Casusluk davasında üçüncü duruşma: Ekrem İmamoğlu ve Merdan Yanardağ yeniden hakim karşısında
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Hüseyin Gün’ün “siyasal casusluk” suçlamasıyla yargılandığı davanın üçüncü duruşması Silivri’de başladı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, gazeteci Merdan Yanardağ ve İmamoğlu'nun danışmanı Necati Özkan ve Hüseyin Gün'ün yargılandığı "siyasal casusluk" davasının üçüncü duruşması başladı.
ÖNCEKİ DURUŞMALARDA NE OLDU?
Davanın önceki duruşmalarında sanıklar üzerlerine atılı suçlamaları reddetti. İmamoğlu, dosyada kendisine yöneltilen suçlamaların somut delillere dayanmadığını savunurken, "Ortada casusluk varsa tek bir belge göstersin" dedi. İmamoğlu, "Kaçmıyorum, buradayım, elinizde ne varsa çıkartın ortaya" ifadelerini kullandı.
Yanardağ da suçlamaları reddederek davanın gazetecilik faaliyetleriyle ilişkilendirildiğini savundu. Yanardağ, TELE1'in yayın politikası ve İmamoğlu'nun siyasi faaliyetleri nedeniyle hedef alındığını vurguladı.
Hüseyin Gün ise önceki duruşmada yaptığı savunmada kendisinin casus olmadığını belirterek suçlamaları kabul etmedi.
Üçüncü duruşmada, sanıkların ve avukatlarının beyanlarının yanı sıra mahkemenin talep ettiği dijital incelemelerin dosyadaki durumu da ele alınıyor.
Halk TV muhabiri Gamze Altunay duruşma salonunda yaşananları dakika dakika aktarıyor...
"ABSÜRT DAVA TARİHE GEÇECEK"
İmamoğlu, "Bir gün diplomamı, bir gün makam arabamı savunuyorum. Belediyecilik faaliyetlerimi savunmaya çalışıyorum. Bu şekilde bir süreç ilerlerken absürt dava tarihe geçecek" dedi.
"Bugün ise 'casusluk' isnadıyla yeniden sanık kürsüsündeyim. Bazen aynı günde üç duruşmaya girdim. Bazen aynı günde, bir haftada beş günde beş duruşmaya girdim. Bütün bunların tamamı, tamamı, iddia ediyorum, 'Allah akıl fikir versin' diyeceğim iddia makamının temsilcileri tarafından kaleme alınmıştır" diye konuşan İmamoğlu sözlerini şöyle sürdürdü:
"Anayasal düzeni bozma suçu içeren yöntemlerle dolu bir süreci Türkiye'ye yaşatmışlardır. Bunların failleri, er ya da geç, kim ise kim ise, bu millet huzurunda, adil mahkemelerde hesabını vereceği günler yakındır.
İşte bu yöntemlerle Türkiye'yi altüst etmenin yanı sıra, sadece ülkeyi altüst etmek değil, aynı zamanda ekonomik, sosyolojik, psikolojik bedelleri de bu millete çok ağır olmuştur. İddia ediyorum, ağır bilançonun milletin sırtına yüklenen, 87 milyonun cebinden çıkan, bizzat cebinden çıkan rakamı; dövizden enflasyona, borsadan sanayiye, düşürülmeyen faizden gıda enflasyonuna kadar, iddiayla ifade ediyorum, 250 milyar doları aşmıştır.
Bu bedel, kayan bir avuç yandaş hariç... Yani bunun adı ister güncel adıyla fonda vurgun yapan kişiler olsun, ister ihale peşinde koşan bir avuç insan olsun ya da siyasetin içinde, kapalı kapılar ardında veya başka görevlerdeyken bundan nemalanan insanlar olsun; bunlar hariç, bu milletin her evladını, burada bulunan herkesi, güvenlik gücünden izleyicisine, gazetecisinden ailelere, hukukçulara varana kadar herkesi derinden ilgilendirmektedir.
İşçiyi, öğrenciyi, genci, emekliyi, ev kadınını, yuva kuramayan kızlarımızı, oğullarımızı, sanayiciyi, çiftçiyi, üreten herkesi ilgilendirmektedir. İşsizliği ilgilendirmektedir. Okula aç giden ve açlık içerisinde karnını doyuramayan o mini minnacık kızlarımızı, oğullarımızı, ilkokula giden çocuklarımızı ilgilendirmektedir. Hayatını kaybeden emekçilerimizi ilgilendirmektedir.
Onun için bütün bu dediğim maliyet, kuruş kuruş, lira lira milletin cebinden, bir başka elin oraya girip çıkmasıyla ne yazık ki çıkmıştır. Milletimizin cebinden bu paralar harcanmıştır.
Bu bedeli, yakın coğrafyamızdaki savaşların etkisi falan filan diye sakın kimse yedirmeye çalışmasın. Onun etkisi bunun dışında. Bu rakam gerçek; hesabı yapılmış, kitabı yapılmış bir rakamdır.
Ve yine son günlerin, önümüzdeki süreçte hayatımızı çok etkileyecek, bedeli ağır olacak, iktidar eliyle gerçekleşen “asrın soygunu”, “fon vurgunu” da buna dahil değildir.
Ekim 2024'te başlayan muhalif belediye operasyonları, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve şahsıma yapılan operasyonla zirve yapmış ve kendine ait olmayan, millete ait olan koltuğu kaybetme korkusu, yorgun, bitkin, yaşlı, üretemeyen, metal ve mental tükenmişliğin, politik her türlü çöküşünün verdiği tarifsiz korkuyla diplomamı, 35 yıl önceki emeğimi elimden alacak kadar gözlerini karartmış, gözleri dönmüş bir biçimde; “ahmak”, “çirkin”, “nezaketsiz” gibi davalar açarak ve bunlardan da medet umarak tarihe kara leke olarak, trajikomik kimlikler olarak geçmişlerdir, geçmeye devam ediyorlar.
Bir iktidar konumunda, her türlü ayak oyununu, devleti temsil eden insanlar, her türlü ayak oyununu kapalı kapılar ardında, akla hayale gelmeyecek... Yani bu ülkede, köprüyü, Galata Kulesi'ni satanların bile, o geçmişte trajikomik diye gülerek ifade ettiğimiz, yalancı emlakçılık yaparak millete ait olan şeyleri satanları bile düşündürecek, “Bu şeytanın aklına gelmez” dediğimiz işleri yapacak şekilde türlü ayak oyunlarını yapar hale gelmişlerdir.
Yazıklar olsun, gerçekten yazıklar olsun.
İki yılda, iki yılda şahsıma 20'ye yakın dava ile muhatap edildiğim bir süreci yaşattılar. Mevcutta 13 tane ceza davası ile mücadele etmekteyim. Bu mahkemelerde 23'e yakın hâkim değişikliği yapılarak adil yargılanmamın tümüyle engellendiği bir ortamı yaşamaktayım.
23'e yakın diyorum; artık ben sayamıyorum. Kaç kişi değişti, kim geldi, kim gitti, kim kimdir... Bir mahkemeden öbür mahkemeye hâkimleri bile tanıyamaz duruma geldim.
Tarifi gerçekten imkânsız, anlatması gerçekten çok zor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne, bin yıllık geleneğimize yakışmayan, utanç verici, herkesin eve gidip gerçekten ellerinin arasına kafasını alıp düşünmesi gereken bir dönemi yaşıyoruz.
Yani biz bu duruma nasıl geldik? Bu ülke nasıl kuruldu? Yani bu ülkenin evlerinde insan kalmadı.
Sadece 103 yıl önce benim evimde bile, benim evimde bile şehitler, gaziler vardı. Her insanın evinde insanlar kalmadı. Evlerde, 13 milyon nüfusu olan bir Cumhuriyetin neredeyse 8 milyonu kadın, 5 milyonu erkek; çünkü herkes cephelerde hayatını kaybetmiş, ülke kurmuş bu Cumhuriyet...
103 yıl sonra, şahsi menfaatleri üzerine her şeyi yapabilecek insanlarla Saray'ın içine sıkışmış bir devlet yapısını nasıl kurdu? Bunu herkesin ellerinin arasına kafasını alıp düşünmesi gerektiği günlerdeyiz.
Evet, yani 19 Mart'tan bu yana hakkımda yürütülen yargı süreçlerinin her birinde farklı bir suçlamayla karşı karşıya bulunmaktayım. Bu salonlarda çok duruşmaya giriyorum. Bir gün diplomamı savunmak zorunda kalıyorum; neyini savunacaksam... Bir gün belediyecilik faaliyetlerini, bir gün makam arabamın açıklanması benden isteniyor.
Bugünün parasıyla 200.000 TL aylık kirası olduğunu gördüğüm kiralık, belediye tarafından kiralanmak üzere olan arabayı reddediyorum. Kendi arabamı bila bedel kamuda kullanmak üzere belediyeye tahsis ediyorum. Bununla yargılanıyorum.
Hesapladım; kamuya benim, bırakın zararı, sağladığım fayda 30-35 milyon TL. Çünkü 12 sene ben kendi aracımı kullandım. Niye? Belediyenin 200.000 TL'ye araba kiralaması ağrıma gittiği için kendi arabamı kullandım. Bununla bile yargılanıyorum.
Bir gün diplomamı, bir gün makam arabamı savunuyorum. Belediyecilik faaliyetlerimi savunmaya çalışıyorum. Bu şekilde bir süreç ilerlerken bir absürt dava tarihe geçecek.
Yani gerçekten bunu yazan iddia makamına diyorum ki: Allah size akıl fikir versin. Çok net dua ediyorum. Yaradan beni duyar inşallah; onlara faydası olsun diye bunu söylüyorum.
Bugün ise “casusluk” isnadıyla yeniden sanık kürsüsündeyim. Bazen aynı günde üç duruşmaya girdim. Bazen aynı günde, bir haftada beş günde beş duruşmaya girdim. Bütün bunların tamamı, tamamı, iddia ediyorum, “Allah akıl fikir versin” diyeceğim iddia makamının temsilcileri tarafından kaleme alınmıştır.
Bunlara mahkemeler iştirak edecek mi, etmeyecek mi, bunları da göreceğiz. Eğer iştirak ederlerse aynı duayı onlar için yapacağım. Etmezlerse “Ne güzel” diyeceğim. Diyecek başka bir lafım yok.
Onun için yine “casusluk” isnadıyla karşı karşıyayım ve bugün de aynı günde iki duruşmayla yine tarihe not düşmeye devam ediyorum.
Casusluk... Yani arkaya dönüp baktığında çok yakından tanıdığın, dostluk yaptığın, yoldaşlık yaptığın Necati Özkan'dan casus çıkartmak... Yani bu ülkenin Silahlı Kuvvetlerinde görev yapmış, kendini memleketine adamış bir insandan casus çıkarmak...
Uzaktan izlediğim, okuduğum, takip ettiğim, fikirlerine hayranlıkla baktığım Merdan Yanardağ'dan casus çıkarmak ya da televizyonuna çökmek... Adı her neyse...
Şimdi burada tanıdığım, yani kimdir, nedir bilmediğim, hiç tanışmadığın, bir defa fotoğraf çekildiğini görüyorum ki... Yani gerçekten artık biz zaten mahkemede buna çok şaşırır olduk.
Bazen arkadaş öbür mahkemede diyor ki, “Ya ben masumum” diye haykırasım geliyor. Sonra biri çıkıyor, dinliyorum. Ondan sonra diyorum ya, “Bu benden daha masum.” Diyeyim, ona üzülmeye başlıyorum. Ben de Hüseyin Gün'e üzülmeye başladım.
Yani gerçekten o insandan da casus çıkarmak... Ve bu, devlet adına utanç verici bir durumla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.
Yani "ülkesine ihanet eden, yabancı güçlerle çalışan", bize bu deniyor; devletin güvenine karşı hareket eden bir insan olduğumuz bize söyleniyor. Kim tarafından? O, “Allah akıl versin” diye dua ettiğim iddia makamında bunu yazan kimse, onlar tarafından.
Hadi oradan! Hadi oradan!
Böylesine ağır bir suçlama karşısında, iddianın ağırlığı ile orantılı bir hukuki ciddiyet yaşamak isteriz. Yani hukuki ciddiyeti olsun bu işin. Öyle değil mi? Burada hukuki bir ciddiyet üzerinden bir süreç işletirsin; sorular sorulsun, cevaplar alınsın.
Yazıklar olsun bu mahkemeyi mahkeme dönüşmesine bile imza atanlara. Yazıklar olsun!
Ya ben hangi bilgiyi temin etmişim? Yani kime aktarmışım? Hangi talimatı vermişim de böyle bir işlem yürümüş? Tek bir konusu dahi geçmedi. Yani ne mahkeme heyeti bana soru sordu bugüne kadar ne de bir arkadaşıma sordu. Yani buraya gelenlere de böyle sorular sorulmadı.
Ama biz bununla yargılanıyoruz. Yani hangi eylemle devletin güvenliğine karşı hareket etmişiz biz? Hangi eylemler, hangi ispatla, hangi ispatla, hangi akılla bunu yazdınız? Hangi akılla bunu mahkemeye getirdiniz? Neyi savunuyorsunuz? Hangi elinizde hangi delil var?
Ya ben onlarca mahkemeye girdim. 105, 107. duruşmaya gidiyorum. 107, 108. duruşma... 10-15 tane mahkeme... Ya bir tane delil yansıtılmamış! Şuraya bak! Şu davada şu delil, şu ses kaydı, şu şunu söyledi, bu bunu yazdı, bu bunu çizdi demez mi? Diyemiyorsunuz.
Yazıklar olsun size! Bu kadar net, utanç verici bir durum. Utanın, yerin dibine girin! Bak, bu kadar söylüyorum.
O bakımdan ben devletin aleyhine iş yapacağım... Ben, Ekrem İmamoğlu... Ekrem İmamoğlu, yani 40 haneli bir köyde doğmuş Ekrem İmamoğlu, devletinin aleyhine iş yapacağım... Daha dünkü çocuklar benim hakkımda böyle bir şey yazacak... Alnını karşılarım. Hayatım boyunca onlarla mücadele ediyorum, edeceğimi de bunu bilsin.
Ya o bakımdan böyle bir ciddiyetsiz ortamda karşı karşıyayız. Yazıklar olsun!"
"SENARYOYU SARAY ZİHNİYETİ YAZDI"
Casusluk davasına ve diğer soruşturmalara tepki gösteren İmamoğlu, "Bu yolculuk senaryosu Saray zihniyeti tarafından yazılmıştır" dedi.
İmamoğlu sözlerini şöyle sürdürdü:
"Sayın Başkan, sayın mahkeme huzurunda aziz milletimize sesleniyorum. Buradan, ne yazık ki yine bir yargı saldırısı altında bulunduğumuz bu dönem içerisinde, ismi bile sokağa çıksak milyon insana sorsak, milyonun tamamını güldürecek bir isimle, casusluk davasıyla bu salondayız.
Yüce Türk yargısını ve Türk yargısını temsil eden mahkemeyi, hâkimleri; bu aklıevvel iddianameyi yazan üç-beş muhterisin ne yazık ki toplumu, bu ülkeyi ve bu mahkemeyi meşgul etmesine hep beraber şahit oluyoruz.
Türkiye çok şey yaşıyor. Türkiye çok ilginç bir dönemden geçiyor. “Akıl tutulması” desek kelime yetmiyor. Her sabah nasıl bir Türkiye'ye uyandığını bu millet farkında değil. Gerçekten cahillikle, yani çağın, asrın cahilliğiyle, asrın akıl tutulmuşluğuyla mücadele eden bir toplum hâlindeyiz.
87 milyon dışarıda nasıl, bilemiyorum; tahmin bile edemiyorum. Çok üzülüyorum milletimiz adına.
Ekim ayına giriyoruz. Ekim ayına girerken tabii hatırlatmam gereken hususlar var. Çünkü tam iki yıl önce bugünlerde, 31 Mart 2024 yerel seçimlerindeki ağır yenilgi, iktidarın seçim kaybetmesi sonrası alınan karar gereği bir kişi, bakan yardımcılığından, yani siyasi bir görevden, kanuna aykırı bir biçimde tekrar bir yargı görevine, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na atanıyor.
Bu, kanuna aykırı bir durumdur, asla uygun değildir denmesine rağmen ısrarla uygulanıyor. Tebliğ edilen bu görevin aslında sadece HSK'da belirlenmediği, tümüyle siyasi bir talimatı yerine getirmek için talimatlandırıldığı ve açıkçası yol haritası çizilmiş bir stratejiyi yerine getirmek amacıyla İstanbul'daki bu göreve getirildiği fazla vakit geçmeden ortaya çıkıyor.
Tümüyle makam, mevki ve menfaat odaklı bir görevdi. Bu görevin içinde olanların tamamı da menfaat, makam ve mevki elde ettiler. Çok net, ispatlı. Bu yolculuk senaryosu Saray zihniyeti tarafından yazılmıştır.
Siyasi başarısızlığını, 25 yıl içinde ilk kez ikinci parti durumuna düşen hükümet partisi, hükümeti yöneten AK Parti; haktan uzaklaşmış, halkın menfaati değil bir avuç yandaşın kazancının derdine düşmüş, 87 milyonun derdine derman olamayan bu hükümetin yeni çözümünün, yargı kollarının operasyonlarına yaslanarak bir yöntem oluşturmak olduğu yönünde karar alınmış ve bunun uygulayıcısı olarak da o dönem bakan yardımcısı İstanbul'a başsavcı olarak atanmış, görevini yerine getirmek için hazırlık yapmıştı. Zaten süreç başlatılmıştır.
Bu yöntem, fazla değil, iki yıl önce, haftaların içerisinde, 30 Ekim'de ilk hukuksuz operasyonunu, yani hem de 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'mızı kutladığımız bir gün sonrasında gerçekleştirdi. Çünkü onların ne milli ne manevi hiçbir inanca, hiçbir duyguya, hiçbir yaşamın değerini hissettirecek hususa saygısı olmayan bir zihniyet; gözü kör olmuş, gözü körleşmiş bir zihniyet...
Az önce söylediğim o makam, mevki, menfaat üçlemesiyle hareket ederek kıymetli Ahmet Özer Başkanımızı Esenyurt'a operasyon yaparak, “şafak operasyonu” tarifini de literatürümüze kazandırarak ilk adımını atmış, tutuklanmış ve işe başlamıştır.
Bu operasyonların hedefinde, yenildiği ana muhalefet partisi, onun genel başkanı ve hiç yenemeyeceği, yenemeyeceğini bildiği muhtemel rakibi olduğunu da ortaya açıkça koymuştur.
İki yıldır Türkiye, tam da bu başlangıçla, yüzlerce diyebileceğimiz kanuna aykırı yöntemlerle, devletin tüm kurumlarını vahşice kullanarak —altını çiziyorum, devletin bütün kurumlarını; kolluk gücünü, valiliğini, kaymakamlığını, aklınıza gelebilecek bütün kurumlarını— vahşice, korkutarak kullanarak bir süreç tariflemiş...
Bilirkişilerin, müfettişlerin kimini korkutarak, kimini menfaat yolculuğunun önüne koyarak bir süreç tariflemiş ve tarihi, “asrın hukuksuzluğu” olarak geçen hukuk cinayetlerini, yargı saldırılarını, haysiyet cellatlıklarını, işkence yöntemlerini tekrar ifade ediyorum; Saray'dan çizilen, uygulayıcısı yargı kolları adına İstanbul'a atanan başsavcının olduğu şekilde Türkiye'mizi felç etmiş bir dönemi ülkemize yaşatmışlardır.
Bu yaşanan sarsıntılar, bu yaşanan abluka, bu yaşanan skandallar insan haklarına tümüyle aykırıdır. Yani dünyanın hiçbir yerinde anlatılacak bir hususu, bir kelimesi, bir saniyesi dahi yoktur ve tamamen anayasal düzeni bozma suçu içeren yöntemlere sahiptir.
Tekrar ifade ediyorum; yani bunu hukukçular daha iyi biliyor. Okudukça ben de bunu daha iyi idrak ediyorum."
İMAMOĞLU KÜRSÜDE
Ekrem İmamoğlu İBB davasının devam ettiğini belirterek ilk söz almak istedi. İmamoğlu, “Öbür tarafta duruşma devam ediyor, her çıkan sanığın benim için önemi var. Dolayısıyla ilk söz almayı talep ediyorum” dedi. Heyet, İmamoğlu'nun talebini kabul etti.
İMAMOĞLU SALONDA
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan, Merdan Yanardağ ve Hüseyin Gün duruşma salonuna getirildi.
İmamoğlu, "Kötüler kötü, biz iyiyiz" dedi. Babası Hasan İmamoğlu gözleri dolu bir şekilde karşıladı.
İzleyici tribününden "Cumhurbaşkanım millet seni bekliyor" diye seslenenler oldu.
İmamoğlu "Beni beklemeden harekete geçin, ben sonra katılırım aranıza" diyerek karşılık verdi.
İmamoğlu "Orada öyle bir salondayız ki baksan göremiyorsun. Geçen bir fıkra anlatayım dedim, bağıra bağıra anlatamıyorsun" diyerek Temel ve Dursun'un "dürbün" fıkrasını anlattı.