ongun, Tuncay Yılmaz, İnan Güney ve Fatih Keleş'ten sonra alınacak.

DURUŞMA BAŞLADI

Duruşma başladı. Tutuklu Medya A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun, seyircilere seslenerek “Bugün çok güzel bir gün olacak” dedi.

Kaynak: Halk TV Haber Merkezi
İBB İBB Davası Ekrem İmamoğlu Murat Ongun