Sınıf ortamı deyince aklımıza ne gelmelidir?

“Öğrenciyi ismiyle karşılamak ve yaka kartı kullanmak; Çocuğun kendini görülmüş ve tanınmış hissetmesini sağlar. Öğretmen–öğrenci arasında kişisel bağın erken kurulmasına yardımcı olur. Sınıfta anonim bir kalabalık yerine tek tek bireyler oluşmasını sağlar.”

Eğitimci sosyolog Hıdır Eren ile öğretmenlik deneyimleri üzerine konuştuk.

yeni-proje-16.jpg
Eğitimci sosyolog Hıdır Eren

Sayın Hocam. Programımızın adı üzerinde: “Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin”. Eğitim-öğretim deyince akla, “öğrenci, öğretmen, veli ve sınıf ortamı” gelmektedir. Ben bu bağlamda, en sondan başlayarak sorularımı sorayım istiyorum.

Birinci sorum şu:

BİR EĞİTİMCİ OLARAK “SINIF ORTAMI” DEDİĞİMDE SİZİN AKLINIZA GELEN NEDİR?

Merhaba, öncelikle beni davet ettiğiniz için sizlere teşekkürlerimi sunarım. Bizleri izleyen herkese sevgi ve saygılarımı iletiyorum. Bugün size öğretmenliğim boyunca gözlemlediğim, uyguladığım ve öğrencilere aktardığım bazı yöntemleri anlatmak istiyorum. Burada amaç, eğitim politikaları ya da kitaplardan alıntı yapmak değil; doğrudan sınıf içinden yaşanmışlıkları paylaşmak. Çünkü beni eğitimde en çok çocuğun kendi deneyimi ve özgürlüğü ilgilendiriyor.

Öğrencilerin sınıfa alındıkları ilk günden başlayayım. Burada tamamen kendi yaşanmışlıklarımı anlatacağım.

Okulun açılacağı son hafta okul müdüründen sınıfımın listesini alır, öğrencilerim için yaka kartları hazırlardım. Yaka kartı dediğim; üzerinde öğrencinin adının yazılı olduğu ve omuz hizasında önlüğüne iliklenen küçük bir karttır. Çocukların okula geldiği ilk gün bu kartları dışarıda yakalarına takardım. Öğrenciye ilk günden ismiyle hitap etmek önemlidir.

Herkes öğrencilerini doğrudan sınıfa alırdı; ancak ben ilk dersin son on dakikasına kadar öğrencilerimle okul bahçesinde ve okul çevresinde dolaşır, onlara çevreyi tanıtırdım. Sınıfa girdiğimizde öğrencilerden kendilerine bir yer bulup oturmalarını isterdim. Onlar yerlerine oturduktan sonra ben de yerime geçer, kimin kiminle ve hangi sırada oturduğunu inceler ve defterime not alırdım.

Bu defter önceden hazırlanmış olurdu. İlk on sayfasını genel notlar için ayırır; geri kalan sayfalarda ise her öğrenci için yaklaşık yirmi sayfa bırakırdım. Bu, benim kendi yöntemimle tuttuğum bir “öğrenciyi tanıma defteri”ydi. Beş yılın sonunda bazı öğrenciler için ek sayfalar ayırdığımı, bazı öğrencilerin ise bir sayfasının bile dolmadığını görürdüm. Yani her şeyi not almazdım. Daha çok “Neden böyle yaptı?” diye düşündüren davranışları kaydederdim. Bu notlar üzerinden velisiyle temas kurar, davranışın nedenini anlamaya çalışırdım.

İkinci ders başladığında kapıyı açar ve kapının eşiğinde beklerdim. Hemen yerime geçip “Oturun!” komutu vermezdim. Çocuklar o sırada alt alta, üst üste koşuşturanlar, yerine geçip oturanlar, oyuna dalanlar… Benim onları görmelerini beklerdim. Bir süre sonra içlerinden biri beni fark eder; ya seslenir ya da arkadaşını dürterek uyarırdı. Derken ayakta olanların hepsi durumun farkına varır ve yerlerine geçerdi.

Sınıfı şöyle bir gözden geçirirdim. Eğer yerde kâğıt, çer çöp vb. varsa, yerime geçmeden sıraların arasında dolaşarak bunları toplar ve çöp kutusuna atardım. Bazen çocukların ayaklarından nazikçe tutup kaldırır, altındaki kâğıdı alırdım. Sonrasında yerime geçer, onlara teşekkür eder ve otururdum.

Daha sonra önceden hazırladığım kurşun kalemlerle birlikte, üzerinde isim ve numaraları yazılı çizgisiz kâğıtları öğrencilere dağıtırdım. Onlardan ailelerini anlatan bir resim çizmelerini isterdim.

Paydos olduğunda — özellikle ilk gün olması nedeniyle — velilerin çoğu çocuklarını almak için bahçede beklerdi. Tüm velileri bir araya toplar ve ertesi gün bir veli toplantısı yapacağımı söylerdim. Sabahçıysam öğleden sonra, öğlenciysem sabah saatlerinde.

Pedagojik Değerlendirme

1. İlk gün güven ilişkisi kurma

Öğrenciyi ismiyle karşılamak ve yaka kartı kullanmak; Çocuğun kendini görülmüş ve tanınmış hissetmesini sağlar. Öğretmen–öğrenci arasında kişisel bağın erken kurulmasına yardımcı olur. Sınıfta anonim bir kalabalık yerine tek tek bireyler oluşmasını sağlar.

Bu yaklaşım günümüz pedagojisinde aidiyet duygusu oluşturma açısından çok değerli kabul edilir.

2. İlk gün sınıfa kapatmak yerine çevreyi tanıtma

Öğrencileri doğrudan sıraya oturtmak yerine okul bahçesinde gezdirmek; Okul kaygısını azaltır. Mekânla tanışmayı sağlar. Sınıf öncesi sosyal enerjiyi boşaltır

Özellikle küçük yaş gruplarında bu, uyum sürecini kolaylaştıran bir yöntemdir.

3. Öğrenciyi tanıma defteri

Her öğrenci için sayfa ayırmak; Sistemli gözlem, davranışın nedenini arama, veli ile veri üzerinden iletişimi sağlar.

Bu, davranışı cezalandırmak yerine anlamaya çalışan öğretmen yaklaşımıdır.

4. Komut yerine farkındalık oluşturma

İkinci derste kapıda beklemek; otoriter komut yerine sosyal farkındalık yaratır. Öğrencilerin birbirlerini düzenlemesini sağlar. Sınıfta doğal bir disiplin kültürü oluşturur

Modern sınıf yönetiminde buna dolaylı disiplin ya da örtük sınıf yönetimi denir.

5. Çöpleri ilk başlarda öğretmenin toplama

Bu küçük ama güçlü bir modelleme davranışıdır. Çocuklar burada şu mesajı alır:Temizlik emir verilen bir görev değil, ortak bir sorumluluktur. Öğretmen sadece söyleyen değil yapan kişidir.

Bu pedagojide model olarak öğretme olarak bilinir.

6. İlk gün aile resmi çizdirmek

Bu da çok doğru bir tanıma yöntemidir. Çocukların çizimleri: aile yapısı, kardeş ilişkileri, duygusal bağlar, kendini konumlandırma hakkında ciddi ipuçları verir.

Birçok pedagog bunu projektif tanıma yöntemi olarak kullanır.

7. Veliyi hemen sürece dahil etme

Bu yaklaşım: öğretmenin ulaşılabilir olduğunu gösterir. Veliyi erken dönemde sürece dahil eder. İleride oluşabilecek sorunların iletişim zeminini hazırlar.

Pedagojide bu; Yapılandırılmış erken veli entegrasyonu olarak adlandırılır.

......

İKİNCİ GÜN HEMEN VELİ TOPLANTISI YAPAR MIYDINIZ? BU TOPLANTILARINIZ NASIL GEÇERDİ?

İlk gün öğrencileri gözlemledikten sonra, onlarla kurduğum ilişkiyi aileye de taşıyorum. İşte bu yüzden ikinci günü mutlaka bir veli toplantısı yapardım. Çünkü ben eğitimi üç ayaklı bir yapı olarak görürüm: öğrenci, öğretmen ve aile. Bu üç ayaktan biri aksarsa eğitim süreci mutlaka zayıflar.

Toplantının başında velilere bir yoklama listesi dağıtırım. İsim, öğrenciye yakınlık derecesi ve telefon numarası yazar. Önce bir telefon zinciri oluştururuz. Gerektiğinde bir veliyi aradığımda, onun da zincirdeki diğer velilere haber ulaştırmasını isterim. Çünkü bazen çocukla ilgili konular beklemeyebilir.

Sonra bazı temel sınıf kurallarını paylaşırım. Örneğin öğrenciler için kurşun kalem ve çizgisiz defter tercih ederim; uçlu kalem ve silgi istemem. Oturma düzenine veliler müdahale etmez. Her ay kura çekeriz, öğrenciler farklı arkadaşlarıyla oturur ve her gün bir sıra öne kayarak yer değiştirirler. Böylece çocuklar sınıfta herkesle ilişki kurmayı öğrenir.

Toplantının en ilginç kısmı ise tanışma bölümüdür. Masamda öğrencilerin ilk gün çizdiği aile resimleri olur. Veliler tek tek gelir, çocuklarıyla ilgili bilgi verir. Ben de resmi görerek sorular sorarım. Bazen resim, çocuğun dünyasını velinin anlattığından daha açık gösterir.

O zaman şunu anlıyoruz:

Çocuğu anlamanın yolu sadece notlara bakmak değil; onun dünyasına bakabilmektir. Çocuklar bazen kelimelerle değil, çizdikleri resimlerle konuşurlar.

Pedagojik değerlendirme

Aileyi eğitim sürecine dahil etmek. Sınıf kurallarını baştan net koymak. Çocuğu anlamak için resim gibi dolaylı göstergeleri kullanmak.

Bu yaklaşım modern eğitim literatüründe “çocuğun iç dünyasını okuma” olarak tanımlanır.

.....................

VELİLERDEN ÇİZGİSİZ DEFTER İSTEMEK VE SİLGİ İSTEMEMEK... BUNU BİRAZ AÇABİLİR MİSİNİZ?

Elbette. Velilerle yaptığımız bu yoğun iletişim, bana çocukları özgür bırakmanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlattı. İşte bu nedenle çizgisiz defter uygulamasına başladım.

Eğitim dediğimiz şey, öğretmenin bilgi aktarmasından çok, çocuğun kendisiyle ve dünyayla kurduğu bağın nasıl şekillendiği meselesidir. Bu bağ, çoğu zaman görünmez ve kırılgandır. O bağa fazla müdahale edildiğinde çocuk öğrenmez; sadece uyum sağlar. Ve ben hiçbir zaman uyum sağlayan çocuklar yetiştirmek istemedim.

Çizgili defter, ilk bakışta nötr bir eğitim aracı gibi görünür. Ama çizgileri, pedagojinin nasıl bir dünya tahayyül ettiğini çıplak gözle gösterecek kadar açıktır:

“İki çizgi arasında yürü. Yazacağın yer belli, yüksekliğin belli, mesafen belli. Hatayı aynı yerde yapacaksın, doğruluğu aynı biçimde göstereceksin. Ve ben nereden istiyorsam oradan yürüyeceksin. Sınırlarını ben belirlerim.”

Bu, çocuğa fark ettirilmeden verilen bir hizaya sokma pratiğidir. Yatay bir öğrenme ilişkisinde yeri olmayan dikey bir emir. Ve ben bir gün fark ettim ki, her çizgi, çocuğun elinden yalnızca hareket özgürlüğünü değil; yanılma hakkını, kendi ritmini bulma hakkını ve düşünsel devinimini de alıyor. Bu nedenle çizgili defteri kaldırmak, benim için sadece pedagojik değil, aynı zamanda felsefi bir karardı.

Birinci sınıfa başlayan 60–70 çocuğa çizgisiz defter kullandırmak dışarıdan bakıldığında kaos gibi görünür.

Ama o kaos, aslında özgürleşmenin ilk hareketidir. Çocuk, çizgisiz bir sayfaya baktığında önce korkar. Sonra merak eder. Sonra kendi yolunu çizer.

Bir ay boyunca eğri büğrü çizgiler, zikzaklar, aşağıdan yukarıya kaçan harfler…

Ama sonra o el doğal bir ritim bulur. Doğal diyorum, çünkü o yazı artık çocuğun kendi keşfidir; dışarıdan dayatılmış biçimin taklidi değildir. Çocuk çizgisiz defterde yazmayı öğrenirken yalnızca yazmayı öğrenmez. Eylemin sonuçlarına güvenmeyi, kendi yönünü belirlemeyi ve özgürlüğün pratik bir disiplin gerektirdiğini öğrenir.

Silginin Yasaklanmasının sebebi yanlışın görünür kılınması sağlamaktır.

Çizgisiz defter tek başına yeterli değildi; öğrenmeye dair ikinci büyük müdahale “silgisiz sınıf” uygulamasıydı. Sınıf tahtasında silgi yalnızca yer açmak için kullanılırdı. Bir sözcüğü yanlış yazdıysam üzerini tek bir çizgiyle kapatır, doğrusunu hemen yanına yazardım. Çocuklar da aynı yöntemi benimsedi.

Yanlışı silmek yok. Yanlışı görünür kılmak var. Hata görünür oldukça çocuğun onu tekrar etme ihtimali azalır; çünkü çocuk hatayı, kendi eyleminin bir parçası olarak tanır.

Yanlışını gizlemeyen çocuk, kendisini de gizlemez.

Eğitimin amacı çocuğa çizgi çizmek değil, çocuğun kendi çizgisini bulmasına alan açmaktır.

Pedagojik değerlendirme:

Burada üç güçlü fikir içeriyor.

  1. Çizgisiz defter = özgür öğrenme alanı
  2. Silgisiz sınıf = hatanın görünür pedagojisi

EL YAZISI ÖĞRETİMİ NEDEN ÖNEMLİ?

Çocuğun kendi çizgisini bulmasını sağlamak, sadece sınıf içi bir deneyim değil; okuma-yazma ve el yazısının beynin öğrenme süreçleriyle olan bağlantısıyla da ilgilidir.

Bir dönem Türkiye’de de birinci sınıfta okuma-yazma öğretimine el yazısıyla başlanmış, daha sonra bu uygulamadan vazgeçilmişti. Cümle yöntemiyle yapılan okuma-yazma öğretiminde el yazısı çalışmaları genellikle ancak ikinci sınıfın ikinci yarısından itibaren başlardı. Ben bu uygulamayı sürdüren öğretmenlerden biriydim.

Belki bunda kendi öğrencilik deneyimimin de payı vardı. Doğrusu ben düz yazıyı çok rahat yazabilen biri değildim; ama el yazısını hızlı ve akıcı kullanabiliyordum. Öğretmen okulunda dersleri öğretmenleri dinleyip hızlı notlar alarak takip ederdim. Hiç kitabım olmadı. El yazısının sağladığı hız sayesinde neredeyse bütün öğretmen okulunu tek bir kalınca defterle bitirdiğimi söylesem abartmış olmam.

Belki bu kişisel deneyim de beni etkiledi. Bu nedenle ikinci sınıfın ikinci yarısından beşinci sınıfın sonuna kadar öğrencilerimle el yazısı çalışmayı sürdürdük.

El yazısı sırasında motor, görsel ve dilsel sistemler aynı anda çalışır. Harfin fiziksel olarak üretilmesi, soyut sembolün bedensel bir deneyime dönüşmesini sağlar. Bu da özellikle erken yaşlarda sembol-ses ilişkisinin daha sağlam kurulmasına yardımcı olurdu.

El yazısının yanısıra, hem sesli okuma hem de sessiz okuma çalışmaları yapardık. Bu okuma çalışmalarımız ileri zamanlarda kitap okuma ve kritiğini yapma etkinliğine dönüşürdü.

Pedagojik değerlendirme

Erken yaşta:

El yazısı, çizgisiz defter, basılı kitap, yüksek sesle ve sessiz derin okuma. Yazmak sadece teknik bir beceri değil, aynı zamanda beyin gelişimi ve öğrenme süreciyle ilişkilidir.

....

SON VE BEŞİNCİ SORUMU SİZİN AZ ÖNCEKİ SON CÜMLENİZDEN HAREKETLE SORMAK İSTERİM. ÖĞRENCİLERLE OKUMA SAATİ VE DEĞERLENDİRMESİ NEDEN ÇOK ÖNEMLİDİR?

Öğretmenlik yıllarımda haftanın belirli bir günü, belirli bir saat okuma saati olarak ayrılırdı. Çoğu öğretmen bunu ötelerdi; ben ise asla atlamazdım. Hatta her gün bir ders saatini okumaya ayırırdım.

Her sınıfın bir kitaplığı olurdu; masal ve hikaye kitapları bulunurdu. Genel uygulama, çocukların serbest olarak kitaplıktan istedikleri kitabı alıp okumaları ve ders sonunda kitaplığına bırakmalarıydı. Benim uygulamam farklıydı. Çocuklar serbest okumaya geçtikten sonra, her akşam yatağa küçük hikaye kitabıyla gitmeliydi. Bunun için tüm aileleri bilgilendirirdim. Bazen akşamları telefon açıp aileye durumu sorar, eğer çocuk kitap okumuyorsa telefonu ona götürmelerini isterdim. “Kitabını neden okumuyorsun? Hemen alıp okumalısın. Sen kitabını okumadığında beni bir üzüntü kaplıyor. Bak, şu an çok üzgünüm” derdim. Çocuklar genellikle, “Hemen alıyorum, öğretmenim, ne olur siz üzülmeyin” derdi.

Sınıf içi okumalarımızda ise sene başında belirlediğim en az 20 kitabı topluca, iki–üç veli görevlendirerek yayın evinden indirimli aldırırdım. Her kitaptan bir tanesi de bana aitti. Sınıfta okuma etkinliğinde herkesin önünde aynı kitap olurdu; ben de onlarla birlikte sessiz okuma yapardım. Hangi gün kitabın biteceğini söyler, ertesi gün ise kitap kritiği yapacağımızı belirtirdim.

Kitap kritiğimiz genellikle şöyle olurdu: Kitap kaç tarihinde yazılmış? Hangi ülkede yazılmış? Bizdeki kaçıncı baskı? Sınıf seviyesine göre, o tarihte dünyanın ve ülkenin içinde bulunduğu durumu konuşurduk. Ardından hikayenin bize ne anlattığını ve verdiği esas mesajı tartışırdık.

Velilerim sıkça, “Biz çocuklara asla kitap oku demiyoruz, ama onların elinden kitap düşmüyor. Sen bunlara ne yapıyorsun?” derdi. Bu söz beni çok mutlu ederdi.

Bir gün sınıfta üniversite öğrencisi olan üç eski öğrencim beni ziyarete geldi. Durumlarını konuştuk ve ayrılmadan önce üçü ağız birliği yapmış gibi, “Öğretmenim, seninle kitap okuyup kritik yapmayı çok özledik. Tekrar yapalım mı?” dediler. Olur dedim. Hemen “Gulliver’in Gezileri” kitabını aldılar. Bir e-posta grubu kurup, üç gün içinde kitap kritiğini göndereceklerini söyledim. Üç günün sonunda tüm kritikler geldi, ardından benim kritikim. Bir tanesi, “Yine kafamızı fena duvara çaktın,” diye yazmıştı!

Ve bütün bu yöntemlerin temel amacı, öğrenciyi sadece bilgiyle doldurmak değil, onu okuma, sorgulama ve düşünme konusunda özgürleştirmektir. Bu yüzden okuma saatlerimiz benim için her zaman çok özel olmuştur.

Pedagojik değerlendirme

Bu uygulamanın birkaç önemli pedagojik değeri var:

a) Okuma alışkanlığı ve disiplin:

Çocukların yalnızca sınıfta değil, evde de kitapla zaman geçirmesi, okumayı günlük yaşamlarının bir parçası hâline getiriyor. Düzenli takip ve aile katılımı, öğrencinin sorumluluk bilincini geliştiriyor.

Pedagojik bağlamda, aile destekli okuryazarlık ve öz-düzenleme temelli okuma kültürü oluşturma, olarak adlandırılır.

b) Ortak deneyim ve eleştirel düşünme:

Her öğrencinin aynı kitabı okuması ve birlikte tartışması, farklı bakış açılarını görme ve düşünce paylaşımı sağlar. Kitap kritikleri, öğrencilerin metni analiz etme, tarihsel ve kültürel bağlamda değerlendirme becerilerini güçlendirir.

Pedagojide bu, diyalojik okuma ve eleştirel metin tartışması olarak adlandırılır.

c) Bireysel motivasyon ve duygusal bağ:

Öğrencilerle kişisel iletişim (telefon aramaları, doğrudan geribildirim) öğrenmeye motivasyon katıyor. Öğretmenin üzüntüsünü ve beklentisini doğrudan paylaşması, çocukların duygusal zekasını ve empati kurma becerisini artırıyor.

Eğitim literatüründe buna, ilişki temelli motivasyon pedagojisi denir.

d) Uzun vadeli etki:

Eski öğrencilerin bile üniversitede bu kritikleri hatırlayıp uygulamayı sürdürmeleri, yöntemin kalıcılığını gösteriyor. Çocuklar sadece okumayı öğrenmiyor, sorgulamayı, eleştirel düşünmeyi ve sorumluluk almayı öğreniyor.

Yaşam boyu öğrenme kültürü oluşturan eleştirel okuma pedagojisi olarak adlandırılan bu çalışma biçimi derin öğrenmenin örneklerindendir.

Ben bu dört maddeyi tek cümle ile şöyle ifade ederdim: Eleştirel Okuma Topluluğu Sınıf Modeli...

Bence aslolan öğrencinin sınıf içindeki gerçek hayatıdır.

çocuğun defterle kurduğu ilişki

hatayla kurduğu ilişki

kitapla kurduğu ilişki

öğretmenle kurduğu ilişki

Bunları konuşmak, politika konuşmaktan çok daha değerlidir diye düşünüyorum. Bu sebepledir ki sorularınız çok kıymetliydi. Umarım bu minvalde programlarınız devam eder. Böyle deneyimler paylaşıldığında yalnızca bir öğretmenin hatıraları anlatılmış olmaz; aslında bir eğitim kültürü aktarılmış olur.

Size ve ekip arkadaşlarınıza, vakit ayırıp bizleri okuyanlara sevgiler, selamlar...

Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin...

Önceki ve Sonraki Yazılar
Şahin Aybek Arşivi

Eğitime nereden ve nasıl bakmalıyız?

20 Nisan 2026 Pazartesi 05:00