Gürel Yurttaş
Efsaneleri tarih yazar tarihi de efsaneler: Ne kalp unutur ne de Galatasaray
Ömür geçip gidiyor.
Belli bir yaşa gelince insan geçmişi daha da çok anıyor. Hele de öbür dünyadaki tanıdıklarının sayısı bu dünyadaki tanıdıklarını geçmişse.
Ben de öyleyim işte.
Zaman zaman oturunca bir başıma, Fikret Kızılok'un "Bu kalp seni unutur mu?" şarkısı eşliğinde dalar giderim eski günlere.
"Yıllar geçse de üstünden bu kalp seni unutur mu" derken ölümsüz Fikret Kızılok, içimde birlikte yaşadığım ölümsüzleri anarım ben de.
Onlardan biri de Galatasaray Kulübü'nün efsane başkanı Özhan Canaydın'dır.
Karanlığı sevmem ben!
Genelde kötü haber getirir geceler!
16 sene önce yine simsiyah bir gecede karanlığı yara yara geldi acı haber: Özhan Canaydın öldü!
Kötü haberi bekleniyordu aslında; son dönemleri Bursa'daki bir hastane odasında geçmişti ve beklenen mucize gerçekleşmeyip, hayata veda etmişti işte.
"Öldü" diyemedim. Ölümsüzlüğe göç etmişti bence. Ayrılıp gitmişti bu dünyadan, bulutların üzerinde bir yere.
O yıllarda Lig TV'de (Şimdiki adı Beinsports) çalışıyordum. Şansal abinin (Büyüka) aceleyle şirkete gelip, stüdyoya canlı yayına çıkıp, buğulu gözlerle yaptığı programı unutamam. Yapılan bağlantılarda sadece Galatasaraylıların değil, Fenerbahçelilerin de Beşiktaşlıların da milyonların da ne kadar üzgün olduğunu kelimeler yetmez; anlatamam.
SÜLEYMAN SEBA'NIN DOSTLAR SOFRASI VE ÖZHAN CANAYDIN
Özhan abiyi Beşiktaş'ta tanıdım ben. Gerçi ben onu tanıyordum da Galatasaray Başkanı olarak; o beni tanımıyordu doğal olarak.
Rahmetli Süleyman abinin (Seba) zaman zaman bizi çağırdığı, Tanrım uzun ömürler versin sevgili ağabeyim Metin Keçeli'nin de her zaman yer aldığı meşhur dostlar sofrasında tanıştım kendisiyle.
Dün gibi hatırlıyorum; Valideçeşme'de bir kaç masalı küçük bir lokanta.
Kadehler kalkmaya daha yeni başlamıştı ve Süleyman abi o akşam çok neşeliydi.
Ama Faik abinin (Gürses) telefonu çalınca yüzünü ekşitti! (Kendisi cep telefonu kullanmazdı. Onun olduğu masada birinin cep telefonu çalınca da çok sinirlenirdi.)
Asabi bir ses tonuyla;
- Bu telefon niye çalıyor? Kim o kardeşim bu saatte yahu! Siz de şeyi şey ediyorsunuz! diye söylendi.
Faik abinin telefonu kulağına götürüp diğer eliyle de ağzını kapatırken;
- Özhan abi arıyor abi; dedi! Özhan Canaydın!
Süleyman abinin yüzü hemen yine güldü;
- Allah Allah! Neredeymiş sor sor!
- Buradaymış abi, Maçka'daki evinde.
- Davet etsene yahu sen de hala şey ediyorsun! Davet et davet et!
- Tamam abi davet ettim, geliyor!
Gelmesi yarım saati buldu.
İçeri tüm heybetiyle ve kibarlığı ile girdi. Süleyman abi ayağa kalkarak;
- Gel başkan gel yahu, nerede kaldın? diye sorunca da
- Abi, dedi; şurada bir lokanta varmış yanlışlıkla oraya girmişim, Hint lokantasıymış!
Birbirlerine sarıldılar uzun uzun. Sonra masadaki herkesle tokalaşıp öpüştü Özhan abi. Sonra döndü Süleyman abiye;
- Abi, bu arkadaşlar gazeteci değil mi? Konuşmalarımıza dikkat mi etmemiz gerekiyor?
- Yok efendim yok! Bizim sofra dostlar sofrası. Onlar şeyi şey etmezler. Gazetecilikleri kapının dışında kaldı. Buradaz olan burada kalır. Yıllardır böyledir bu!
Süleyman abinin yanında yerini aldıktan sonra kadehlerimiz kalktı.
Şu ömrümde unutamadığım gecelerden birini yaşadım ben. Saatlerce sohbet ettiler, güldüler. Bir Beşiktaş efsanesiyle bir Galatasaray Başkanı arasında geçmiyordu muhabbet. İki dosttu onlar; ağabeyle kardeş.
ÖZHAN ABİNİN ÇANTASI VE BEŞİKTAŞ ROZETİ
Gecenin ilerleyen saatlerinde Özhan abi çantasını istedi şoföründen. Çantanın içinden ipek bir kumaşa özenle sarılmış bir rozet çıkardı; üzerinde eski yazıyla bir şeyler yazıyordu.
- Bu Beşiktaş'ın ilk rozeti abi, dedi; bu rozetten iki tane var. Bir tanesi babamdaydı (Ya da dayımdaydı dedi, orasını tam olarak hatırlayamadım); babam biliyorsun Beşiktaşlıydı. Epeydir aklımdaydı, bunu bana vermek. Bu geceye kısmetmiş!
- Yapma yahu! Hatırası vardır sende! Çok değerli bu.
- Olur mu abi! Bu rozetin yakışacağı adam sensin. Bizde emanetti, emaneti bu arkadaşların huzurunda gerçek sahibine veriyorum.
Süleyman abi duygulandı. Rozeti aldı, cebine koydu. Sonsuzluğa göç edene kadar da gözü gibi baktı o rozete.
Çok şeyler konuşuldu o gece. Özhan ağabey çok şeyler anlattı.
Anlattığı her şey o masada kaldı elbette.
Belki benim bunları anlatmama da kızıyorlardır ama. Affetsinler beni dayanamadım işte.
BULUTLARIN ÜZERİNDE BULUŞMUŞLARDIR BİR YERDE
Daha sonraki yıllarda zaman zaman görüştüm, oturdum, konuştum kendisiyle.
Galatasaray için yaptıkları unutulmaz. Türk sporu için de.
Ben ise geç bulduğum değerli bir büyüğümü erken kaybetmenin acısını yaşadım. Hala da yaşıyor ve özlüyorum kendisini.
Çünkü bakıyorum da etrafıma fazla kalmadı ki onlar gibisi.
Hala sorguluyorum; başkanlık yaptığında centilmence uzattığı elleri neden bazı çevrelerce geri çevrildi diye. Kendi taraftarlarınca bile eleştirilmesine... Galatasaraylılığına bile dil uzatılmasına cüret edilmesine...
O kadar üzülüyordu ki... Belki de hastalığı bunlardan tetiklendi kim bilir?
Şimdi bakıyorum da bu güne...
Gel de hayıflanma "Ah eskiden eskiden" diye!
Ama yoklar işte... Büyük usta Yaşar Kemal'in dediği gibi;
"O iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler."
Son olarak şunu diyeyim:
60'ı geçti yaşım. Belli bir yaşı aldıktan sonra korkmuyorum da artık ölümden.
Çünkü biliyorum ki öbür taraftaki sevdiğim saydığım insanlar bu dünyadan çok daha fazla artık.
O doyumsuz sohbetlerine beni de katarlar belki de...
Cahit Sıtkı Tarancı'nın dörtlüğü ile bitireyim yazıyı; ölümsüz Özhan Canaydın'a sevgi ve saygılarımla:
Kabrime çiçek getirenlere gülerim
Gafil kişilermiş şu insanlar vesselam
Bilmezler ki, bu kabirle yoktur alakam
Ben o çiçeklerdeyim, ben o çiçeklerim.