Şahin Aybek
102. yılında Tevhid-i Tedrisat’ı yeniden düşünmek: Geçmişten bugüne bir değerlendirme
"Bugün Tevhid-i Tedrisat’ın rafa kaldırılmasıyla kendi iradesi dışında medreselere, sıbyan mekteplerine, tarikat okullarına kapatılmış kaç kız çocuğu olduğunu dahi bilmiyoruz."
"Bilimsel eğitime erişimin bu kadar zor ve pahalı olduğu bir ülke, bugünün dünyasında ne kadar var olabilir? Böyle bir eğitimden toplumun 'ortak iyiliği', 'ortak yararı' lehine bir sonuç çıkar mı? Bu tabloda yurttaşlıktan, çocukluktan, kadının kendini var etmesinden söz edilebilir mi?"
Eğitimci Dr. Nejla Doğan ile geçmişten günümüze her yönüyle Tevhid-i Tedrisat Yasasını konuştuk.

3 Mart 1924’te ilan edilen Tevhid-i Tedrisat, yani Öğretim Birliği Yasası’nın 102. yıldönümündeyiz. Ancak bilindiği üzere bu kurucu metin, uzunca bir süredir işlemez hale getirilmiş durumda. Biz de bugün Dr. Nejla DOĞAN ile geçmişten günümüze Tevhid-i Tedrisat Yasasını konuşarak; hem Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının bu yasayla nasıl bir eğitim, nasıl bir toplum hedeflediklerini hatırlayalım hem de günümüzde yasanın rafa kaldırılmış olmasının ne tür sorunlar yarattığı üzerine düşünelim istedik.
İlk olarak şu soruyla başlayalım:
TEVHİD-İ TEDRİSAT YASASI’NA NEDEN İHTİYAÇ DUYULMUŞTU?
Bu soruyu objektif bir biçimde yanıtlamak için, Tevhid-i Tedrisat’ı ortaya çıkaran tarihsel arka planı da değerlendirmemiz gerekiyor kuşkusuz.
Bu arka planın temelinde, Osmanlı eğitim sistemindeki çok başlı yapının farklı insan tipleri yetiştirmesi ve bu insanların birbirleriyle uzlaşmaz niteliklere sahip olması var öncelikle. Bir yanda dinsel-geleneksel eğitimi, yani büyük ölçüde Ortaçağ bilgi sisteminin geri kalmışlığını sürdüren medreseler, diğer yanda modern bilimlerin içerik ve yöntemlerini uygulamaya çalışan Tanzimat mektepleri var. Bu ayrıma bir de yabancı okullar ayrışmasını ekleyelim. Ayrıca tekke ve zaviyelerdeki farklı tarikat eğitimlerini de bu tabloya dahil edersek, karşımıza şöyle bir manzara çıkıyor: Bir yanda dini eğitim-bilimsel eğitim ayrımını, diğer yanda yabancı okulların ayrılıkçı eğilimlerini besleyen bir eğitim sistemi söz konusu olan. Dolayısıyla bu çoklu yapı, fikirsel olarak da duygusal olarak da yan yana gelemeyen, sürekli çatışma yaşayan, bu nedenle de bir toplum haline gelemeyen, birbirine düşmanlaşmış küçük topluluklar yaratmıştır.
Aynı dönemde Avrupa’ya baktığımızda ise, ortak eğitimin ve ortak müfredatın siyasal ve ekonomik bütünleşmenin temeli olarak ve yurttaşlığın ilk adımı olarak kurumsallaştığını görüyoruz. Dolayısıyla Osmanlı’da tam tersi bir durum var: Eğitim insanları düşüncede, geçmiş ve gelecek kurgusunda, yurttaşlığın yarattığı eşitlikte bir araya getirmek yerine aksine ayrıştırıyor, sürekli zıtlıklar üretiyor. Bu parçalanmışlık hali, aynı zamanda ülkeyi emperyalist saldırılara da açık hale getiriyor. İşte bu nedenle Milli Mücadele hem dışarıda emperyalistlere karşı hem de içeride gericiliğe, feodalizme karşı yürütülmüştür.
Bakın bir süre Galatasaray Lisesinde yöneticilik yapan M. De Salve, tam da bu bağlamda Osmanlı eğitim sistemiyle ilgili neler söylüyor (1874): “Eğitim, her ülkede çocukları ve gençleri ortak kurumlarda toplayıp, onların fikir ufuklarını genişleterek, aralarında yavaş yavaş birlik ve kardeşlik bağları kurarken, burada eğitim şimdiye kadar, daha ziyade her türlü yakınlaşmadan uzaklaştırmaya yönelmiştir.”
Elbette bu saptamayı yapmak için mutlaka dışarıdan bakmak gerekmiyor. Cumhuriyet’i kuracak olan kadro da bunu açık biçimde görüyordu. Burada tek tek isim vermek olanaklı değil ama örneğin Cumhuriyet’in eğitim politikalarının şekillenmesinde en önemli isim olan Z. Gökalp’in de Osmanlı eğitim sistemine yönelik temel eleştirisinin eğitimdeki bu çok başlılığa dair olduğunu biliyoruz. Gökalp’e göre zihinsel ayrışmaların ve çatışmaların önünü açan mevcut eğitim süreçleri bir toplum haline, bir ulus haline gelebilmenin önündeki en önemli engeldir ve bunu aşmak için atılabilecek en önemli adım da “maarifimizi ve pedagojimizi birleştirmektir”. Dolayısıyla öğretim birliği sorunu Cumhuriyet öncesinde tartışılmaya başlanmış olsa da ancak Cumhuriyet döneminde atılan radikal adımlarla çözümlenebilmiştir. Ama altını bir kez daha çizelim; burada tek amaç bir toplum, bir ulus, ortak bir kültür yaratmak değil, aynı zamanda Batı sömürgeciliğine karşı bağımsızlığı da korumaktır.
PEKİ TEVHİD-İ TEDRİSAT’IN İLANIYLA EĞİTİMDE NASIL BİR DÖNÜŞÜM YAŞANDI? BUNU DA KISACA HATIRLAYALIM İSTERSENİZ.
Yasa öncelikle Maarif Vekaleti’nin yani Eğitim Bakanlığı’nın denetimi dışında kalan sıbyan mekteplerinin ve medreselerin kapatılmasının yolunu açıyor. Böylece eğitim kurumları arasındaki dinsel olan-dinsel olmayan biçimindeki ikilik de ortadan kalkıyor. Ayrıca Lozan Antlaşması sonrası varlığını sürdüren yabancı okullar da bakanlığın denetimi altına giriyor.
4 Mart 1924 tarihli Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde Hilafetin ve Şer’iye ve Evkaf Vekaletinin kaldırılması ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabulüne dair haber.
Yine yasayla birlikte ortak müfredata geçmenin koşulları oluşuyor. Cumhuriyet’in kendini eğitim ve kültür alanındaki ilerici adımlar üzerine inşa etmeye çalıştığını ve eğitime kurtarıcı bir rol atfettiğini biliyoruz. Bu bağlamda eğitim yoluyla sağlanacak ilerlemenin toplumu, içeride saray rejiminden, feodal ilişkilerden, dinsel-geleneksel gericilikten; dışarıda ise siyasal, ekonomik, teknolojik bağımlılıklardan kurtaracağı düşünülüyor. Bu düşünce doğrultusunda ortak müfredatın da laik-bilimsel esaslar üzerinden şekillendirildiğini görüyoruz. Bunun anlamı şu: Yoksul-varsıl, kadın-erkek ayrımı olmaksızın tüm yurttaşlara nitelikli ve çağdaş bir içerikle matematik, fizik, tarih, coğrafya vb. öğretmek ve bunu da eşit yurttaşlık hakkı olarak tanımlamak. Altını çizelim, buradaki temel amaç, hem Cumhuriyet’e hem çağdaş dünyaya uygun yurttaşlar yetiştirmek ve modern, kalkınmış bir toplumsallaşmanın gelişimini sağlamaktı.
BURAYI BİRAZ AÇALIM. TEVHİD-İ TEDRİSAT ARACILIĞIYLA YURTTAŞLIĞIN VE YENİ BİR TOPLUMUN YARATILMAYA ÇALIŞILDIĞINI VURGULADINIZ. CUMHURİYET’İN KURUCULARI NASIL BİR TOPLUM AMAÇLIYORDU? BU BAĞLAMDA EĞİTİMDEN NELER BEKLİYORLARDI?
Elbette cumhuriyet fikri öncelikle teokratik monarşiye karşı halk egemenliğinden, ilerlemeden, aydınlanmadan yana bir politik tercihi yansıtır. Bu bağlamda ortak eğitime yüklenen ilk amaç da halk egemenliğinin gerektirdiği bireyler yetiştirmek; yani kendi kaderini tayin eden, hak ve sorumluluklarının bilincinde olan aydın yurttaşlar yaratmaktır. Dolayısıyla eğitime dair öncelikli beklenti, cumhuriyet değerlerini topluma kazandırması; monarşiden halk egemenliğine, teokrasiden laikliğe, ümmetten ulusa, tebaadan yurttaşa geçişi halka mal etmesidir. Çünkü cumhuriyetin varlığını sürdürmesi, cumhuriyet rejimine sahip çıkan yurttaşlar yetiştirmesine bağlıdır.
Cumhuriyet’in varlığı bir yandan da “ortak iyi”de, “ortak yarar”da birleşen yurttaşlara bağlıdır. Bu nedenle öğretim birliğinin sağlanmasını, cumhuriyetin kamucu değerlerinde ortaklaşmış bir aklın yaratılması bağlamında da düşünmek gerekir.
İşte medreseler de tam olarak bu nedenlerle kapatılmıştır. Çünkü medrese eğitimi en baştan halk egemenliğine, demokrasiye, yurttaşlığa, kadın-erkek eşitliğine, özgürleşmeye karşıdır ve kişinin aklını, iradesini vesayet altına alıp biat kültürünü yaygınlaştırmaktadır. İnsanları “kul” ve “tebaa” haline getirmektedir. Tevhid-i Tedrisat üzerinde yükselen eğitim devrimleri ise, yüzyıllarca “kul” ve “tebaa” olarak görülmüş insan yığınlarını yurttaşlaştırmayı amaçlamıştır. Bu da ancak laik-bilimsel, aydınlanmacı bir eğitimin kitleselleşmesiyle olanaklıdır.
Laik-bilimsel ortak eğitime yüklenen bir amaç aydınlanmış yurttaşlar yetiştirmek ise diğer bir amaç da hızlı bir kültürel-ekonomik kalkınmanın sağlanmasıdır. Az önce de değindiğim gibi, kurucu kadro bilimsel eğitimi ilerlemenin, kalkınmanın, bağımsızlığın; kısacası yeni dünya düzeninde var olabilmenin zorunlu koşulu olarak görmüş; “muasır medeniyetler seviyesine çıkma” hedefine ancak tüm topluma yayılmış bilimsel eğitimle ulaşılabileceğini düşünmüştür. Tevhid-i Tedrisat Yasası ise dolaylı da olsa böyle bir dönüşümün önünü açmış; eğitimin her türlü dini vesayetten özgürleşmesini sağlamıştır. Böylece dini düşünceden seküler düşünceye, geleneksel bilgiden modern bilime, nakilcilik ve ezbercilikten akılcılık ve yaratıcılığa geçişin koşulları oluşturulmaya çalışılmıştır.
Bu dönüşüm, yurttaşlığa dayalı eşitliğin güçlendirilmesi açısından çok önemlidir. Çünkü ancak böyle bir eğitim, her bir yurttaşa kendi hayatını seçme fırsatı sunabilir. Ancak böyle bir eğitime erişen kişi, ailesinden gelen sosyoekonomik dezavantajlardan bağımsız olarak istediği bir mesleği edinebilir. Dolayısıyla iyi bir matematik, iyi bir Türkçe eğitimine eşit koşullarda erişmek, yurttaşın eğitim yoluyla kendini var etmesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle Cumhuriyet eşit eğitim hakkını ve ortak bilimsel müfredatı bir sınıfın ayrıcalığı olarak değil, tüm yurttaşların toplumsal hakkı olarak tanımlamıştır.
YURTTAŞLIK STATÜSÜNDE EŞİTLENMEK DEYİNCE, AKLA KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİ DE GELİYOR ELBETTE. BU BAĞLAMDA YASA KADINLARIN HAYATINDA NASIL BİR DÖNÜŞÜME YOL AÇTI SİZCE?
Bildiğiniz üzere eğitim alabilmek, Osmanlı’da daha çok üst sınıftan kadınların bir ayrıcalığıydı. Bu nedenle başta Tevhid-i Tedrisat olmak üzere, laik yasalarca düzenlenmiş ve yurttaşlık hakkı olarak tanımlanmış eğitim, tabii ki tüm sosyal sınıflardan kız çocuklarının, kadınların yaşamında önemli bir dönüşümün yolunu açmıştır. Bir kere kadının eğitim alması, kamusal alanda varlık gösterebilmesinin, bir meslek edinebilmesinin ilk adımıdır. Ayrıca eğitim, kadını hem devlet karşısında hem erkek karşısında “kul” olmaktan çıkarıp kendi seçimleri olan bir özneye, hakları olan bir yurttaşa dönüştürüyor.
Burada altını önemle çizmemiz gereken bir konu daha var. Yasa, her şeyden önce kız çocuklarını toplumsal cinsiyet rollerine ve dolayısıyla eve hapseden dinsel-geleneksel eğitimden özgürleştirip, bilimsel eğitime erişmesini sağlıyor. Az önce de belirttiğim gibi Yasa’yla müfredat ortaklaştırılıyor. Dolayısıyla eğitim içerikleri cinsiyet ayrımı olmaksızın standartlaştırılıyor. Böylece kadınlarla erkekler aynı müfredatla eğitim alıyorlar. İşte bu, kadın-erkek eşitliğinin en önemli adımlarından biridir. Çünkü bilimsel eğitime eşit erişim, kadınlar için meslek seçiminde de eşitliğin önünü açıyor. Örneğin Anadolu’daki herhangi bir kız çocuğu tıp, mühendislik gibi alanlarda eğitim görme fırsatına sahip olabiliyor.
Diğer yandan kadın-erkek eşitliğinin temeli olan karma eğitimin gerçek anlamda hayata geçirilebilmesi de, tek cinsiyetli eğitim yapan medrese vb. kurumların kapatılmasıyla olanaklı hale gelmiştir. Dolayısıyla Tevhid-i Tedrisat bu bağlamda da dönüştürücü bir rol oynuyor.
CUMHURİYET’İN KURULUŞ SÜRECİNDE TEVHİD-İ TEDRİSAT’IN NASIL BİR DÖNÜŞÜME KAPI ARALADIĞINI OLDUKÇA AYRINTILI KONUŞTUK. SON OLARAK ŞUNU SORAYIM: YASA’NIN BUGÜN FİİLEN ORTADAN KALKMIŞ OLMASI NE TÜR SORUNLAR YARATIYOR VE YARATACAK?
Anayasal ortak eğitim, inancından, etnik kökeninden, cinsiyetinden, ekonomik gücünden bağımsız olarak tüm yurttaşların nitelikli bilimsel eğitime erişmesini amaçlıyordu. Cumhuriyet’in ilk çeyrek yüzyılında bunun ne kadar başarıldığı tartışılabilir, ama amaç eğitimi bir ayrıcalık olmaktan çıkarmaktı. Oysa bugün geldiğimiz noktada bilimsel eğitime erişim yine bir ayrıcalık haline geldi. Ne kadar paran varsa, o kadar nitelikli eğitime ulaşabiliyorsun. Bu en baştan yurttaşlığı ortadan kaldıran, dolayısıyla cumhuriyeti de ortadan kaldıran bir politika.
Bir başka sorun, bugün devlet okulları arasındaki ayrımlar dışında, özel okullar, medreseler, sıbyan mektepleri, hafızlık okulları, tarikat okulları-yurtları vs. sayamayacağımız kadar çok okul türü var ve her birinin eğitimi farklılaşıyor. Yani Osmanlı’daki o çok başlılığa tekrar dönmüş durumdayız. Ne yazık ki böylesi parçalanmış bir eğitim sistemi, toplumun geleceği açısından büyük bir çatışma potansiyeli yaratıyor. Osmanlı’da mektepliler medreselileri yobaz, medreseliler de mekteplileri yozlaşmış olarak görüp düşmanlaştırıyordu. Bugünün koşulları da bizi benzer bir iklime sürüklüyor; toplum küçük küçük topluluklara bölünüyor.
Üstelik tüm bu parçalanmışlık içinde bir de ümmetçiliği, millet sistemini vs. tartışıyoruz. Bunun eğitimdeki karşılığı her inancın, her tarikatın, her etnisitenin kendi okulunu kurduğu, çoklu bir yapı. Maalesef böyle bir yapıdan bir toplum, bir ortak yaşam kurgusu yaratılamaz.
Bu geriye gidiş, elbette kadınlar açısından da yaşamsal sonuçlar üretiyor. Bugün Tevhid-i Tedrisat’ın rafa kaldırılmasıyla kendi iradesi dışında medreselere, sıbyan mekteplerine, tarikat okullarına kapatılmış kaç kız çocuğu olduğunu dahi bilmiyoruz. Bunun en önemli sonucu ise, özellikle yoksulluk ve muhafazakârlık baskısı altındaki kız çocuklarının kendilerine bir gelecek seçmelerinin olanaksızlaşmasıdır.
Elbette burada sıralayabileceğimiz daha pek çok sorun var. Ama üzerine düşüneceğimiz son birkaç soruyla bitireyim: Bilimsel eğitime erişimin bu kadar zor ve pahalı olduğu bir ülke, bugünün dünyasında ne kadar var olabilir? Böyle bir eğitimden toplumun “ortak iyiliği”, “ortak yararı” lehine bir sonuç çıkar mı? Bu tabloda yurttaşlıktan, çocukluktan, kadının kendini var etmesinden söz edilebilir mi?
Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin...