Şahin Aybek
Öğrenme bilimleri nedir ve niye bu alana ihtiyaç duyulur?
"Öğrenme bilimleri, öğrencinin bu araç-insan-bağlam ekosistemi içinde nasıl uzmanlaştığını inceler ve politikayı bu yöne, yani otantik öğrenme ortamlarına yöneltir."
Boğaziçi Üniversitesi E. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Emine Erktin ile öğrenme bilimleri üzerine konuştuk.

Öğrenme bilimleri nedir? Eğitim araştırmaları dururken neden öğrenme bilimleri diye yeni bir alana ihtiyaç duyulur?
Öğrenme sadece pedagojik bir mesele değil; zihinsel mimari, teknolojik araçlar, sosyal ve kültürel bağlamın bir kesişimidir. Öğrenme bilimleri, öğrenmeyi yalnızca bireysel bir zihin süreci olarak gören indirgemeci yaklaşımlara karşı, bilişsel bilimi, bilgisayar bilimini, eğitim bilimlerini, antropoloji, sosyoloji gibi birçok disiplini bir araya getiren bir tasarım bilimidir. Bu alan, öğrenmenin nörolojik ve bilişsel mikro seviyesi ile sosyokültürel ve kurumsal makro düzeyi arasında bir köprü kurar.
Öğrenme bilimlerinde öğrenme tek bir boyuta sığmayan, aksine farklı katmanların aynı anda işlediği bir bütündür. Bu süreçte beyindeki biyolojik değişimler, zihindeki yeni düşünce kalıplarının inşası, bireyin toplum içindeki yerini, kimliğini bulması ve kültürel araçların kullanımı iç içe geçer. Tüm bu farklı dinamikler, birbirini besleyerek öğrenme dediğimiz karmaşık olguyu var eder. Öğrenme bilimlerinde zengin kuramsal yelpazenin sentezlenmesi ile kapsayıcı ve ekolojik geçerliliği yüksek bir öğrenme anlayışı ortaya çıkmıştır.
Burada temel amaç, öğrenmeyi laboratuvar arılığından çıkarıp, gerçek öğrenme ortamları içinde modellemek, zihinsel, teknolojik ve sosyal katmanları olan karmaşık bir sistem olarak incelemek ve iyileştirmektir.
Bir öğrenme bilimciyi klasik bir eğitim araştırmacısından ayıran en büyük fark en önemli metodolojik yaklaşım nedir?
Öğrenme bilimleri alanındaki araştırmaların başlıca yöntemi olan tasarım odaklı araştırma kuram ile uygulama arasındaki uçurumu kapatmayı hedefler. En önemli özelliği müdahale odaklı olmasıdır. Tasarım odaklı araştırma yönteminde araştırmacı sadece gözlem yapmaz; bizzat bir öğrenme ortamı tasarlar. Bu tasarımı gerçek bir sınıfta uygular, neyin aksadığını görür ve tasarımını bu pratikle sürekli günceller. Kuram ve uygulama arasında hiçbir kopukluk bırakmadan her ikisini aynı anda dikkate almaya çalışır.
Brown (1992) ve Collins (1992) tarafından öncülüğü yapılan bu yaklaşım, öğrenme ortamlarını birer deney alanı olarak görür. Araştırmacılar öğrenme tasarımında sadece neyin işe yaradığını değil bir tasarımın neden ve nasıl işe yaradığını öğrencilerin özellikleri, öğretmen dinamikleri, teknolojik altyapı, sosyal etkileşim gibi öğrenme ortamının karmaşık değişkenleri içinde iteratif/ tekrarlayan döngülerle inceler. Her döngüde tasarım bir öncekinde toplanan verilerin çözümlenmesi ile iyileştirilerek yeniden uygulanır. Araştırma tasarımın en etkili versiyonu ortaya çıkıncaya kadar devam eder.
Bu açıdan tasarım odaklı araştırma yöntemi eğitim araştırmalarını kendisini uzun zamandır domine eden psikoloji biliminin ilişki analizi ya da deneysel yönteminden ziyade mühendislik bilimlerinin problem çözen tasarımlarına yaklaştırır. Bu yöntemi kullanan öğrenme bilimleri araştırmalarının esas hedefi gerçek eğitim problemlerine çözüm üretecek tasarımları ortaya çıkarmaktır. Ancak tıpkı mühendislik bilimlerinde olduğu üzere tasarımların iyileştirilmesi amacıyla tekrarlanan döngüler sırasında toplanan verilerin çözümlenmesi ile alandaki kuramsal bilgi birikimine bir katkı yapılması da beklenir. Bu tıpkı mühendislik bilimlerinin kuramsal bilgi birikiminin teknoloji üretiminin ötesine geçerek bir bilim alanı oluşturmasına benzer.
Öğrenme bilimleri neden araştırmalarını laboratuvarlar yerine gerçek öğrenme ortamlarında yapmayı bir ilke olarak benimser?
Öğrenme, bağlamdan bağımsız değildir, durumlu biliş (situated cognition) ilkesine dayanır. Bilginin anlamı, kullanıldığı fiziksel ve sosyal ortamla iç içedir. Öğrenme bilimleri okulları, müzeleri ve dijital toplulukları birer ekosistem olarak görür ve öğrenmenin bu doğal çevre içindeki sosyal dinamiklerden koparılamayacağını savunur. Bir bilginin anlamı, kullanıldığı fiziksel ve sosyal bağlamdan koparılamaz. Bir formülü kâğıt üzerinde ezberlemek ile o formülü bir mimari tasarımda veya bir robotu hareket ettirirken kullanmak bilişsel olarak aynı şey değildir. Hatta daha ileri gidersek dağıtık biliş (distributed cognition) kavramı gereği zihin sadece kafatasımızın içinde değildir. Kullandığımız bir hesap makinesi, karmaşık bir modelleme yazılımı veya yanımızdaki çalışma arkadaşımız; aslında zihnimizin birer uzantısıdır.
Eğer bir eğitim sistemi, başarıyı sadece öğrencinin araçsız ve tek başına ne yapabildiğiyle ölçüyorsa, o sistem modern dünyanın gerçekliğinden kopmuştur. Öğrenme bilimleri, öğrencinin bu araç-insan-bağlam ekosistemi içinde nasıl uzmanlaştığını inceler ve politikayı bu yöne, yani otantik öğrenme ortamlarına yöneltir.
Öğrenme bilimlerinde bilişsel bilim bulguları ile milyonlarca öğrenciyi etkileyen genel eğitim politikaları arasında nasıl bir ilişki kurulmalıdır?
Öğrenme Bilimleri eğitim politikalarının öğrenme ortamlarına yansımalarını inceleyecek araç ve yöntemlere sahiptir. Bu yönüyle eğitimin gerçek anlamda kanıt temelli bir yapıya kavuşmasını sağlar. Eğitim politikaları çoğu zaman idari veya geleneksel kabullerle şekillenirken, bu disiplin sistemin sınavlar, ders süreleri, materyaller gibi öğelerinin insanın bilişsel mimarisiyle uyumlu olmasını zorunlu kılar. Politika yapıcıların sunduğu sistemik tasarımlar, bilimin "öğrenme nasıl gerçekleşir?" sorusuna verdiği evrensel yanıtlarla ne kadar örtüşürse, eğitimde o kadar verimlilik ve adalet sağlanır. Bu alanda en sık yapılan çalışmalar müfredat değişikliklerinin öğrenme ortamlarına aktarılması konusunda olmuştur.
Dünyada ve ülkemizde öğrenme bilimleri programları hangi kurumlarda bulunmaktadır?
1991 yılı, öğrenme bilimlerinin resmi olarak bir disiplin haline geldiği yıl kabul edilir. International Conference of the Learning Sciences (ICLS) toplantısının düzenlenmesi ve Journal of the Learning Sciences dergisinin yayınına başlanmasıyla alan akademik meşruiyet kazandı. CSCL (Computer-Supported Collaborative Learning) Bilgisayar destekli işbirlikli öğrenme, alanın en güçlü alt dallarından biri haline geldi. İlk doktora programı 1991 yılında Northwestern Üniversitesi bünyesinde kuruldu. 2002 yılında kurulan International Society of the Learning Sciences, bugün dünyanın dört bir yanındaki araştırmacıları birleştiren ana şemsiye örgüttür. Bu topluluk, her yıl düzenlenen ICLS (International Conference of the Learning Sciences) ve CSCL (Computer-Supported Collaborative Learning) konferansları aracılığıyla küresel bilgi akışını yönetir.
Öğrenme bilimleri ağı başlangıçta Kuzey Amerika odaklı olsa da zamanla güçlü bölgesel ekoller oluşturmuştur. European Association for Research on Learning and Instruction (EARLI) öğrenme bilimleri perspektifini Avrupa'nın sosyal ve kültürel çeşitliliğiyle harmanlar. Özellikle Münih, Utrecht ve Helsinki gibi merkezler bu ağın güçlü düğüm noktalarıdır. Asya-Pasifik Ekolünde Singapur (NIE), Hong Kong ve Japonya, öğrenme bilimlerini özellikle teknolojik entegrasyon ve bilgi inşası (knowledge building) bağlamında ileriye taşıyan çok güçlü ağlara sahiptir.
Boğaziçi Üniversitesinde de güçlü bir öğrenme bilimleri doktora programı mevcuttur. Titizlikle çok disiplinli olarak hazırlanan program 2016 yılından itibaren öğrenci kabul etmiş şimdiye 12 doktora tezi tamamlanmıştır. Boğaziçi Üniversitesi Öğrenme Bilimleri doktora programı uluslararası Öğrenme Bilimleri Programları Ağının (The Network of Academic Programs in the Learning Sciences (NAPLeS) ) bir üyesidir.
Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin...