İBB davasında Necati Özkan savunma yaptı: İddialara tek tek yanıt verdi
CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu çok sayıda CHP’linin yargılandığı İBB davasında süreç, 6. haftada 20. duruşmayla devam ediyor.
9 Mart’tan bu yana süren yargılamada, dosyaya Beyoğlu Belediyesi ile ilgili sürecin eklenmesiyle kapsam önemli ölçüde genişledi. Bu birleşmeyle birlikte sanık sayısı 400’ü aşarken, son tahliyeler sonrası tutuklu sayısı 89’a düştü. Hem dava kapsamındaki büyüme hem de tutukluluk durumlarındaki değişiklikler, yargılamanın seyrine ilişkin dikkat çeken gelişmeler arasında yer alıyor.
İBB Davası’nın 20. gününde İmamoğlu: Etrafımızda güzel şeyler oluyor Türkiye'de de olacak
İDDİALARA TEK TEK YANIT VERDİ
Duruşmada tutuklu sanıklardan Necati Özkan da söz alarak savunmasını yaptı. Özkan’ın mahkemede yaptığı savunmanın tam metni ise şöyle:
Efendim bugün benim 391. günüm. Tam 391 gündür özgürlüğümden, hayatımdan, ailemden uzak durumdayım; yoksun durumdayım. Perşembe günkü savunmamın ilk bölümünde, hatırlarsanız üç konuya değindim: Birincisi; şahsen maruz kaldığım 11 ayrı usul adaletsizliği muamelesi. Arkasından nereden geldiğimi anlattım, kim olduğumu kabaca size özetledim ve sonrasında da neden benden bir çıkar amaçlı örgüt üyesi çıkarılamayacağını anlatmaya çalıştım. Özetle yaptığım buydu. Yine Perşembe günü, tarafıma isnat edilen suçlamaların nasıl bütün bu kovuşturma süreci boyunca defalarca değiştirildiğini anlattım. Ve bunun nedenini de en başta hani göze batmak olduğunu, hedef seçilmek olduğunu özetlemeye çalıştım. Bugün Eylem 4 ile ilgili isnatlara cevap vererek başlayacağım savunmama ve arkasından da Eylem 13'e geleceğim.
Sayın Başkan, Sayın Heyet, sayın iddia makamı; bildiğiniz gibi ben Türk Ceza Kanunu 252/1'den tutukluyum. Yani rüşvet verme suçundan tutukluyum. Dolayısıyla ve özetle Eylem 4'teki konu, yani rüşvete aracılık etme konusu benim tutuklanmamla ilgili bir konu değil. Peki Eylem 4 ne? Eylem 4, tam 9 yıl önce benim yaptığım bir yatırım işi. İddianameye göre bu bir suç eylemi, bir isnat ama benim tarafımdan baktığınız zaman bu bir yatırım; küçük bir yatırım işi. Yine hatırlatmak isterim Sayın Başkanım; eylem 4 kapsamında isnat edilen suçla ilgili olarak bana kollukta, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nda ya da nöbetçi Sulh Ceza Hakimliğinde tek bir soru sorulmadı. Tam 7.5 ay boyunca. Üstelik aynen Eylem 13 ve üyelik meselesinde de olduğu gibi bunlarla ilgili bana soru sorulmadı. Ta ki ben ısrarla ve ısrarla dilekçe üstüne dilekçe verene kadar 7.5 ay bekledik. O süre içerisinde tek bir soru sorulmadı.
Baktılar ki dilekçelerimin sonu yok; önce ortağım, aile dostum, eşimin yatılı öğretmen okulundan arkadaşı Ayşe Hitchins'i gözaltına aldılar. Kim Ayşe Hitchins'? Ayşe Hitchins benim 40 yıldır aile dostum, çocuklarımız beraber büyüdü. Kanada'da yaşayan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ama aynı zamanda Kanada vatandaşı; bir Kanadalı beyefendiyle evli. Ve müthiş Türkiye sevdalısı, müthiş Türkçe sevdalısı. Hep bize şunu anlatır; "3 ay geçince duvarlara tırmanıyorum, Türkçe konuşacak kimse bulamıyorum" diye. Ve yıllardır özlemi tekrar Türkiye'de yaşayabilmek. O yüzden bundan yıllar önce ev almak için İstanbul'a geldi, bizden yardım istedi. Ama her ikisi de ücretli çalışan 2 kişi ev alabilecek bütçelerinin olmadığını görünce benim şirketime yatırım yapmak istediler. Biz de kabul ettik; bir şirketimizin %15 hissesini aldılar. O günden beri benim ortağım; yani 25 yıldır benim aynı zamanda ortağım. Ve ben bunu dilekçemde ısrarla yazdım, her iki dilekçemde de yazdım; "Ayşe Hitchins benim ortağımdır, şöyle şöyle oldu" falan diye.
Bakın 4 tane gayrimenkulden bahsediyoruz; Eylem 4 kapsamında o 4 gayrimenkulün 3'ünün bugünkü malikleri gözaltına alınmadı. Benim ortağım, benim kardeşim Ayşe Hitchins gözaltına alındı. Dahası yani kızcağızı, 65 yaşında bir kadın kızcağızı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nda ağlattılar ve sonuçta da bu davanın sanıklarından biri haline getirildi. Tek nedeni benim yakınlığım. Hani burada nasıl bazı sanıkların bütün aile fertleri alındıysa -Ekrem Bey dahil olmak üzere- Ayşe Hitchins'a yapılan muamele de o muameledir Sayın Başkanım. Benim ısrarla dilekçelerimin sonunda, Ağustos ayının sonunda SEGBİS vasıtasıyla savunmamın alınmasına karar verildi. Ayşe hanımın gözaltına alındığı günün ertesi. Ve orada da iki avukatım savunmada hazırlardı; Erkan Bey ve Altın Hanım. Sayın savcımız şöyle başladı Başkanım: “Necati Özkan: 'Biz senden ifade almayı atlamışız. Sana birkaç soru soracağız” diye başladı. Dolayısıyla benim İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nda bu konuda verdiğim ifadede yine dosyada mevcut bildiğiniz gibi Başkanım.
Peki, Eylem 4'ün özü ne? Eylem 4'te bahsedilen konu ne? Konu şu Sayın Başkanım: Biz tutuklandıktan dört beş hafta sonra soruşturmaya Adem Kameroğlu isimli bir iş adamı, iş adamı dahil ediliyor. Adem Kameroğlu kim? Kameroğlu İnşaat'ın ortağı, yöneticisi. Aynı zamanda Kameroğlu Kuyumculuk'un sahibi. Aynı zamanda çeşitli başka projelerin yöneticisi. Aynı zamanda AVM işletmecisi vesaire. Yani oldukça varlıklı bir aile ve bunun sahibi. İlk ifadesini veriyor, özgür ifadeyle; Adem Kameroğlu ne benden bahsediyor ne buradan herhangi bir olaydan bahsediyor. Benim aleyhime verdiği tek bir ifade bile yok, tek bir suçlama yok. Ama sonra iş değişiyor Başkanım. Sonra birileri bu arkadaşın kulağını çekiyorlar. Ve arkadaş tehditleri ve riskleri anlıyor tabii ki. Ondan sonra Adem Kameroğlu bir yalan makinesine dönüşüyor, bir iftira makinesine dönüşüyor.
"BİNLERCE KONUT PROJESİNİN SATIŞ KAMPANYALARINI ÜSTLENDİM"
Etkin pişmanlık ifadesi veriyor ve etkin pişmanlık ifadesi Başkanım dosyada mevcut, lütfen dikkat edin, şöyle başlıyor: 'İşin ciddiyetini anladım.' Ve bunu söylediğini ben nereden öğreniyorum? Benim favori bir gazetem var; Yeni Şafak Gazetesi. Gelecekten haberler veriyor her seferinde. Haziran sonunda Yeni Şafak'ta ben bu ifadeyi okuyorum. Daha bunun dışında ne avukatlarımın haberi var ne benim haberim var ve gazeteden haberi alıyorum. Sonra bu haberi okuyunca yeni bir isnatla karşı karşıya kaldığımı -hani 'getirin siz o adamı bana, ben ona bir suç bulurum'- karşı karşıya kaldığımı öğrenince hemen duruma ilişkin bir dilekçe hazırlıyorum. Avukatlarımı Silivri'ye davet ediyorum ve onlara ilk dilekçeyi veriyorum ve hakikati anlatıyorum kendilerine tek tek. İlk dilekçem hemen bu gazete haberinden kısa bir süre sonra, 8 Temmuz'da dosyaya ibraz edildi Başkanım, elinizde var. Ardından bu sefer diğer bütün evrakları topluyorum. Bu konuyla ilgili ne varsa topluyorum hem şirketimde hem de evimde. Ve 21 Ağustos'ta çok daha ayrıntılı bir dilekçe hazırlıyorum ve onu da veriyorum. O da dosyanızda mevcut. Şimdi başkanım o dosyayı size teyit edilmiş olarak da vereceğim.
Bakın, bu dilekçe 250 küsur sayfadır; bunun sadece 6-7 sayfası olayı özetliyor, geri kalanın tamamı ise olayla ilgili belgeleri içeriyor Sayın Başkanım. Özellikle şu kısımları manşetledim; öndekilere bakınız. Öndekiler; Kameroğlu İnşaat ile ilgili yaptığım işlerin örneklerini, ekstrelerini, sözleşmelerini ve benzeri tüm evrakı kapsıyor. Son dört eylem kapsamındaki dört gayrimenkul ile ilgili, sürecin başından sonuna kadar her şeyi içermektedir Başkanım. Bunu size takdim ediyorum. Meseleyi anlatırken, özellikle işaretlediğim bölgelere; sarı, mor ve pembe ile belirttiğim kısımlara dikkatinizi çekmek istiyorum. Şimdi, bu dosya 243 sayfadır Başkanım. Ben bu sayfalarda herhangi bir roman veya hikaye anlatmıyorum. Olayın nasıl geliştiğini ve ne olduğunu, toplam 234 sayfa tutan 62 belgede ve delilde tek tek anlatıyorum. Dolayısıyla, burada anlattıklarımın ve meselenin heyet tarafından da kavranabilmesi için bu dilekçenin ilk 8-9 sayfasında durumu izah ettim.
Şu noktayı belirtmeliyim Başkanım: Ben 42 yıllık bir işletmenin sahibiyim. 42 yıldır işim, gücüm iletişimdir; reklamcılık yapıyorum. Yüzlerce firmanın binlerce kampanyasını yürüttük. En odaklandığım konulardan bir tanesi gayrimenkul sektörüdür. Neden derseniz; şirketimi Ankara’da kurdum. Ankara’da çalışabileceğiniz iki ana sektör vardır: Ya devletle çalışırsınız ya da inşaat sektörüyle çalışırsınız. Ankara’da sanayi pek gelişmiş değildir. Dolayısıyla reklamcılık yapıyorsanız ve sürdürülebilir bir başarı arıyorsanız bu iki sektörle iş birliği içinde olmanız lazım. Ben inşaat sektöründe; Türkiye Müteahhitler Birliği ve İnşaat İşverenleri Sendikası (İNTES) dahil olmak üzere, sektörün bütün üst kurumlarıyla çalıştım. Aynı zamanda bu alanda, "Türkiye’nin bankaları" diyebileceğiniz; örneğin Tepe İnşaat, Varyap İnşaat, Sürücüler Holding, Aktürk İnşaat ve tam 25 yıl boyunca çalıştığım Kalyon İnşaat gibi devlerle iş yaptım. Kalyon İnşaat ile beraber Taş Yapı İnşaat, 2000’lerin başında KİPTAŞ ve onların ortak projeleri olan Yeşil Vadi Konakları dahil olmak üzere pek çok projede yer aldım. Taş Yapı’nın Altunizade Konakları projeleri de buna dahildir. Sonrasında 11 yıl boyunca müşterim olan Halkbank’ın iştiraki Halk Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı’nın işlerini yürüttüm. EBA gibi çok sayıda inşaat şirketinin Ankara, İstanbul, İzmir, Konya ve Antalya’daki binlerce konut projesinin satış kampanyalarını üstlendim.
Bu projelerin tanıtım kampanyalarını yaparken Sayın Başkanım, reklam sektörünün yeterince stabil olmaması nedeniyle –hatırlarsanız Odalar ve Borsalar Birliği’nden satın aldığım Akmerkez’deki ofisle ilgili hikayeyi de anlatmıştım, o da benzer bir durumdur– zaman zaman nakit ihtiyacı ve yatırım gereği bu projelere yatırımlar yaptım. Örneğin; Sürücüler Holding’den Ankara Bulvar Palas’ta bir yer satın aldık. Bunların hepsine, Başkanım, topraktan girerek sahip olduk. Örneğin; Varyap İnşaat’tan, Ankara’nın çok önemli projesi olan Angora Evleri’nden bir yer, Asmabahçe konutlarından iki tane daire satın aldım. Tepe İnşaat’ın projelerinden daireler, Taşyapı’dan restoran ve daireler satın aldım. Bu projelere topraktan girip, çoğunun ödemesini de peşin yaptım. Çünkü bu sektör çoğu kez gayriresmi çalışır Başkanım; işler nakit döner ve çoğu da belgesizdir. Bugün bile durum hala böyledir Başkanım, inşaat sektörünün temel problemi budur. Sektör parayı peşin alır, faturayı ise ancak yıllar sonra iş bittikten ve teslimat yapıldıktan sonra keser. Bu projede de bana aynısı oldu. Dolayısıyla ben bu projelerin tamamına yatırım yaptım, onları satın aldım. Aynı zamanda reklam kampanyalarını gerçek bir şekilde yürüttüm. Sonra projeler bittiğinde bunları sattım; kazancımın kuruşuna kadar devlete beyan ettim ve vergimi her seferinde ödedim.
"BÜTÜN SÖZLEŞMELERE BAKIN"
Gelelim Kameroğlu İnşaat meselesine. Kameroğlu İnşaat ile 2005 yılında çalışmaya başladım. Nasıl başladığımı dosyamda da yazıyorum: O sırada satış müdürü olan kişi işin başına geçiyor; Kameroğlu ve Keleş İnşaat beraber bir projeye başlıyorlar. Bu projenin tanıtımının yapılması gerekiyordu. Bu proje, Beylikdüzü tarafında, daha doğrusu Büyükçekmece’de, göle bakan çok büyük bir arazide yapılacak olan 810 malikanelik yapacaklar. Proje işte böyle başladı. Logosundan tutun kurumsal kimliğine, televizyon kampanyalarından basın kampanyalarına kadar her şeyi biz yaptık başkanım. Dolayısıyla elinizdeki dosyanın eklerinde, delillerin eklerinde bunu göreceksiniz. Hem ekstreleri göreceksiniz hem de aynı zamanda yaptığımız işlerin örneklerini göreceksiniz, sözleşmeleri de göreceksiniz. 21 yıl önceki olaydan bahsediyorum başkanım, bugünün olayı değil.
Geçen celse söylemiştim; ben çok arşivci bir insanım, her işin muhakkak arşivini tutarım. Bunların burada olmasının nedeni de o arşivlerin hala bulunuyor olması. Dolayısıyla biz 2005, 2006, 2007, 2008 yıllarında Kameroğlu İnşaat’la çok yoğun çalıştık. Çırağan Palas’ta lansmanlarını yaptım, televizyonlarda, gazetelerde kampanyalarını yaptım, outdoorlarda kampanyalarını yaptım vesaire. Bu iş birliği bana İstanbul üçüncü bölge diyeceğimiz bölgede ilave yeni işler doğurdu. Hatırlarsanız geçen sefer söylemiştim; ben müşterilerin kapısını çalmıyorum, hep onlar geliyorlar çünkü yaptığım işten sonuç çıkıyor. Ben yağmur yağdırıyorum sayın başkanım. Gül İnşaat, Keleşoğlu İnşaat, Gülyapı, Beyaz İnşaat, Delta İnşaat gibi onlarca inşaat şirketinin yine o bölgedeki reklam kampanyalarını yaptım.
Sonra 2017 başlarında Kameroğlu İnşaat beni arıyor, diyor ki; "Biz Beylikdüzü’nde yeni projeye başlıyoruz, bu konuda sizinle çalışmak istiyoruz" Peki, gidiyoruz satış ofisine. Adem Bey de orada; satış müdürü, satış görevlileri, yedi sekiz kişi. Bize anlatıyorlar projenin ne olduğunu. 1.700 tane daire başkanım, 1.700 daire. 125 tane dükkan; yani kabaca 2.000 tane bağımsız bölüm. Bize bunun brifingini veriyorlar; ne yapacaklar, nasıl yapacaklar, ne zaman bitecek vesaire. Satış ofisinin içinde bütün daire tipleriyle ilgili birer tane örnek daire de inşa etmişler. Pelikan Hill projesinde neyi aksattıklarını öğrendikleri için burada işi öğrenmişler. Dolayısıyla tamamı tefriş edilmiş örnek daireler de yapmışlar. Bunları da bana gezdiriyorlar ve bizden bir kampanya stratejisi ve bütçesi istiyorlar.
Ben genellikle gayrimenkul projelerine şöyle bakarım, Gayrimenkul projelerinin yöneticileri, sahipleri temel olarak ne kadarlık bir satış hedeflediklerini pek söylemezler. Ben birkaç soru sorarım; kaç daire yapıyorsunuz, kaç metrekare yapıyorsunuz, metrekareyi kaçtan yapıyorsunuz? Sonra ofise dönerim arkadaşlarımla hesaplarım; buradaki satış hedefi ne, benden istenen görev ne, ben kaç liralık bir ciroyu satmakla mükellefim bu projede diye. Kabaca 300 milyon dolar o tarihte başlangıç fiyatı başkanım, 300 milyon dolar. Yine bizde çok basit bir kural vardır; ister çikolata satın, ister gayrimenkul satın, ister araba satın, satış hedefinize göre biz bir bütçe belirleriz. Yüzde üçüdür. Yüzde üçünü medya dahil olmak üzere, televizyon kanalları, basın, nerede kullanacaksanız, kreatif işler dahil olmak üzere yüzde üçüdür.
Dolayısıyla ben kabaca dedim ki; bu işin satış bütçesi 9 milyon dolar olmak zorunda. Ama Kameroğlu grubunun hani parası çok değerlidir, 9 milyon dolar vermezler bunlar. Başka bir şey önerelim; 3 yıl için 3 artı 2 artı 1. 3 milyon dolar, 2 milyon dolar ve 1 milyon dolar. Ve dedim ki; 3 milyon doları da saklamanız lazım ne olur ne olmaz. Ekonomi kötüye giderse, satışlar düzgün gitmezse ilave 3 milyon doları da kullanacağımızı bilmeniz lazım. Yani sizden kabaca 9 milyon dolar istiyoruz, 3 yıl artı belki 1 yıl, 4 yıl için ama bunu da peyderpey istiyoruz, yani hemen cebinizden çıkarıp koymanız gerekmez. Gayrimenkul projesi genellikle şöyle çalışır başkanım: Projelerin inşaat şirketleri, diyelim ki 20 dairelik bir inşaat yapıyorsa bir müteahhit, bir daireyi satar, onun parasını nakit alır, onunla o binayı bitirir, o binanın kabasını bitirir. Geri kalanları zaten barter yapar; fayansçıyla, pencereciyle falan barter yapar. Yani gayrimenkul sektörü tümüyle başkasının taşıyla başkasının kuşunu vurma işidir, bu işi çok iyi bilirler.
Sonra dedim ki: 'Korkmayın sizden 9 milyon dolar nakit olarak hemen istemiyorum. Siz sattıkça ödeyeceksiniz ama şunu bilin: Eğer bu bütçeyi harcayamazsanız bankaların eline düşersiniz ve projeyi zamanında bitiremezsiniz. Nitekim öyle oldu bu proje Başkanım. Bu proje -bütün sözleşmelere bakın- 2019'da bitecek projeydi, 2023'te bitirilebildi. Ve reklam ajansına vermesi gereken bütçeden çok daha fazlasını bankaya faiz olarak vermek zorunda kaldık, kredi faizi ödeyerek vermek zorunda kaldı. Dolayısıyla hikaye çok kabaca bu. Şimdi bu hikayenin içerisinde şöyle bir olay gelişiyor sonra: Adem Bey… Tanışıyoruz, yıllara sarih hukukumuz var bu grupla. Projeyi gezdirirken, gidip gelirken; bu anlattığım şey Başkanım, size anlattığım bu hikaye, birkaç aylık hikaye. Zannedilmesin ki bir toplantıda hemen olup bitti. Çünkü bunlar defalarca gidip gelmeyle ilintilidir. 'Ya abi bak şuralar da şey çok uygun, sen de buradan bize bir yatırım yap zaten seninle çalışacağız.' 'Peki yapalım.'
Benim kendi kafamda hesap şu: Alacağım karın bir bölümünü buraya vererek, daha önce yaptığım gibi bir yatırım yapabilir miyim? Gittik gördük, gösterdiler. Başlangıç fiyatları da çok ehven. Yani 1+1 daire 60.000 dolar kabaca. Hani 300.000 lira o zamanki rakamla. Ya da işte 3+1 daire ne bileyim 600.000 lira. İşte o zamanki rakamla 100 küsur bin, 120-130 bin dolar karşılığı bir şey. Dolayısıyla ben; zaten agresif bir kampanya yapacağız, zaten hani geçmişten gelen bir hukukumuz var, zaten güvendiğimiz bir grup... Yatırım yapmaya karar verdik. Eşimle konuştum, eşimi ikna ettim. Eşim de 'Ya Ayşeler de bu işle ilgilenebilirler. Yıllarca Ayşe buradan ev almak istiyor, onunla da bir konuşsak' dedi. Ayşe’yle de konuştuk. Ayşe’ye internet adresini verdik, Ayşe internetten siteye girdi, projeyi gördü. O da kendi eşiyle konuştu ve kabul etti. Dolayısıyla biz üç tanesi —yani iki tanesi 1+1, biri 54 metrekare diğeri 55 metrekare, bir de 3+1 ve 120 metrekare— kendi adımıza, bir de Ayşe Hanım adına olmak üzere dört tane gayrimenkul için pazarlık yaptık başkanım. Ve bu pazarlığın sonucunda bir anlaşmaya geldik.
Şimdi mümkünse Görsel 10'u bir yansıtalım arkadaşlar. Bütün bu süreci daha net anlayalım diye; çünkü bir hikaye gibi gelir ama zamanlamaların ne kadar önemli olduğunu, bir olay şeyin, olayın hakikatinin ortaya çıkması adına ne kadar önemli olduğunu göstermek adına lütfen o şeyi, görseli yansıtalım. Sayın Başkan’a ve Sayın Savcı’ya birer kopya verebilir misiniz acaba? Şimdi Başkanım, anlattığım bütün hikâyem bu. 2017 başında başlıyor ve 2024 sonunda bitiyor. Bakın, ben Kameroğlu'nda neden çalışamadık, niye çalışamadık hikâyesini bir kenara bırakıyorum; sadece buradaki yatırım hikâyesini size kısaca anlatayım. 18 Nisan 2017 tarihinde, bizim gördüğümüz ve beğendiğimiz dairelerin fiyat tekliflerini resmi olarak bana geçiyorlar Başkanım; verdiğim eklerde bunlar var. 18 Nisan'dan sonra o rakamlar üzerinden biz pazarlık yapıyoruz ve %22,5 indirim alıyorum Başkanım. %22,5 indirimden sonra el sıkışıyoruz. Adem Bey, "Abi benim nakit ihtiyacım var," dediği için parayı Adem Bey'e veriyorum.
Bu arada İstanbul ile Ankara arasında şöyle bir fark var: Ankaralı herhangi bir müşteri, makbuzunu almadan herhangi bir sözleşmeyi imzalamaz. İstanbullular ise parayı yatırıp giderler, bir imza bile almazlar. Hele ki kuyumculuk sektöründen gelenler; yani siz atıyorum 100.000 doları verirsiniz, nakiti yoktur, "2 saat sonra gelip alırsınız" derler ve gidersiniz. Her şey güven üstüne kuruludur. Dolayısıyla ben 20 Nisan'da Kameroğlu İnşaat ile her bir proje için bütün sözleşmeleri tek tek imzalıyorum. Hem benim imzam var hem de Kameroğlu İnşaat yetkililerinin imzası var. Ödemeyi elden yapıyorum. Sonra aramızdaki anlaşma bozuluyor. Yani uzunca bir süre kampanya yapmayı erteliyor. Yaz ayları geliyor, geçiyor; "Abi sonbaharda yapalım, şimdi zaman şöyle böyle," diyor. Yaz ayları geçtikten sonra, yıl sonuna doğru başka bir ajansla çalışacağı ortaya çıkıyor. Gerekçesi de çok basit: "Abi senin önerdiğin bütçenin 1/3'ini teklif ettiler." Elbette verebilirler; herhangi bir kampanya için 1 TL de doğru olabilir, 100 TL de doğru olabilir. O kampanyanın bütçesi, ne zamanda neyi yapacağınıza bağlıdır. Ne kadar bir satış üstleniyorsun? Kaç daire satacaksın? Oraya insan yığacaksın ama her gelen insan satın almayacak; dolayısıyla agresif bir kampanya yapman lazım vesaire. "Ben daha ucuz bir yerle çalışacağım," dedi; "Peki, çalış," dedim.
Bu arada bana satış yapılmış oldu; aslında beni kandırmış. Ben bu sefer ister istemez baskı yapmaya başladım: "Tamam, sen bir peşin ödeme belgesi imzaladın ama yine de bunun banka makbuzunu bana ver kardeşim." Defalarca söz verdi Başkanım; "Bugün yaparız, yarın yaparız, haftaya yaparız" dedi. Sonunda aylar geçti; bakın, tam 14 ay sonra bankada buluşmaya karar verdik. Ben sabah erken saatte bankaya gittim, kendisini cep telefonundan aradım. O sabah 2 aramam vardır Başkanım, o da HTS kayıtlarında var. "Ya Adem Bey neredesin?" dedim. "Ya ben gelemedim abi, şöyle bir işim çıktı. Bir arkadaşımı gönderdim, o halledecek, nakit getirecek," dedi. Sonuçta anladım ki nakit de yok. Tekrar aradım; "Adem Bey nakit getirecektiniz," dedim. "Ya abi halledemedik, arkadaş bizi meclisten çekecek, yatıracak," dedi. Yani yapılan işlem, hakiki bir ödemenin aylar sonra belgelenmesidir. Makbuzları ancak böyle alabildik Başkanım. Zamanlamalara dikkat edin.
"3 EVİ VE KENDİ EVİMİZİ SATIP YENİ BİR EV ALMAYA KARAR VERDİK"
Ayrıca Türkiye'ye her 2 yılda bir gelir; 2 yıl sonra geldiğinde, Ayşe için zaten bana parasını bankadan gönderdiği gayrimenkulün satış sözleşmesini devrettim. Bakın, tapuyu devretmedim; neden? Çünkü ortada tapu yok, proje yok. Ortada tapu olmadığı için o sözleşmeyi yaptık ve o sözleşmeyi devrettik. Sonra pandemiye geldik; biz pandemiyi eşimle çok zor geçirdik ve emekliliğe karar verdik. Dolayısıyla evimizi satacağız, buradakileri de satacağız ve birleştirip yeni bir yer alacağız. Bizim yaptığımız bu 3+1 gayrimenkul yatırımı ile onun toplamı, bizim yaşadığımız Akmerkez tarafındaki evimizin bulunduğu bölgede bir oda veya bir mutfak satın alamaz; çünkü o bölgede 1.500.000 - 2.000.000 dolardan aşağı doğru dürüst bir ev bulamazsınız. Dolayısıyla 3 evi ve kendi evimizi satıp yeni bir ev almaya karar verdik. Böylelikle bunları satmak istedik ancak satamıyorsunuz; çünkü ortada tapu yok ve proje devam ediyor, inşaat henüz bitmemiş.
Bunun üzerine yine Kameroğlu ile konuşarak, "Ben bunları şirketime devredeceğim ve şirketimden alacağım nakit parayla kendime ev alacağım," dedim. Öylelikle önce kendi şirketimizle sözleşmeyi yaptık. Bir de Başkanım, benim şirketimde şirketin kasası bende değildir, personildedir; yani muhasebecilerdedir. Tek kuruşuna dokunmam; maaşımı alırım, yıl sonunda da eğer kâr payı varsa onu alırım. Dolayısıyla şirketin başka bir tüzel kişiliği olduğu için, önce Mesut olarak şirketimle kendi aramda sözleşme yaptım. Sonra bunun hukuken yeterli olmayacağını düşünerek gittim, aynı sözleşmeyi bu sefer Kameroğlu ile yaptım. Çünkü satışı yapan Kameroğlu'dur; onun burada imzasının olması lazım. Gittik; aynı sözleşmeyi şirketimin temsilcisi, şahıs olarak ben ve Kameroğlu İnşaat olarak üçlü sözleşme şeklinde yaptık. Bakın onların tarihi de Başkanım, ta 2021 sonudur. Aradan 4,5 yıl geçmiş; ondan sonra bir kat irtifakı tapusu çıktı. Arkasından proje 2023’te bitti ve ben o projedeki her şeyi emlakçılar vasıtasıyla sattım.
Tekrar ediyorum: Gayrimenkulleri devrettiğim 4 kişiden sadece Ayşe Hanım’ı Sayın Savcılık çağırdı. Diğer 3 kişiye "Bu iş nasıl oluyor?" diye sorup onları davet bile etmedi. Yani burada bile aslında niyetin ne olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Özetle; Adem Kameroğlu, makul bir tüccar gibi davranmadı ve benim iyi niyetimden yararlanarak beni aldattı. Dediğim gibi, ortaya çıkan güvensizlik nedeniyle nakit ödediğim rakamın banka makbuzuna dönüşmesini istedim; hikâyenin tamamı budur Başkanım. Çünkü bir uzlaşmazlık durumunda Adem Kameroğlu’nun her şeyi reddedebileceğini gördüm. İnsanlara güveniyorsunuz ama bir müddet sonra öyle olmadıklarını anlıyorsunuz. İlk kez ben ondan bir şey alıyorum; daha önce o benden hizmet alıyordu. Ben o hizmeti teslim ediyordum; televizyon kampanyasıysa televizyonda, gazeteyse gazetede yayınlandığını görüyordu. Ondan sonra faturasını kesiyordum ve aylar sonra tahsilatını yapıyordum. Dolayısıyla orada bir güvensizlik problemi yoktu ama ne zaman ki ben ondan bir şey aldım, bu sefer güvensizlik problemi ortaya çıktı.
Ben sorumlu bir vatandaş ve makul bir ticaret insanı olarak her şeyi usulüne uygun yaptım Başkanım. Bütün sürecin belgelerini orada göreceksiniz. Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra bu belgeleri bulmak kolay değil ama bulduk. Elinizdeki belgelerden iki tanesine özellikle dikkat etmenizi istiyorum Sayın Başkanım: Birincisi, ön ödemeli satış belgesidir; ödemenin yapıldığının kanıtıdır. İkincisi ise sözleşmedir. Her bir sözleşme 19 sayfalıktır. Sözleşmenin 2. sayfasında net olarak yazan yerleri sizin için işaretledim Başkanım; orada "tamamı peşin ödeme" diye yazar. Bu sözleşme kapsamında her bir sözleşmeyi tek tek hazırladık; yapı ruhsatından mimari projeye, mahal listesinden teknik şartnameye, müzakere ve inceleme tutanağına kadar bütün evrakları her bir bağımsız bölüm için zamanında tamamladık. Nakit ödeme belgesi dahil olmak üzere tamamının belgesi, tarihleri, imzaları ve kaşeleri orada mevcuttur.
Bütün bu süreçten sonra Adem Kameroğlu’nun ifadelerindeki tutarsızlıklara gelmek istiyorum. Çünkü Adem Kameroğlu verdiği her ifadede başka bir yalan söylemek zorunda kaldı. Yalan söylemek kolaydır Başkanım, ama yalanı sürdürebilmek imkansızdır; hele ki karşınızda hakikatin belgeleri varsa. Örneğin, etkin pişmanlık ifadesinde şöyle diyor: "15 Nisan 2025 günü ifademi vermiştim ama gerçekleri söylemedim, işin ciddiyetini bilmiyordum." Yine aynı ifadede, "O döneme kadar Necati Özkan’ı tanımıyordum, sadece adını duymuştum," diyebiliyor. Oysa ki biz 12 yıllık iş ortağıyız; 3 yılı aşkın süre Pelikan Hill projesinde beraber çalışmışız. Sonra 24 Eylül’de Başsavcılıkta verdiği ifadede diyor ki: "Kameroğlu İnşaatı uzun süre ağabeyim Hüsamettin Kameroğlu yürüttü." Doğrudur, işin başında en başta o vardı ama 3 yıl boyunca yaptığımız onlarca toplantıda defalarca karşılaştık. "Necati Özkan’ın firmasıyla Kameroğlu İnşaat arasında imzalanmış bir medya hizmet sözleşmesi var ise içeriğini bilmiyorum, sonradan öğrendim; bu süreç ağabeyim tarafından yürütülmüştür," diyor. Ancak benim telefonumda abisinin numarası bile yok; telefonumda Kameroğlu firmasından kayıtlı tek kişi var, o da Adem Kameroğlu.
Keza, çok zor bir projeydi Başkanım. Yani 810 tane malikane yapıyorsunuz, bunların tamamını satacaksınız; hem de Büyükçekmece’de yapacaksınız bu 810 taneyi. Her birini 2-3.000.000 dolara satmaya çalışacaksınız. Baştan dedim ki: "Arkadaşlar, bu proje satılamaz. Çünkü Türkiye'de böyle bir profil yok. Türkiye'de bu kadar malikaneyi satın alacak profil yok." Neden biliyorum? O sırada Merkez Bankası ile de çalışıyorum. Merkez Bankası, her sene Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisindeki bankalarda 1.000.000 dolar ve üstünde ya da 1.000.000 TL ve üstünde parası olan insanların sayısını veri olarak açıklar. Oradan biliyorum ve dedim ki: "Bu kadar insan yok. Olsa bile bu insanlar zaten Boğaz kıyısında yaşıyorlar. Bu projeyi tadil etmemiz lazım. Buraya rezidans yapmazsanız bu proje satılamaz, bitmez." İnanmadılar; 5 yıl sonra dediğim noktaya geldiler. Pelikan Hill Projesi'nde 120 civarında malikane satıldı, geri kalanları normal apartmana dönüştü. O malikanelerden 2 tanesini bizzat ben sattım. Kime? Ayakbacakoğlu diye bir aile vardır, Ayakkabı Dünyası'nın patronları. Adem Kameroğlu ile onları ben tanıştırdım; bunu mesela söylemeyi atlıyor.
Keza, etkin pişmanlık ifadesinde diyor ki: "Metrobun iskanını alabilmek için Tuncay Yılmaz, 4 daire karşılığında iskan alabileceğimi söyledi ve bana Necati Özkan isimli şahsı yönlendirdi." Ben Tuncay Yılmaz ile tanışmıyorum. Tuncay Yılmaz ile 2019 civarında tanıştım. O da şöyle oldu: Bir gün beni aradı, "Necati Bey, Meclis Başkanı ile çalışıyor musunuz?" dedi. "Evet," dedim. "Bizim bazı projelerimiz var, bunların satış kampanyasını sizinle çalışmak istiyoruz," dedi. Buluştuk, projeleri tek tek gezdim. Bir projede 5 tane kalmış, diğerinde 3 tane, bir başkasında 2 tane; bir projenin ise yarısı kalmış. Tuncay Yılmaz'a dedim ki: "Tuncay Bey, bunlar bizim işimiz değil. Yani attığınız taş, ürküttüğünüz kurbağaya değmez. Bunları emlakçılar vasıtasıyla satın." Çalışmadık. Daha zamanında Ali Babacan da davet etmişti Ankara'ya; ona da aynı şeyi söyledim. "Sizin işiniz reklamcılık işi değil, biz sizinle çalışamayız," dedim. Sonradan Ali Babacan Ekonomi Bakanı oldu, kendisiyle başka türlü çalışıldı.
Yine etkin pişmanlık ifadesinde Adem Kameroğlu şöyle diyor: "Bu dairelerin devri için şirket hesabımıza toplamda 2.000.000 lira para olarak yatırıldı. Bu para daha sonra tarafımızdan Necati Özkan'a iade edilmiştir." Buyurun! Ben tabii dilekçeleri verdim ve dilekçelerde bütün süreci anlattım; ödemenin ne olduğunu, nasıl olduğunu açıkladım. Onun üzerine aradan zaman geçince bu sefer ifadesini değiştirdi: "Ya yanlış hatırlamışım, eski zaman, olabilir böyle şeyler; Aydın Şahin isimli arkadaşım gitti Necati Özkan'a iade bedellerini yatırdı." Söylediğim gibi; hakikatler aylar sonra, 5 ay sonra ortaya çıktı. Keza etkin pişmanlık ifadesinde bir başka iddiası da şu: "İnşaatım da bitmek üzereydi ve başvuru aşamasıydı, o yüzden daireyi verdim." Oysa iskan başvurusu 2023'te yapılmış Başkanım. İskanlar 2 ayrı tarihte alınmıştır; biri 4 Mayıs, diğeri 8 Mayıs. Biraz önce gösterdiğim yazının en altında bunlar var. Nedeni şudur: Proje 2 büyük parseldir, iskan başvurularını parsel parsel ayrı yaparsınız. Burası 2 ayrı parsel olduğu için 2 ayrı tarihte iskanları verilmiş ve Mayıs 2023'te alınmış. Bahsettiği konu ise 2017 başı Başkanım; arada 6 yıl var.
Keza Cumhuriyet Başsavcılığı ifadesinde bir şey daha söylüyor: "Necati Özkan ile bahse konu 4 adet dairenin satımına ilişkin taşınmaz satış vaadi imzaladık." Doğru. Bunu dedikten sonra diyor ki: "Necati Özkan'ın ifadesinin ekinde sunmuş olduğu belge (ifade değil dilekçe aslında) gerçek değildir." Tabii ki değil ama bunu söylerken şunu demeye çalışıyor; yani "Bu evraklar sahtedir" demeye getiriyor. Şöyle devam ediyor Başkanım: "Şu anda Necati Özkan'ın sunmuş olduğu ve sanki 2017 yılında ödeme yapılmış gibi gösteren, kaşesi basılarak üzerine atılmış olan imza tarafıma ait olmadığı gibi tamamen bambaşka ve gerçeğe aykırı şekilde imzalanmış olan belgelerdir." Şunu da ilave ediyor: "Necati Özkan tarafından sunulmuş olan ve bana gösterilen belgelerin bir kısmı gerçeği yansıtmamaktadır, imzalar bana ait değildir. Şirketimde hiçbir zaman bir başkasına imza yetkisi veya genel satış vekaletnamesi dahi vermediğim için şirketim adına başka bir yetkilinin imza atması dahi söz konusu değildir."
Size verdiğim evraklarda işaretlediğim imzalar var; biraz sonra sayın avukatlarım da onunla ilgili detayları anlatacak. Yani adam bana bir de evrakta sahtecilik isnadında bulunmaya çalışıyor. Ben sanki oturmuşum hapishanede suçumu temizlemek, üzerimdeki atılı suçtan kurtulmak için evrak üretmişim, dosya üretmişim. 20 Nisan 2017 tarihinde imzalanan evrakların tamamı dosyanızda. Oradaki imzalar Adem Kameroğlu'nun imzası değil, genel müdürün imzasıdır. O genel müdür de bu davada sanıktır, ona da soracaksınız zaten: Veysel Erçelik. Ya insan hangi korkuyla bu kadar kısa sürede ortaya çıkacak bir yalana sığınmak zorunda kalıyor Başkanım? Bu nasıl bir korku? Yani başkasına iftira at, kendini sıyır! O sırada biz de tutukluyuz tabii. Ya böyle bir şey olur mu?
Dolayısıyla bütün evraklarda, özellikle 2021 ortasındaki satış vaadi sözleşmesindeki evraklara lütfen bakın. Sayın Başsavcılık ve iddia makamı şöyle bir şey diyor: "Çıplak gözle bile bakıldığı zaman bu iki imzanın aynı kimseye ait olmadığı görülecektir." Tamam, doğru. Peki, niye sormuyorsunuz; "Bu imzalar senin değilse kimin?" diye? Çünkü Adem Kameroğlu'nun kendi imzasını reddetmediği belgede bir referans var; diyor ki: "Bu, şu sözleşmenin zeyili olarak üzerine yapılmıştır." Yani atıfta bulunduğu sözleşme, "İmza benim değil" dediği sözleşmedir. O zaman o sözleşmeyi de kabul etmiyor olman lazım; ama ona ilişkin bir şey söylemiyor.
"İSTANBUL SENİN" VURGUSU
Sayın Başkanım, insanlar yalan söyleyebilir ya da doğruyu konuşabilirler; ama belgeler yalan söylemez. Dosyaya 240 sayfaya yakın belge koyuyorum. O belgelerin her biri, olayın ne olduğunu bizzat tarif ediyor. Dolayısıyla size sunduğum bu belgeler, bu olayla ilgili hakikati net olarak ortaya koyuyor.
Öte yandan Adem Kameroğlu, 2019’daki o projeyi; demin anlattığım nedenlerden, yani para bulamadığı, insan kaynağını organize edemediği ve satışları doğru dürüst yapamadığı için bankalara gitmek zorunda kalarak 2,5-3 yıl geciktirerek bitirdi. 2.000’e yakın insanı perişan etti, üstelik ayıplı mal teslim etti. Bu süre içerisinde kendisiyle defalarca kavga ettik; aramızda detaylarını anlatmayacağım bir sürü olay yaşandı. Halbuki Sayın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, benim dosyaya sunduğum bu evraklara bakıp; "Necati Özkan, sen şöyle bir evrak koymuşsun ama bu adam bu evrakın yalan ve üretilmiş olduğunu söylüyor, bu nedir?" diye bana tek bir soru bile sormadı. Sorulsaydı, şu anda huzurunuzda anlattıklarımı orada da anlatacaktım. Zaten 9 sayfalık dilekçem de bunu özetliyor. Ama savcılık bunun yerine benim bir dostumu, bir arkadaşımı gözaltına aldı; 65 yaşındaki kadıncağızı hüngür hüngür ağlattılar. Duyduğumda kendime gelemedim; masum, hiçbir konudan haberi ve dahli olmayan bir kadına yapılan bu muamele nasıl bir zulümdür? Hakikat basittir ve anlaşılabilir bir şeydir. Perşembe günü söylediğim o gizli polis şefi mantığı; "Sen adamı bana getir, ben ona suç bulurum" anlayışı ne zaman buraya geldi? Bu ülke, bu yargı sistemi ne zaman bu hale gelebildi?
Müsaade ederseniz Eylem 13’e geçmek istiyorum Sayın Başkanım. Eylem 13; başından beri hepimizin anlamak için çabaladığı ama gün geçtikçe içinin ne kadar boş olduğunu gördüğümüz bir başka vakadır. Sayın İddia Makamı tarafından iddianamenin 192. sayfası ile 261. sayfası arasında, yaklaşık 70 sayfa boyunca tarif ediliyor. Bu kapsamda "kişisel verileri başkasına verme, ele geçirme ve yayma" suçuyla suçlanıyorum. Oysa ki benzer bir hikâyeyi size savunmamın en başında gösterdim: Benim şirketimin bulunduğu Akmerkez kamerasından alınan görüntüler, kişisel verinin daniskasıdır ve bu görüntüleri troller paylaştı. Peki, ben hangi kişisel verileri ele geçirmişim ve yaymışım? Dosyaya bakıyorsunuz; Eylem 13’te, Sayın İddia Makamının ve Başsavcılığın yorumu olarak bir başında varım, bir de sonunda varım. Eylem 13’ün içeriğinde hiçbir yerde ben yokum; ama bu eylemden dolayı, üstelik "resmen vasfı haiz örgüt üyesi" olarak artırılmış şekilde cezalandırılmam talep ediliyor. Ben verileri neyle ve nasıl almışım? "İstanbul Senin" adlı aplikasyonla. Bu uygulama Kasım 2021’de lanse ediliyor.
Tekrar not düşmek istiyorum Sayın Başkanım: Örgüt üyeliği isnadında ve Eylem 4’te olduğu gibi, bu isnatla ilgili olarak da soruşturmanın hiçbir aşamasında bugüne kadar bana tek bir soru sorulmadı. "Sen şöyle bir yanlış işin içine girmişsin; burada tanımadığın 17 kişiyle, pardon 27 kişiyle bir araya gelmişsiniz, milletin verilerini toplamışsınız, yetmemiş bir de yabancı istihbarat servislerine satmışsınız," demediler. Ben bundan dolayı tutuklu değilim; yani Eylem 4’ten veya Eylem 13’ten tutuklu değilim Sayın Heyet. Örgüt üyeliğinden ve rüşvet verme suçundan tutukluyum. Sayın Başsavcılık, iddianamenin 258. sayfasında şöyle diyor: "Ekrem İmamoğlu'nun talimatıyla özel vasfa haiz örgüt üyeleri Necati Özkan, Melih Geçek ve örgüt yöneticisi Hüseyin Gün birlikte çalışma yapmıştır." Hoppala! Nerede? Hangi gün? Hani belge? Hani ifade? Herhangi bir ifadenin —27 kişi burada tutuklu, tutuksuz olanlar da var— herhangi birisinin ifadesinde buna ilişkin en ufak bir cümle var mı? Bu yorumu yapabilmek için en ufak bir kanıt var mı Sayın Başkanım orada da? Nasıl bunu yapabiliyoruz yani? Nasıl durup dururken belgeye dayanmadan yorumda bulunabiliyoruz, isnatta bulunabiliyoruz? Nasıl oluyor bu? Bunu diyor ve ardından da bir hüküm kuruyor."
Sayın iddia makamı diyor ki: "Ekrem İmamoğlu'nun talimatıyla Murat Ongun tarafından planlanan, teknik detayları örgüt üyesi tarafından hazırlanan ve örgüt üyesi İsmet Koyun tarafından hayata geçirilen; örgüt içindeki tüm koordinasyonun şüpheliler Necati Özkan ve Melih Geçek tarafından yapıldığı 'İstanbul Senin' uygulaması ile kişisel verilerin işlenip örgütsel amaçlar doğrultusunda toplumu manipüle etmeye çalıştıkları ve elde ettikleri verileri yurt dışına sızdırdıkları anlaşılmıştır." Aman ya Rabbi, şu cümleye bakın! Bu şöyle bir cümle Başkanım: Sanki bize "2 x 2" diyor; hani "2 x 2 = 5" dese, "4 değil 5" deriz belki. "3" dese, "Hayır 3 değil 4" deriz. Ama burada hem "2 x 2" var diyor, hem "yeşil" diyor, hem "kırmızı" diyor. Dolayısıyla hem değerlendirme cümlesi hem de hüküm; hakikatten o kadar uzaktır ki neyini açıklayacağımızı şaşırıyoruz. Aynı cümle içerisinde birbirini hiç tanımayan, hayatta bir araya gelmemiş, hiçbir yolla iletişimleri olmayan insanları mesnetsiz bir şekilde birleştiriyor. İnsan bir iddianame hazırlanırken bu kadar temelsiz ve bu kadar çürük nasıl davranabilir, şaşıyorum. Ankara'da okudum; hukuk 1. sınıf öğrencilerine verseniz böyle yazmazlar. Bu nasıl yazıldı? Bunu acaba bir konuk mu yazdı da sonra savcılık dosyaya ekledi? Gerçekten anlayamıyorum.
"O RAPORDA DA NECATİ ÖZKAN'IN ADI YOK"
Bu kapsamda, 2019 yılında Ekrem İmamoğlu'nun 31 Mart seçimlerini yönetirken dışarıdan hizmet veren bir iletişim profesyoneli olarak benim yaptığım en temel iş, bir reklam filmidir: "İstanbul Senindir". Müsaadeniz varsa, teknik olarak da mümkünse bu 1 dakikalık filmi izletmek isterim Sayın Başkanım. Peki, gerek yoksa sadece şu tek sayfalık görseli yansıtalım. Bu reklam filmi Şubat 2019'da yayınlandı. Evet, seçim kampanyası dönemiydi Başkanım. Bir seçim kampanyası şöyle ilerler: En başta adayın kim olduğunu tanıtırsınız, arkasından projelerini ve vaatlerini anlatırsınız. Seçime 1 hafta-10 gün kala da genel olarak herkesi etkileyecek duygusal bir film yaparsınız. Bu film de öyle bir filmdir. Senaryosunu ve sözlerini bizzat ben yazdım, ekibimdeki arkadaşlarım da katkı sağladılar. Filmde bir çift görüyoruz, arkasından Boğaziçi Köprüsü'nü, tarihi yarımadayı görüyoruz ve sayıyoruz. Gösterdiğimiz şey sadece İstanbullular; başka hiçbir şey göstermiyoruz. Kadın, erkek, genç, yaşlı, Müslüman, Hristiyan, emekli, çocuk... Şöyle diyoruz: "Bu aşk senin. İki yaka, yedi tepe; bu Boğaz, bu Haliç, bu şehir senin. Geçmiş senin, gelecek senin; güneşin doğduğu, akşamın olduğu yer senin. Sahibi sensin; Kız Kulesi mi, saçlarını savuran rüzgar senin. Seninle Topkapı, senindir Süleymaniye."
Orada Süleymaniye'de namaz kılan vatandaşlarımızı görüyoruz. "Gönlüne dolan ferahlık, gözünü dolduran yaş senin. Bir evlilik teklifi, simit kokusu senin, martının uçuşu senin. İnancın, fikrin, hayalin senin; kulağındaki şarkı, dilindeki türkü, yüreğindeki sır senin. Gelecek senin. Yeni bir hayat, yepyeni bir başlangıç senin." Bir hamile kadını gösteriyoruz, "Karar senin" diyoruz ve tüm insanları gösteriyoruz. Filmin sonunda, 1-2 saniye Ekrem İmamoğlu dönüyor ve bize gülümsüyor. Film bu kadar Başkanım. Bu filmin adı "İstanbul Senin". Peki, bu film bize ne anlatıyor? Bu film bize, eğer Ekrem İmamoğlu seçimi kazanırsa vatandaşların sesini ve sözünü dinleyeceğini söylüyor. Yani literatürdeki haliyle, İstanbullu seçmenlere bir "demokratik katılım" vaat ediyor. O yüzden de melodisinden hikâyesine kadar çok beğenildi ve seçim sonrasında da Sayın İmamoğlu ve ekibi tarafından kullanıldı. Tekrar ediyorum; seçim kampanyası biter, benim görevim biter. Ondan sonra siyasetçi o materyalleri istediği gibi kullanır. Ekrem Bey bunu defalarca kullandı. Ya da ekibi kullandı. Sonradan bu mobil aplikasyonun ismine ilham kaynağı oldu ve isim bu yüzden böyle seçildi.
Sayın Başkanım, Sayın İddia Makamı; bir reklam filmi çekmek, bir seçim kampanyası yapmak kanunen de ahlaken de suç değildir. Olsa olsa işini layıkıyla ve hakkıyla yapmaktır. Stalin'in gizli polis müdürü Beria’nın "Sen adamı getir, ben ona suç bulurum" sözü, içeri girdiğim günden beri her gün kulağımda çınlıyor. Özetle Sayın Başkanım; büyük çoğunluğunu hayatta tanımadığım insanlarla birlikte işlemekle itham edildiğim "İstanbul Senin" reklam filminden 3 yıl sonra hayata geçen "İstanbul SENİN" uygulamasının ne yazılımını bilirim, ne çalışma metotlarını, ne de güvenlik yapısını anlarım. Bu aplikasyon hangi tür veriyi nereden toplar, nerede saklar; anlamam. Teknoloji alanındaki kapasitem, bu konuları kavramaktan oldukça uzak. Ben 67 yaşına basacağım; internetin ve teknolojinin içine doğmuş "Z kuşağı"ndan değilim. Dahası, bu benim alanım ya da uzmanlığım değil.
Diğer yüzlerce İBB hizmeti veya projesinde olduğu gibi, "İstanbul Senin" projesinin ve içindeki uygulamaların yapılmasıyla ilgili alınmış herhangi bir kararda veya uygulamanın idari tarafında asla bulunmadım. Teknolojik alanlarda bir yetkim, yönlendirmem ya da talebim söz konusu olamaz; dediğim gibi, işim değil, alanım değil. Keza sizler de kamu yöneticisisiniz. Kamu yönetiminin nasıl işlediğini iyi bilen herkes, bu gibi işlerin dışarıdan, hariçten gazel okuyarak yürütülemeyeceğini bilir. Siz dışarıdan bir proje anlatırsınız; onlar "bakarız" derler rafa kaldırırlar, "yaparız" derler geciktirirler. Siz "A yönüne gidelim" dersiniz, onlar "C yönüne" giderler. Çünkü sorumluluk kamu yöneticisindedir, imza yetkisi onundur ve hesap verecek olan da odur. Dolayısıyla dışarıdan birisinin inisiyatifiyle bu işler yapılmaz.
Zaten Sayın Başkanım; soruşturma evrakında, iddianamede ve eklerinde, benim bu konularla ilgili herhangi bir inisiyatifim olduğunu gösteren tek bir belge, tek bir delil, tek bir ifade yok. Sadece İddia Makamı'nın hiçbir şeye dayanmayan mükerrer yorumları var: "Necati Özkan'a bir şey bulalım, içeride tutalım." Eylem 13 kapsamında adı geçen ikinci bir konu daha var: İBB Anne konusu. Bu konuyu da favori gazetem Yeni Şafak'tan öğrendim; o sırada Kandıra'dayım. Yeni Şafak'taki bir haberde böyle bir uygulamanın olduğunu ve bir inisiyatif başlatıldığını okudum. Ancak sonradan, yazılımı yapan birimin daire başkanının bile "bu uygulama hayata geçmedi" dediğini önce bu duruşmada sizden, sonra da ifade veren herkesten anladım. İddianamede söylendiği gibi bir veri sızıntısı olmuş mudur, olmamış mıdır; olduysa nasıl olmuştur? Bunu bilmem, anlamam.
Sızıntı iddialarıyla ilgili iki konuya özel dikkatinizi istirham ediyorum Sayın Başkanım. Zamanlama: Veri sızıntısının Nisan ortası gibi yapıldığı söylendi. Casusluk davası nedeniyle aldığımız bir uzman mütalaasından öğrendik ki internette yapılan her işlemle ilgili otomatik bir "zaman damgası" vuruluyor. Sızıntının Nisan 2025'te yapıldığı, sözde satışın ise 26 Mayıs 2025'te başladığı söyleniyor. Ben Nisan'da da Mayıs'ta da tutukluyum! Konuyu bilmediğim gibi, bir sızıntı varsa buna dahil olmam fiziksel olarak da imkansızdır. USOM Raporu: Ne kadardır tartışılıyor bilmiyorum ama ortada bir USOM raporu var. O raporda da Necati Özkan'ın adı yok. Dolayısıyla Sayın Başsavcılık, iddianamenin içine beni oraya buraya, başına ve sonuna koymuş; ama neden koyduğunu muhtemelen kendisi de bilmiyor.
İddianamenin 237. sayfasında bulunan ve İsmet Koyun tarafından gönderilmiş bir e-posta var. Tek delil diyebileceğimiz ya da "delilimsi" diyebileceğimiz şey bu; ki o e-posta aslında benim masum olduğumu kanıtlıyor. Çünkü eğer o e-posta doğruysa -ki hatırlarsanız sordum, "İletilen (forward) e-postalar üzerinde oynanabilir mi?" diye, buradan bir sanık arkadaş da neden olamayacağını anlattı— bu da iletilmiş bir e-postadır. Yani e-postanın kendisi değil; birisinin bir başkasına ilettiği bir metin çıkıyor ortaya. Dolayısıyla altındaki her şeyi değiştirebilirsiniz. Burada İsmet Koyun benimle ilgili bir cümle sarf ediyor. Eğer doğruysa diyor ki: "Necati Bey bu hafta için story tarafını bitirmiş olacak." Story tarafı; yani öykü tarafı, hikâye tarafı. Neyin? "İstanbul Senin" uygulamasının. Ben o hikâyeyi en başta yazdım zaten. Ben sadece şunu anlamak istedim: "Ya siz yapıyorsunuz da bu iş neye yarıyor?" Bir İstanbullu olarak siz "İstanbul Senin"i bitirdiğiniz zaman ben neyden faydalanacağım? İsmet Bey'in bana bunu anlatmasını istedim; kendisi de anlatacaktır. Anlattığı zaman benim gördüğüm hikâye şu Başkanım:
Cebimizde taşıdığımız bir nüfus cüzdanımız, bir kredi kartımız ve bir de otobüse, trene, vapura binmek için kullandığımız İstanbulkart'ımız var. İsmet Koyun'un yapmak istediği ve sonuçta yapılan şey, bu 3 kartı cep telefonuna koymaktır. Dolayısıyla siz vapurda, otobüste ya da metroda cep telefonunuzu gösterip geçiyorsunuz. Nakit para derdiniz yok, cüzdan taşıma derdiniz yok; bir cep telefonuyla İstanbul'un her tarafında özgürce dolaşabiliyorsunuz. Hayatınızı kolaylaştırıyor; bu muazzam bir teknolojik devrimdir. Kamunun görevi de zaten budur; bizim hayatımızı kolaylaştırmak. Sonra bana anlattılar; dediler ki: "Hedefimiz şu: Sen bir adresten başka bir adrese taşınırken; doğalgazı kapatmak, emlak belgesi vermek, her bir kuruma tek tek gidip aboneliğini bitirmek ve yeni yerde yeniden başlatmak zorunda kalmayacaksın. Bu aplikasyon, sen otobüste seyahat ederken tek tıkla bunu yapmanı sağlayacak; eski adresteki abonelikleri sonlandırıp yenilerini başlatacak." Biz bir belediyeden daha ne istiyoruz? Bunun neresi suç olabilir? Niye her şeyin altında başka bir şey aranıyor?
Dolayısıyla Eylem 13 ve "İstanbul Senin" dediğimiz şey budur Başkanım. İsmet Koyun dedi ki: "Üstat, bu işin iletişiminde beraber çalışabilir miyiz?" Kendisi de ifade verecektir, lütfen kendisine de sorun. Ben, "Kusura bakmayın, ben İBB ve İBB iştirakleriyle çalışmıyorum. Ayrıca seninle çalışmam, Ekrem İmamoğlu ile çalışmamızı engeller; çünkü yarın bir gün aramızda çıkar çatışması doğar," dedim. Dolayısıyla ben sizinle çalışamam. Kendisi zaten bir başka ajansla anlaştı; yani o "story" dediği tarafta bile ben yokum Başkanım. Nasıl beni buraya dahil ediyorsunuz? İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, bu eylemle ilgili sorumluluğumu kanıtlayan hiçbir illiyet bağı olmadan beni dahil ediyor olmasının amacı olsa olsa "Necati Özkan'a bir eylem daha yazalım, özel vasıflı üye statüsü verelim" çabası olabilir. Çünkü 69 sayfa boyunca ifadesine başvurulmuş kişilerin hiçbirisi benimle ilgili bir şey söylemiyor. Sadece iki yerde lafım geçiyor:
Naim Erol Özgüner: 239. sayfada diyor ki: "Melih Geçek'ten duymam sebebiyle programın ilk sürecindeki reklam işlerini Necati Özkan yürütüyordu." Hatırlarsanız, ima ettiği şey demin size gösterdiğim o reklam filmidir Başkanım. İsmet Koyun: İddianamenin 241. sayfasında şöyle diyor: "Biz ilk uygulamayı kurduk; kurduktan sonra programın tanıtma aşamasında Necati Özkan ile tanıştık. Necati Özkan ile 2-3 kere programın tanıtımıyla ilgili çalışmaları konuştuk." Durum budur; idare bir hizmete karar veriyor, bu hizmetle ilgili benden destek almak istiyorlar, ben de "Hayır, kusura bakmayın" diyorum. Ama elbette bana herhangi bir konuda bildiğim bir şeyi sorsanız, size de elimden geldiğince yol göstermeye çalışırım. Bunun dışında hiçbir dahlim yok. Özetle konumum, bilgim, tecrübem ve yetkim nedeniyle; olduğu kadar teknoloji ve veri konularından uzaklığım nedeniyle de Eylem 13 bağlamında tarafıma isnat edilen suç kökten mesnetsizdir, temelsizdir ve çürüktür.
Kaldı ki Hüseyin Gün isimli şahsın "İstanbul Senin" projesiyle ilgili herhangi bir aşamada yetkisi, dahli, ilgisi veya bilgisi olduğunu bu iddianame çıkana kadar duymadım. İddianame böyle bir şeyi üretmiş ve beni de buraya dahil etmiş. Dolayısıyla bu beyefendi ile zaten Ağustos 2019'dan beri hiçbir temasım, bir araya gelmişliğim yok. Sayın Mahkemenizin dikkatini bir kez daha çekmek istiyorum: Bu davaya dahil edilen ve üstelik "örgüt yöneticisi" yapılarak hiyerarşik olarak benim amirim konumuna getirilen Hüseyin Gün isimli şahısla tüm ilişkim; hayattaki toplam 4 görüşme ve birkaç WhatsApp mesajından ibarettir. Ama hem bu davada hem de casusluk davasında bir HTS verisinden, daha doğrusu baz kayıtlarından bahsediliyor. Müsaade ederseniz bunun nasıl olduğunu size anlatacağım ve göstereceğim. 12. görselde bir Google Maps kaydı var; onu size göstereyim.
Bugün beyefendinin de burada olması lazım; sabah geliyordu bildiğim kadarıyla. 12. Evet. Şimdi Başkanım… Şunu da Sayın Başkana iletir misiniz size zahmet? Bakın, ben iddianame çıktıktan sonra "Nasıl oluyor da ben Hüseyin Gün ile bu kadar çok baz verisi (HTS) eşleşmesi yaşayabiliyorum?" diye kendimden şüpheye düştüm. Sonra arkadaşlarıma dedim ki: "Ya bu beyefendinin adresi ne acaba? Biliyor musunuz, bulabilir misiniz?" Bulamadık. Arkasından casusluk davası çıktı; beyefendinin verdiği ifadeyi okudum. Hem kollukta hem de savcılıkta verdiği ifadelerin en başında adresi var. Dedim ki; bu beyefendinin adresini, benim ev adresimi, iş yeri adresimi ve İstanbul'da yaptığımız seçim kampanyası döneminde kullandığımız Seçim Koordinasyon Merkezi'nin adresini lütfen 2019 yılındaki halleriyle bir arada işaretleyin. Bakın; şirketim Akmerkez'de, evim hemen yanında Sarı Konaklar'da, Seçim Koordinasyon Merkezi ise Sanayi’nin girişinde, Levent'te. Beyefendinin evi de tam bu bölgenin ortasında! Ya ben bu beyefendiyle 300 defa değil, daha fazla HTS eşleşmesi verdiysem az vermişimdir; çünkü 24 saatim benim burada geçiyor. Bütün özeti bu Başkanım, başka hiçbir şey yok. Bu beyefendiyle de Eylül 2019 başından beri hiçbir temasım, hiçbir ilişkim yok. Bu davanın konusu değil ama casusluk davasının dosyasında var; biz tutuklanmadan hemen önce bir tedbir kararı çıkmıştı, bunu bir gazeteciye anlatmıştım ve haber olmuştu. Onun üzerine bana Hüseyin Gün'den bir mesaj geldi. Hatırlamıyorum adamı; "Gün Avukatlık Bürosu" var, orada Mehmet Bey ile bir yerde tanışmışız, bana defalarca kitaplarını göndermişti. Ben de bana mesaj atan kişinin o Mehmet Bey olduğunu zannediyorum; çünkü adam bende kayıtlı değil, silmişim. Adama "Teşekkür ederim, Allah razı olsun," diye cevap veriyorum; bütün hikâyem bu Başkanım.
Malumunuz, değinmemek imkansız Başkanım; çünkü aklıma geldikçe bir hal oluyorum. 24 Ekim 2025 günü İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, ortaya bomba gibi bir "askeri ve siyasi casusluk" iddiası attı. Cumhuriyet tarihinin gördüğü en büyük iftiradır bu. Üst üste basın açıklamaları yaptılar; bir değil, iki değil... Ve o basın açıklamaları yine hukuk tarihimizde görülmeyecek kadar uzun; çünkü kendileri de biliyorlar ki içi boş. Dolayısıyla milleti ikna edebilmek için aynen şunları söylüyorlar Başkanım: "Ekrem İmamoğlu suç örgütünün asıl amacının maddi menfaat elde ederek örgüt lideri Ekrem İmamoğlu'nun Cumhurbaşkanlığı adaylığı için fon oluşturmak olduğunu; örgüt yöneticilerinden şüpheli Hüseyin Gün'ün, şüpheli Necati Özkan ile örgütün bu amaçları doğrultusunda 2019 yerel seçim kampanyasında iş birliği yaptığı ve özellikle seçmenlere ait gizli bilgilerin sızdırılması suretiyle eylemde bulundukları..." Yetmedi; seçmen profili çıkardıkları, strateji belirledikleri ve bu bilgileri yabancı istihbarat servisleriyle paylaştıkları iddia ediliyor. Cümle bu, açıklama bu! Yahu Sayın Başkan, Sayın Heyet; hakikaten bu kadar olabilir mi? Bu devletin yetkili makamları nasıl bu kadar sorumsuz, bu kadar dayanaksız iddialarda bulunabilirler?
Başkanım, ben 13 yaşında baba ocağından çıkmış bir insanım. Daha aileme sadakati öğrenmeden önce devlete ve millete sadakati öğrenmiş biriyim. Ana sevgisinden önce vatan sevgisiyle, baba aşkından önce Atatürk aşkıyla yetiştirilmiş bir insanım. Bir isnatta bulunuyorsanız önce bir profile bakın! Bir sorun: "Sen casusluk yaptın mı, gel bakayım buraya!" deyin. Sayın Başkanım, size anlattım; 50'den fazla ülkede konferanslara gittim, 23 ülkede Türkiye’nin tanıtım kampanyasını yaptım. Her gittiğim ülkede, Başkanım, gitmeden önce mutlaka oradaki büyükelçiliğe yazarım. Uzunca bir dönem turizm ataşelerimizle çalıştım. Eğer bir konferansa gidiyorsam ya da bir yabancı ülkenin üniversitesinde bir ders veya seminer vermeye gidiyorsam, oradaki büyükelçimize ya da konsolosumuza yazarım; "Gelin konferansı dinleyin, gelin seminerlerimi dinleyin, gelin dersimi takip edin," diye onları davet ederim. Müsait olanlar gelirler. Hatta bir yabancı ülkede seçim kampanyası yapıyorsam, asla ve asla bizim büyükelçiliğimize konuyu anlatıp, onay almadan tek bir adım atmam. Benim üç kuruşluk çıkarım ne olacak ki?
İBRAHİM KALIN'IN KİTABINDAN ÖRNEK VERDİ
Bakın Gürcistan’da çalışıyoruz… Gürcistan'da seçim kampanyası yapıyorum, defalarca gidip geliyorum. Bir müddet sonra Gürcistan devleti, benim kim olduğumu anladı ve bana izin vermemeye başladı; içeri giremiyorum, Tiflis sınırındayım. Tiflis'te Zeki Levent Gümrükçü isimli bir büyükelçimiz var. Kendisini her gidişimde muhakkak ziyaret ettim; yazdım, "Böyle bir durum var, bana yardım edebilir misiniz?" diye. Gürcistan hükümetine nota verdi ve 3 gün sonra Gürcistan hükümeti yasağımı kaldırdı. Ben, sadece ülkemin ve devletimin bilgi sahibi olması adına değil, aslında kendi güvenliğim adına da bütün bunları yaparım. Siz ise bana gelip "casus" diyorsunuz. Yahu vatanseverliğe güveniniz bu kadar mı olur Başkanım? Bir devlet vatandaşına kumpas kurmaz; bu olmaz. Hüseyin Gün'ün hiçbir ifadesinde benden veri aldığına dair tek bir cümle yok; böyle bir şey çıkmadı. Hakikat bu değil yani. Casuslukla ilgili kendisinin tek bir kabulü yok. Hakikaten nasıl bu kadar kolay suçlayabiliyorsunuz? Dedim ya; hakikat basittir, anlaşılırdır.
MİT Başkanı Sayın İbrahim Kalın -ki kendisi önemli bir entelektüeldir- geçtiğimiz aylarda bir kitap yayınladı. Ben Türkiye'deki ve yurt dışındaki siyasilerin ve devlet görevlilerinin yazdığı kitapların büyük bölümünü aldırıp okurum; meraklıyım çünkü. Kitabın adı “Gök Kubbenin Altında.” Burada hakikatle ve hakikati tutarlılıkla ilgili mükemmel bir örnek veriyor Başkanım; aynen şöyle diyor: "Diyelim ki akşam evinizdesiniz, telefonunuz çalıyor. Bakıyorsunuz; sevdiğiniz bir arkadaşınız arıyor. Açıyorsunuz; arkadaşınız nefes nefese, neşeyle size sesleniyor. Diyor ki: 'Şu anda Madagaskar adasındayım, araba kullanıyorum. Arabanın arka koltuğunda bir fil, bir zürafa ve bir balina oturuyor. Kendi aralarında Türkçe konuşuyorlar ama benim Türk olduğumu bilmiyorlar. Çok matrak şeyler anlatıyorlar. Yarım saatte İstanbul'da oluruz, çayı koy, sana geliyoruz.'" Sayın Kalın diyor ki: "Buradaki ilk cümle hariç bütün ifadenin yalan, yanlış, saçma, uydurma ve hilafıhakikat olduğunu bilmem için Madagaskar adasına gitmem gerekmez; gidip orada olayı gözümle görmem gerekmez. Bu denilenin açık seçik bir gerçek dışılık olduğunu benim deneyimlerim zaten bana söyler." İşte bu iddianameyi okuyan herkes de şunu söyleyecektir: "Bu iddiaların yalan, yanlış, saçma ve hilafıhakikat olduğunu bilmem için orayı gözümle görmem gerekmez; bu denli açık seçik bir gerçek dışılık olduğunu deneyimlerim zaten bana söyler."
Eylem 4'ü de anlattım, Eylem 13'ü de anlattım, örgüt üyeliği isnadını da anlattım Başkanım. Bu denli saçma iddialar ve uydurma ifadeler; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığımızdaki her hukuk insanının tecrübesi ve bilgisiyle, mantık kurallarına ters olduğunu şıp diye anlayabileceği detaylardır. Böylesi bir saçmalığı anlamak için "doğruluk kontrolü" (fact-check) yapmaya bile gerek yok Başkanım; bu hemen anlaşılıyor zaten. Daha önce de söylemiştim: Bir olayın kurgusunda parçalardaki tutarlılık, bütünün de tutarlı olduğu sonucunu kendiliğinden doğurmaz. Ama parçalardaki tutarsızlık, bütünün külliyen tutarsız olduğunu otomatik olarak doğurur. Gerek casusluk davası içindeki tüm içerik, gerekse Eylem 13 içindeki isnatlar hakikate aykırıdır, tutarsızdır ve doğruluk kontrolü bile gerektirmeyecek kadar hayatın olağan akışına aykırıdır. Ama ben casusluk davasından tutukluyum. "Getir o adamı, ben ona suç bulurum" mantığı... Hayır efendim, bulamazsınız! Bulamazsınız çünkü hayatım boyunca hukuka ve ahlaka aykırı hiçbir iş yapmadım; burada da yapmadım, yapmam.
Sayın Başkanım, ben Anayasa Hukuku dersini Ankara’da okurken Profesör Doktor Ergun Özbudun’dan aldım; Allah rahmet eylesin, çok değerli bir akademisyendi. 12 Eylül sonrasıydı; 1983 seçimleri yapılmış, sivil hayata dönülmüş ama askeri vesayet bütün gücüyle ortada duruyordu. Özbudun Hoca, kafamıza çakmak için sık sık tahtaya şu sözü yazardı: "İçinden adaleti çıkarırsan devlet, büyük bir çeteden başka nedir ki?" Bunu bize çok söylerdi. Tabii o dönemin özel koşulları nedeniyle hoca bunu söylüyor diye düşünmüştüm. Sonradan bir müvekkilim oldu; bir Türkmen. Saddam’ın zulmünden kaçmış, sınırdaki dağları Kürt aşiretleriyle geçmiş bir müvekkilim. Bu adam, ofisteki kadınların elini bile sıkmayacak kadar dindar bir vatandaşımızdı; ama çok donanımlı, çok entelektüeldi. Kendisiyle çok iyi dost olduk. Sonradan bana BAAS rejimi altında yaşamanın nasıl bir şey olduğunu anlattı. Dedi ki: "Seni hedef seçtiklerinde sadece seni almazlar; bütün aileni, bütün sülaleni alıp meydanda sallandırırlar. Biz böyle büyüdük, böyle bir hayat yaşadık." Ben de dedim ki: "Yahu olur mu böyle bir şey? Evrensellik nerede? Suçların şahsiliği nerede?" "Ya ne diyorsun hocam sen?" dedi; "Burası BAAS rejimi, ondan bahsediyorum."
Sayın Başkanım, burası Türkiye; burası ne Saddam’ın ne de BAAS'ın rejimi. Bizim devletimiz dünkü devlet değil. Bizim devletimiz 1923'te kurulmadı Sayın Başkanım; 1299'da da kurulmadı, 1071'de de kurulmadı. 1923'te kurulan devlet, tabiri caizse "Versiyon 4.0" idi. Orta Asya'dan gelirken Çin'den aldığımız, Hint'ten, Acem'den ve sonra İslam dünyasından aldığımız kurumları, değerleri birleştire birleştire 1.200-1.300 yıldır bu topraklardayız. 250 yıl Büyük Selçuklu İmparatorluğu, 250 yıl Anadolu Selçuklu Devleti, 600 küsur yıl Osmanlı Devleti ve üstüne de 100 yıl koyduk: Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Devlet budur. Bizim devletimizin kurumları da kuralları da değerleri de bin küsur yıldır devam eden kadim bir gelenektir. Kadim devlette bunlar olmaz; Baas rejiminde yaparsın çünkü o, emperyalistlerin tayiniyle kurulmuş "dandik" bir devlettir. Orada yapılabilir ama burada olmaz, olmamalı! O yüzden lütfen kusura bakmayın Sayın İddia Makamı ama bu iddianame bir fiyasko. Neden böyle? Çünkü bir iddianamenin sistematiği olması lazım; delile dayanması, akla ve hakikate yatkın, anlaşılabilir olması lazım.
Bakın, iki haftadır konuşuyoruz, Eylem 13'ü anlamaya çalışıyoruz. Ya burada suç var mı? Yok! Hiçbir tarafında suç yok. Eylem 4'ü anlattım; ben bunlardan dolayı tutuklu değilim, başka iki konudan tutukluyum ama onlarla ilgili bir isnat yok. Adalet; hakikati karıştırarak, içinden çıkılmaz hale getirerek, torba davalarda illiyet bağı kurmadan kişileri ve eylemleri birleştirerek sağlanamaz. Devlette, adalette, hukukta "Yapıyorum çünkü yapabiliyorum," diyemezsiniz. Devlette görev yapan hiç kimse, kanunla ve hukuken tanımlanmış görevlerinin sınırlarını aşamaz. Böyle devlet olmaz. İmam Gazali'nin dediği gibi: "Haddini aşan, zıddına döner." Bu davaya inanan kalmadı ki ülkede; o yüzden televizyon kanallarında bu davanın detaylarını artık kimse anlatmıyor.
Sayın Başkan, devlet suçsuz vatandaşına eziyet etmez, etmemelidir. Eylem 13 ile ilgili tarafıma yöneltilmiş olan tüm iddiaları reddediyorum. Güya Hüseyin Gün'e bağlı bir örgüt üyesiysem; ya bu adamın hangi talimatını, hangi amaçla yerine getirmişim? Hangi veriyi benden alıp istihbarat örgütlerine servis etmiş? Ben Türkiye Cumhuriyeti'nden herhangi bir veriyi götürüp yabancı istihbarat kuruluşlarına servis edeceğim... Ne için? Oradan 2.000 dolar para almak için mi? Bu mu yani hayatımız? Böyle fantastik bir isnat olur mu? Huzurdaki dava; hakikati bükmesiyle, delili değil şüphe ve intikamı esas almasıyla maalesef tarihimize geçecek bir davadır. Montesquieu, bundan tam 300 yıl önce Kanunların Ruhu adlı eserinde şunu söyler: "İstibdat yönetimlerinin prensibi korkudur; daima ve artan korku." Devam eder: "Sınırsız yetkiyle donatılmış yöneticilerin muazzam gücü, bu gücü devrettiği kişilere geçtiğinde çok daha gaddarlaşır; kanun, kural tanımaz hale gelir. Yargı gücü yürütmeyle birleşince devlet bir canavara dönüşür."
1700'lerin ortası Fransa; arkasından dünyanın en büyük kanlı eylemlerinden biri gerçekleşti, bir devrim oldu ve bütün dünyayı sarstı. Bu dava; usul tanımayan soruşturma yöntemleriyle, tarafsızlığını yitirmiş iddianame diliyle ve tavrıyla demokrasimiz, devletimiz, milli birliğimiz ve Cumhuriyetimiz için çok kritik bir dönüm noktasıdır. O yüzden Sayın Heyetinizin sorumluluğu çok büyük, çok tarihi ve aslında çok millidir. Çünkü aziz Atatürk'ün dediği gibi: "Korku üzerine egemenlik kurulamaz." Kursanız bile sürdüremezsiniz. Bu davanın ve üzerine siyaset gölgesi düşmüş tüm davaların sadece hukuk çerçevesi içerisinde sürdürülmesi; yalnızca adaletin sağlanması için değil, demokratik rejimin, kamu düzeninin ve toplumsal huzurun temel şartıdır.
Bakın; bir asırdır yaşatmakla övündüğümüz bir Cumhuriyetimiz var ve bunda da haklıyız. Cumhuriyetimiz, egemenliğin kayıtsız şartsız millette olması ilkesi üzerine yükseldi. Kamu, milli egemenliğin hiçbir baskı altında kalmadan, eşit ve özgür şartlarda kullanılmasını sağlamakla yükümlüdür; kamuoyunun görevi budur. Vatandaşlar iktidara muhalif olmak sebebiyle farklı muamelelere maruz kalmamalıdır. Cumhuriyetimiz ve devletimiz tehdit altındadır Sayın Heyet; sorumluluk hepimizindir. Çünkü devlet hepimizindir. Hepimiz bu devlete eşit oranda hissedar olarak bağlıyız; gönülden bağlıyız, kalpten bağlıyız. Devlet varsa biz varız, biz varsak devlet var. Sayın Başkanım, sizin bu devletteki hissenizle buradaki sanığın, o 26 yaşındaki —biraz da sesi titreyen— gencin hissesi aynıdır. Bir muhtarın da bir bakanın hissesi aynıdır; Genelkurmay Başkanı'nın hissesi de aynıdır. Sayın Savcıyla, sayın avukatlardan herhangi birinin hissesi aynıdır. Hepimiz eşit oranda sahibiz ve eşit oranda sorumluyuz bu devletin doğru yöne gitmesi için. Dolayısıyla vatandaş olarak muhalif olduğumuz için farklı bir muameleye maruz kalıyorsak —ki ben size diğer konular hariç 11 tane usul adaletsizliği anlattım— bu bile aslında demokrasiyi tehdit eden bir durumdur.
Sorumlu bir vatandaş olarak ne yapıyorum Başkanım? Nazi rejimi çöktükten sonra çeşitli yargılamalarda Alman vatandaşlarına ve yöneticilerine sordular: "Ya bu nasıl oldu? Bu kadar ileri gittiniz, bu kadar insanı öldürdünüz; bu nasıl oldu?" Cevap şuydu: "Haberimiz yoktu, bilmiyorduk, farkında değildik." Ben iddianame çıktıktan sonra dedim ki: "Savunma makamı olarak benim bir görevim de şudur: Bu ülkeyi yönetmekte olan siyasi heyete, gelecekte yönetme potansiyeli olan kadrolara, yargı kurumlarına, barolara ve medyaya gerçeği anlatmam lazım." O yüzden her ay bir mektup yazmaya karar verdim; adına da "Hakikat Mektupları" dedim. Şu ana kadar gönderdiğim, bütün bakanlarımıza, siyasi parti genel başkanlarına ve yüksek yargı yöneticilerine ulaşan 4 mektubun dördünü de size takdim ediyorum.
Niye yapıyorum bunu? Söylediğim gibi; soruşturma ve yargılama süreçleri Türkiye'de nereye gelmiş, bunu herkes anlasın, herkes görsün. Danıştay'a da gönderiyorum. Biliyorum ki Danıştay'ın bu yargı süreciyle doğrudan bir ilgisi yok ama biliyorum ki bir Danıştay üyesi yarın Anayasa Mahkemesi'ne atanabilir ya da Yargıtay üyesi olabilir. Yüksek yargıdaki herkese gönderiyorum. Eğer biz soruşturma ve yargılama süreçlerinin siyasi saiklerle şekillenmesine engel olamazsak ve hukukun üstünlüğünü sağlayamazsak ülkemize, milletimize yazık olur; çok yazık olur. Seçtiği belediye başkanlarının - geçmişte ülkemizde ve bugün tüm demokratik dünyada olduğu gibi- neden tutuksuz yargılanmadığını sorgulayan milyonlarca vatandaşımızı ikna edecek hukuki ve vicdani gerekçeler sunmak zorundayız. Sizin omuzlarınızdaki yüklerden bir tanesi de budur Sayın Başkanım. Bu sadece mahkeme olarak sizin sorumluluğunuz değil; bu ülkeyi yönetmekte olan tüm idari ve siyasi kadroların dert etmesi gereken bir sorumluluktur. Bu ülkede yargı iktidarın ya da devletin değil, vatandaşın muhafızı olmak zorundadır. Çünkü muazzam devlet gücüne ve muazzam iktidar gücüne karşı sıradaki sıradan vatandaşın korunabilmesi lazım. Bütün medeniyet tarihinin özeti budur aslında: Gücün tek elde yoğunlaşmasını engellemek, dağıtmak ve vatandaşı korumak. Özgürlük dediğimiz şey budur.
Bu ülkede hukukiliğin yerini keyfiliğin aldığına inanmış ve hayatını buna göre düzenleyen bir toplum olamayız, olmamalıyız. Bu yolun sonu yok; buradan refaha erişemeyiz. Hukuksuzluk ve korku dolu bir iklim yaratırsak bu milletin en iyi yetişmiş, en yetenekli, en çalışkan ve en girişimci insanlarını kaybederiz. Bakın TÜİK verisi; son 10 yılda yaklaşık 4.000.000 vatandaşımızı kaybetmişiz. Yetenekli gençlerimiz, kalifiye değerlerimiz Türkiye'yi terk ediyor. Varını yoğunu satıyor; bu ülkenin maliyetine katlandığı eğitimini ve yeteneğini burada bırakıp başka milletlerin, başka devletlerin yanına gidiyor. Eskiden "uçak paralarını versek de gitseler" dediğimiz insanları, şimdi uçak parası versek de geri getiremeyiz. Nasıl yapıyoruz bu ülkeye bunu? Milletçe bugün bu durumdan, devletin bu düzeninden, değerlerinden ve kurumlarından geri adım atarsak; eşitlik ve adalet umudumuzu toptan kaybedersek, geriye sahip olduğumuz çok az şey kalır Sayın Başkanım. Bu dava, bu nedenle toplumun her kesiminin, her ferdinin gözünü diktiği çok özel ve çok tarihi bir davadır. Omuzlarınızdaki sorumluluk çok ama çok büyük; asla yerinizde olmak istemezdim, asla. Allah size kolaylık versin. Çünkü bu davanın seyri ve neticesi; ülkemizde demokrasinin, hukuk devletinin, temel hak ve hürriyetlerin, hatta ekonominin seyrini belirleyecektir. Belirliyor da zaten; ilk günden beri sarsıyor ülkeyi.
"HUKUKUN EVRENSEL İLKELERİ, CUMHURİYETİMİZİN ANA OMURGASIDIR"
Bu dava siyasi saiklerle şekillenmeye devam ederse -ki her gün kartopu gibi büyüyen yeni operasyonlarla devam ediyor- sonuçları ağır olur. Adalet Bakanlığı’nın performansı yapılan operasyon sayısıyla ölçülmez. İyi yönetilen bir devlette hapishaneler bu kadar tıklım tıklım olmaz. Bizimle aynı nüfusa sahip Almanya’da toplam 60.000 tutuklu ve hükümlü varken, bizde bu sayı 500.000’e yaklaşıyor. Tahliyeler, özel veya kısmi aflar çıkarmazsak milyonları içeri tıkacağız. Böyle ülke olur mu? Böyle ülkede dirlik düzenlik olur mu Başkanım? Eğer bu gidişata dur denilmezse, bu ülkede yaşayan herkesin adalete ve geleceğe dair umutlarına darbe vurulur. Büyük İslam alimlerinin birleştiği çok önemli bir nokta vardır; derler ki: "Adalet bir lütuf değildir, adalet varlığın yasasıdır." Her insanın doğuştan hakkıdır; devredilemez, yok sayılamaz. Hukukun üstündeki o inanç boyutu sarsılırsa, kimse geleceğinden emin olamaz; nitekim şu an ülkede olan da budur. Milletçe bu davada sadece hukukun ve vicdanın hakim olduğuna gönülden inanmazsak, bizi bir arada tutan harç bozulur. Birbirimize güvenemeyiz; bizi birbirimize bağlayan gönül bağları yıkılır Başkanım. Hiç kimsenin, hiçbir gücün tesiri altında kalmadan; hukukun evrensel ilkeleri, kanunlarımız ve özgür vicdanıyla karar verebilen bir yargı, Cumhuriyetimizin ana omurgasıdır. Omurga eğilirse sistem ayakta kalamaz, başlar dik duramaz.
Sayın Başkanım, Sayın Üyeler, Sayın İddia Makamı; son bir kez tekrar etmek istiyorum: Seçim kampanyası yürütmek suç değildir. Seçim kazanmak suç değildir. Huzurunuzdaki açıklamalarımın, önceki tüm ifadelerimin, verdiğim tüm dilekçelerin ve dosyaya sunmuş olduğum her türlü materyal ile delilin dikkate alınarak karar verilmesini yüksek heyetinizden talep ediyorum. Yalan yere aleyhimde iftiralar atan Hüseyin Gün ve Adem Kameroğlu hakkında iftiracılıktan ceza hükümlerinin uygulanmasını talep ediyorum. Bir yılı aşkın süredir özgürlüğümden mahrum edilmemden kaynaklanan zararlarımın, bozulan sağlığımın ve zedelenen itibarımın iadesini; resmen iade-i itibar talep ediyorum sizden. Bu devleti yönetenlerin, 30 yıl önce yaptıkları gibi bir kez daha kusurları dolayısıyla itibarımı zedelemesini istemiyorum. Aleyhime tesis edilmiş tüm tedbir kararlarının ve yurt dışı çıkış yasağının kaldırılarak; beraatimin "delil yetersizliğinden" değil, masumiyetim nedeniyle verilmesini yüksek heyetinizden talep ediyorum.
Sayın heyetimizin tarihin doğru tarafında yer almasını; bu topraklarda "üstünlerin hukukunun" değil, "hukukun üstünlüğünün" geçerli olduğunu tüm millete ve dünyaya göstermesini diliyorum. İstiyoruz ki biz de Almanlar gibi "Silivri’de (Berlin’de) hakimler var" diyebilelim. İstiyorum ki böylesi bir karara imza atabilesiniz. İstiyorum ki Türkiye’nin bu en önemli devlet krizini sonlandırabilesiniz. İstiyorum ki demokrasimizi ve milli birliğimizi tamir edecek bir karara imza atabilesiniz. Sabrınız için teşekkür ediyorum. Bütün arkadaşlarımdan haklarını helal etmelerini rica ediyorum.
Mahkeme Başkanı: "Bu imzalardan bahsetmiştiniz ya Kameroğlu İnşaat ile ilgili. Bu dediniz ki, 'ön imzalar Veysel Erçevik'e ait'."
Necati Özkan: "Doğrudur başkanım."
Mahkeme Başkanı: "Peki ilk protokoldeki kimin? Oradaki imza farklı gibi duruyor."
Necati Özkan: "O imza Adem Kameroğlu'nun. O Adem Kameroğlu'nun kendi imzası. Çünkü o tarihte artık bir genel müdürü yok inşaat şirketinin, dolayısıyla kendisi imzalıyor."
Mahkeme Başkanı: "Öykü Ajans adına değil mi?"
Necati Özkan: "Doğrudur başkanım. Evet başkanım, 4 sene sonra...”
Mahkeme Başkanı: "Bir de bu Ayşe Hanım 'resmi ortağımdır' dediniz."
Necati Özkan: "Doğrudur başkanım."
Mahkeme Başkanı: "Yatırım yapmak için şirkete ortak oldu dediniz."
Necati Özkan: "Kapital diye bizim bir yayın şirketimiz var, orada ortağımız efendim."
Mahkeme Başkanı: "Ne zamandan beri resmi olarak ortaklığı başladı?"
Necati Özkan: "2001 ya da 2002 olabilir başkanım. Evrak temin ederiz size göndeririz başkanım. 2001, 2002, belki 2003'tür; hani 2005 değildir başkanım. Tam tarihini hatırlamıyorum. Yani en az 20 küsur yıldır benim ortağım başkanım. Her yıl da kar payı öderiz kendilerine. O yüzden bizimle işte yatırım yapmak istediler."
Mahkeme Başkanı: "Tamam."
Savcı: "Necati Bey, Emniyet aşamasında beyanlarda bulunmuşsunuz."
Necati Özkan: "Doğru, doğru Sayın Savcım."
Savcı: "Şimdi 24.09.2025 tarihindeki beyanınızın —hani bir kısmını okuyacağım hatta iki tane kısmını—: 'Bizim fiyat teklifimizi pahalı buldukları için şirketimiz üzerinden reklam kampanyası yapma konusunda anlaşamadık. Projeyi gezdiğimde yatırım amaçlı karlı olabileceğini düşündüğüm ve toplam değeri 400.000 dolara, o günkü piyasa değeri 2 milyon TL'ye toplamda 4 adet daire satın almak üzere anlaştık ve sözleşme imzaladık. Bizzat Adem Kameroğlu ile görüşerek yüzde 22,5 indirimle bahsetmiş olduğum rakama anlaştık. Anlaştığımız rakamın tek kalemde TL olarak o dönem 2 milyon TL'yi 2017 yılı Nisan ayında bizzat evden Adem Kameroğlu'na Metrohome sitesindeki ofis-evinde bizzat verdim. Nakit olarak kenarda biriktirmiş olduğum, ofisimin kasasında duran paraları verdim.'"
Necati Özkan: "Doğrudur Sayın Savcım."
Savcı: "Yine aynı ifade kapsamında devam kısmında şundan bahsediyorsunuz: 'Kendisiyle Metrohome projesinde reklam anlaşması yapamadığımız ortaya çıkınca aradaki güven ilişkisi zedelendi ve kendimi garanti altına almak için benim ödememi benim adıma 4 daire parası banka yoluyla yatırılmış gösterildi” şeklinde bir ifade...'
Necati Özkan: "Doğrudur Sayın Savcım, doğrudur."
Savcı: "Buna ilişkin birkaç sorum olacak. Şimdi aynı ifade kapsamında öncelikle reklam anlaşması olmadıktan sonra daire almak için anlaşma yaptığınızı beyan etmişsiniz. Reklam anlaşması olmuyor ama bir daire satışı ile ilgili anlaşma yapıyorsunuz?"
Necati Özkan: "Hayır, iki ayrı anlaşmadan bahsediyoruz."
Savcı: "Tamam."
Necati Özkan: "Birisi Metrohome projesinin yaklaşık 2000 adetlik bağımsız bölümünün satış kampanyası. O benim üstleneceğim, benim yapacağım; dolayısıyla şirketimin yüzde 15 para kazanacağı bir şey. Demin dedim ya 9 milyon dolar hesapladım ama 6 milyon dolar olur, 6 milyon doların yüzde 15'i olsa 900.000 dolar da ben oradan 900.000 dolar kazanacağım. Bu birinci anlaşma. Yapılamayan anlaşma bu Sayın Savcım. Yapılan anlaşma ise showroom'da, yani satış ofisinde bana gösterdiği ve benim proje üzerinden beğendiğim dairelerle ilgili anlaşma. Bir tanesi 54 metrekare, bir tanesi 55 metrekare 1+1, bir tanesi 120 metrekare 3+1, bir de Ayşe Hanımların evi. Bu kadar. Bunlarla ilgili, her biriyle ilgili Sayın Başkan'a ilettim biraz önce, her biriyle ilgili bütün dokümanlar var Sayın Savcım.”
Savcı: Tamam, onlar zaten dosyada mevcut.
"Şimdi bu reklam anlaşması yapamayacağımız ortaya çıkınca aramızdaki güven ilişkisi bozuldu diye beyan etmişsiniz. Bu şekilde hatta anlaşma olmayınca güveninizin zedelendiği bir ortamda Kameroğlu'ndan daire alıp 400.000 doları elden vermeniz hayatın olağan akışına pek uygun durmuyor açıkçası. “
Necati Özkan: "Bakın biraz önce bir zaman planı gösterdim size, size de bir kopyasını gönderdim. Daireyi aldığımız tarih ve verdiğimiz —yani parasını ödediğimiz— tarih 20 Nisan 2017. 20 Nisan 2017."
Savcı: O tarihte inşaat ne aşamadaydı?
Necati Özkan: "İnşaat daha başlangıç aşamasındaydı. Daha hiçbir şey yok. Daha hiçbir şey yok. Dört duvar çevrilmiş o kadar. Dört duvara birer parapet konmuş. Hikaye bu. O zaman anlaşıyoruz, ben yatırıma karar veriyorum, parasını ödüyorum vesaire. Anlaşamadığımız ve reklam kampanyasını benim üstlenemeyeceğim tarih bundan yaklaşık olarak 7-8 ay sonra. Yani şöyle; önce anlaştık, parasını verdik, çalışacağız nasıl olsa, yaz ayları girdi araya, sonbahara ertelendi ve yıl sonuna gelince başka bir ajansla çalışma kararı verdi. Hikaye bu."
Savcı: "İfadeden böyle anlaşılmıyor da o zaman o soruyu sormuş olayım."
Necati Özkan: "Evet başkanım, evet."
Savcı: "Şimdi burada şey meselesi var, imza meselesi var. Başkan Bey de sordu az önce. O kısmı anlayamadığım bir iki konu var onu tekrar soracağım.
Şimdi bu soldaki Adem Kameroğlu'nun savcılık aşamasındaki verdiği ifadedeki imzalar ya da tutanak her neyse. Bu yapılan anlaşmadaki Adem Kameroğlu'nun hani reddettiği imza..."
Necati Özkan: "Doğrudur efendim. Hayır, bu reddettiği imza değil bu. Bu kabul ettiği imza.
Savcı: "O bahsettiği imza... Veysel Erçevik'in imzası, ana sözleşmedeki..."
Necati Özkan: "Sayın Savcım bu yıllar sonra, yıllar sonra ben sözleşmeyi devretmeye karar verdiğimde atılan imzadır."
Savcı: " Tamam. Anlamak için şey yapıyorum. Ondan sonra şimdi şöyle; bu Veysel Erçevik'in bir beyanı var yine bu satışla ilgili."
Necati Özkan: "Doğru."
Savcı: "Beyanı okuyorum şu şekilde ki; o dönem herhalde Kameroğlu genel müdürüydü, daha sonra Beylikdüzü Belediyesi'nde başkan yardımcısı oluyor. 'Kameroğlu İnşaat Genel Müdürü olduğum dönemde Adem Kameroğlu, Öykü Ajans adına iki adet daire seçildiğini ve sözleşmenin düzenlendiğini söyledi. Doğrudur. İki adet daire sözleşmesi imzaladık ama daha sonra Adem Bey bunların Ekrem İmamoğlu'nun talimatıyla bedelsiz olarak Öykü Ajans'a verildiğini söyledi. Ancak bunun hangi amaçla bedelsiz devredildiği konusunda bilgi sahibi değilim' şeklinde bir beyanı bulunmakta. Hani Veysel Bey o süreçte bu satışla ilgili aktif bir sürece dahil oldu mu veya niye böyle bir beyanda bulundu?"
Necati Özkan: "Sayın Savcım, zaten bu ifade bile yani ne kadar tehdit ve korku altında ifade verildiğinin kanıtıdır. Nedeni şu: Bakın 20 Nisan 2017'deki bütün belgelerde ki kabaca 150 sayfadır, Sayın Başkan'a ilettim; bütün belgelerde Veysel Erçevik'in imzası var. Yani bütün sözleşmeleri imzalayan şirket yetkilisi, o sırada şirketin genel müdürü olan Veysel Erçevik. Dolayısıyla Veysel Erçevik neyin ne olduğunu biliyor ama burada geliyor diyor ki: 'Anladığım kadarıyla ya da Adem Kameroğlu bana söylediği kadarıyla iki tane daireyi Necati Özkan'a vermişiz.' İki değil dört! İki değil dört! Hepsinin altında onun imzası var!"
Savcı: "Tamam, şöyle; Kapital'e devirle ilgili bir anlaşma yapılıyor ya. Kapital'e —Kapital şirketine— devir anlaşmasında Veysel Erçevik'in imzası var mı?"
Necati Özkan: "Hayır, Adem Kameroğlu'nun var."
Savcı: "Sadece Öykü'ye ilişkin süreçte imza atıyor."
Necati Özkan: "Orada da yok. Yani hani Öykü'ye devirde de Veysel Erçevik'in imzası var.
Savcı: Veysel Erçevik'in imza attığı kısım hangisi o zaman?"
Necati Özkan: "Veysel Erçevik'in ve Adem Kameroğlu'nun attığı imzaların tamamında parayı veren benim, sözleşme şahıs olarak Necati Özkan'la yapılıyor. Sözleşmeyi benimle yapıyorlar, parayı ben veriyorum; bütün o sözleşmelerde Veysel Erçevik'in imzası var. Aradan 4,5 yıl geçiyor Sayın Savcım; bakın 4,5 yıl geçiyor artık Veysel Erçevik Kameroğlu İnşaat'ta çalışmıyor. Anladığım kadarıyla Beylikdüzü'ne geçiyor sonradan; bu dava sürecinde veriliyor. Oraya geçiyor. O zaman da ben bu sözleşmeleri kendi şirketime devretmek istiyorum çünkü para alacağım oradan ve kendime ev alacağım. Pandemiden sonra evimi satmak istiyorum ve yeni eve girmek istiyorum; devretmek istiyorum diye gittiğimde karşımda artık bir genel müdür yok, şirketin sahibi olarak Adem Kameroğlu var. O yüzden Adem Kameroğlu'nun imzası varmış 4,5 yıl sonra.
Savcı: "Tamam. Şimdi durumu toparlayıp son bir soru soracağım."
"Necati Bey, güvenmediğiniz bir insanla imzasını teyit etmeden aslında diğer daire... Pardon daha doğrusu şöyle sorayım: Bu imza aşamasındaki süreçte Adem Bey ile siz karşılıklı imza attınız mı yoksa atıyorum imzayı siz attınız daha sonra şirkete gönderip bir daha imza mı geldi?"
Necati Özkan: "O detayı hatırlamıyorum. Yani tam teyit yok mu o anlamda sizde bir imza?"
Necati Özkan: "Hayır hayır şöyle; huzurda, huzurda imza atıp atmadığımı hatırlamıyorum gerçekten. Bakın 7-8 yıl olmuş."
Savcı: "Şu 400.000 dolarlık bir anlaşma ciddi bir rakam hani elden falan o sözleşmede..."
Necati Özkan: "Hayır efendim, hayır. Sayın Savcım 400.000 dolarlık bir anlaşma bana yapmıyor ki Adem Kameroğlu. O anlaşma yapılmış bitmiş. O bitmiş, o gayrimenkuller benim. Parasını ödemişim, makbuzunu almışım; bütün belgeleri var. Ben kendi adıma, kendi yani şahıs olarak Necati Özkan üzerindeki bir gayrimenkulü sahip olduğum şirkete devrediyorum, şirketten nakit para alarak kendime ev almak istiyorum. O tarihte devrediyorum. Aslında güvenmediğim bir insandan herhangi bir şey imza istediğim falan yok. Olmuş bitmiş bir iş, onun için de bir şey değişmiyor; fatura da kesmiyor hiçbir şey yapmıyor. Ortada daha şey bitmediği için, gayrimenkul projesi bitmediği için tapu yok; tapu o zamana ihtiyacım yok. Dolayısıyla sözleşmenin devri sözleşmesi... Anlatabiliyor muyum? Sözleşmenin devri sözleşmesi o. Benim Kameroğlu İnşaat'la şahıs olarak Necati Özkan olarak yaptığım sözleşmenin bir tüzel şirkete devri sözleşmesi. Yani dolayısıyla orada artık yani güven yok artık, gerek yok güvene."
Savcı: "Bu bankadaki çek-yat işlemi var ya iddianameye konu olan..."
Necati Özkan: "Doğru."
Savcı: "O sırada bankada bulundunuz mu yoksa?"
Necati Özkan: "Gayet tabii, tabii ki. Bakın her makbuzda benim imzam var. Her banka makbuzunun altında —Sayın Başkan size verdim— hepsinde benim imzam var. Ben oradayım bizzat. Ve ben Adem Kameroğlu ile buluşacağım diye düşünüyorum, Adem Kameroğlu bana oraya şoförünü mü birisini mi gönderiyor. Ben nakit bekliyorum, Adem Kameroğlu çektirip kendi hesabından aktartıyor. Yani oradaki para yatırma işi bir hakikatin belgeye bağlanması işi. Teknik bir iş falan değil ya da hakiki olmayan bir iş değil."
Savcı: "Orada bankadaysanız madem şöyle sorayım: İşlem şöyle mi oldu; 2 milyon TL parayı Adem Kameroğlu çalışanı çekti, doğru mu?"
Necati Özkan: "Doğru, doğru."
Savcı: "Nakit olarak çekti ve daha sonra parça parça halde birkaç dakika içerisinde sizin huzurunuzda, sizin hesabınıza yatırılmış şeklinde"
Necati Özkan: " Tamamen doğru... Olayın hikayesi bu. O parayı kimden çekti, kendi hesabından mı çekti, şirket hesabından mı, Adem Kameroğlu hesabından mı bunu bilmem. Bunu bilmem, bunu bilmem ama o para çekildi, tek tek bizim sözleşmemizde anlaştığımız rakam tek tek benim adıma yatırıldı ve ben de bankada, gişede... banka bankosunda her bir makbuza imza attım. Çünkü size sorarlar 'bu parayı kim yatırıyor neden yatırıyor kaynağı ne' diye; ben de orada parayı yatıran kişi olarak orada bulunuyorum. O yüzden her bir makbuzda imzam var Sayın Savcım."
Savcı: "Şunu bir açıklığa kavuşturmak lazım; beyan veren o bankadaki şeyin çalışanı, sizin tanımadığınız Aydın bey... sizi tanımadığını beyan ediyor."
Necati Özkan: "Doğru, ben de onu tanımıyorum. Hayatımda ilk ve son kez gördüğüm an odur. Oradaki yarım saatte; daha fazla da görmedim. Adamı görsem tanımam, o da beni tanımaz. Çok doğru, dediği ifade doğru Sayın Savcım."
Ekrem İmamoğlu: Evet, Sayın Hâkim, Sayın Heyet; bu soruların da önemli olduğu, bu son sorgudan sonra da daha da önemli oldu. Bir soru daha ilave ettim Sayın Necati hocam, değerli dostum… İmamoğlu İnşaat'tan hiç daire aldınız mı?
Necati Özkan: Almadım Başkanım. Ben, İmamoğlu İnşaat'ın reklam kampanyasını yapmak üzere beni şeyle tanıştırdınız. 2019 başı ya da sonu, çok hatırlamıyorum. Biz beraber gezdik. Ve dedim ki bu yani ‘Attığınız taş ürküttüğünüz kurbağaya değmez.’ Ben bunu yapamam’ dedim ve kampanyanızı da yapmadım.
Ekrem İmamoğlu: İyi ki almamışsınız. İyi ki almamışsınız. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde herhangi bir idari göreviniz, resmi göreviniz ya da gayri resmi göreviniz ya da af üst ilişkisi, yani size ait bir personel ya da yönetici kim olursa… Ya da sizi yöneten bir personel, yönetici… Böyle bir yetkiye sahip bir konumunuz oldu.
Necati Özkan: Başkanım, ifademin ilk bölümünde biraz açıkladım. Ne İBB'de ne iştirak şirketleriyle ilgili herhangi bir pozisyonum, herhangi bir yetkim, herhangi bir sorumluluğum olmadı. Hiçbir amirim olmadı. Dedim ya, ‘Ekrem İmamoğlu benim amirim de değildir. Benim patronum da değildir. Benim müşterim de değildir’ diye çok özetle söyledim burada. Benim bir makamım da yok. Yani arada bir beni çağırırlar, toplantıya giderim. Ekrem Bey, siyasi bir konu varsa konuya beni davet eder. Giderim, kendi görüşümü söylerim, o kadar. Ve bu ya böyle her gün gidilen bir iş değil. Dolayısıyla herhangi bir idari ya da yönetimsel herhangi bir yetkim, sorumluluğum hiçbir zaman olmadı.
Ekrem İmamoğlu: Daha somutlaştırayım sorumu o zaman. Hani anlattınız ama sizden talimat alan herhangi kimse var mıydı? Ya da size talimat veren biri var mıydı?
Necati Özkan: İBB içinde bana talimat veren hiç kimse olmadı. Benim talimatımı alabilecek kimse de yok. Ben dışarıdan bir adamım. Dolayısıyla kimseye bir talimat vermedim. Ama Ekrem Bey'in, anlattığım gibi, dışarıdan kampanyasını yaparım. Kampanyanın bittiği gün, benim Ekrem Bey’le de ilişkim biter. Dostça çağırırsa giderim; o kadar.
Ekrem İmamoğlu: İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde… Pardon… Bu sorularımı sanırım teyit edersiniz. Beylikdüzü Belediyesi'ni de katarak sormuş kabul edin.
Necati Özkan: Aynen. Başkanım, zaten ifademde bunu da söylemiştim.
Ekrem İmamoğlu: Beylikdüzü ve İstanbul Büyükşehir'deki… Sonuçta örgütü 2013’e kadar dayandıran bir iddia ve iddia makamıyla karşı karşıyayız. İstanbul Büyükşehir Belediyesi veya Beylikdüzü'nde, bir ihale sürecinde ya da bütçe kararında aktif bir rolünüz, karar yetkiniz oldu mu? Müdahil oldunuz mu?
Necati Özkan: Hiçbir şekilde olmadı. Zaten yani aslında söylediğim cümle, yani İBB içerisinde iştiraklerin içerisinde, Beylikdüzü Belediyesi'nde veya İBB’de ‘hiçbir idari kararda yokum’ derken aslında her şeyi kastettim. Bütçesi, o bütçelerin harcanmasıyla ilgili kararlar, oralardaki ihaleler, onlara girmek, çıkmak… Bunlar asla girdiğim işler değil. Hatırlarsanız; 2014’te Sayın Başkanım, ‘Bir daha kamu kurumlarının ihalesine girmeyeceğime karar verdim’ dedim. Hatırlıyor musunuz? Nedeni şuydu: Ben, 2014’e kadar Sayın Başkanım, şirketimi Ankara'da kurduğum için, kamu kurumlarıyla çok çalıştım. Hani dedim ya neredeyse bütün hükümetlerle çalıştım. Yani bütün ihaleye girdim. Girdiğim her ihaleyi aldım. Dayım olduğundan değil, bir akrabam olduğundan değil; işimi hakkıyla yaptığımdan dolayı aldım. Onu bilerek giriyorsunuz. Ha burada bazı şeyler… İşte bir ay geçmeden falan diyor. Ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin yurt dışı tanıtımını yaptım. Bir sürü ülkede, 23 ülkede. Onlar bana bir-iki yıl sonra ödendi. Devlette çalışıyorsanız bunu bilirsiniz. O yüzden devletle uzun yıllar çalıştım ve o çalışmanın gereklerini hep yerine getirdim. Ta ki 2014’e kadar.
2014’te Kemal Kılıçdaroğlu'yla çalışmaya karar verdik. Aydın Ayaydın, geldi beni ziyaret etti. Şimdi AK Parti milletvekili. Benim de bir sürü AK Parti'de arkadaşım, dostum var. Onlardan biridir. Tekrar çalışmaya karar verdik. Ve bu gazetelerde haber oldu. Haber olduktan sonra, tüm kamu ihaleleri bir hafta içerisinde iptal edildi. Bütün sözleşmeler… Ben o gün anladım; eğer siyasi iletişim işi yapıyorsan, devlette iş yapmayacaksın. O gün bugündür hiçbir kamu ihalesine, hiçbir belediyenin ya da iştirakin ihalesine girmem, teklif vermem, çalışmam. Dolayısıyla Başkanım ne İBB döneminde ne Beylikdüzü döneminde ne iştiraklerinde ne de belediye tüzel kişilikleriyle ilgili herhangi bir dahilim olmadığı gibi, herhangi bir ihalenize de girmedim.
Ekrem İmamoğlu: Evet, bu da sorum da vardı. Bir soru daha soracaktım, onun cevabını vermiş oldunuz. Hiçbir ihale veya hiçbir iş almadınız. Necati Bey, bu Hüseyin Gün meselesini ben de önemsiyorum. Siz de önemsediğinizi ifade ettiniz. Yani sonuçta böylesi bir hiyerarşik düzenin zerresi, yani ne bileyim, birebir denizde kum tanesi kadar zerresini yaşadık mı biz? Yani ben bir hafıza kaybına mı sahibim? Ya da böyle bir insanın, böyle bir insanın… Ki aramızda neredeyse 13 yılı bitirdiğimiz bir hem profesyonel hem dostluk hem danışmanlık hem siyasi olarak resmi görevler yaptığınız, yani resmi derken benimle ilgili seçimlerde görev yaptığınız ilişkimiz var… Yani denizde kum tanesi kadar diyaloğumun olmadığı, sadece bir fotoğraf çekildiğim bir insan, siz de diyaloglarını söylediniz, yani bu benim yöneticim! Sizin üstünüz! Böyle bir şey! Yani insanı sorası geliyor. Sizinle bir mülakat yaptı mı? Sizi kadrosunu alırken bir iş görüşmesi yaptı mı? Bir örgüt konuşması yaptı mı? Gerçekten merak ediyorum. Bunu bir hem de silahlı kuvvetler deneyiminiz var, bir teşkilatlanma yapısı, bir örgüt yapısı eğitiminiz var. Bunu Allah aşkına bir duymak istiyorum sizden. Nasıl bunu yazabilir? Yani bir ‘fiyasko’ dediniz de ben kelime bile yakıştıramıyorum onun altına. Bu nasıl yazılabilir iddianameye?
Necati Özkan: Sayın Başkanım, bu davanın konusu olmak için çok girmedim. Yani Hüseyin Gün ile nasıl tanıştık? Hangi koşullarda tanıştık? Ne yaptık? Eğer hani ihtiyaç varsa, sizin için aydınlatıcı olacaksa, birkaç cümleyle anlatabilirim.
Mahkeme Başkanı: Anlattığınız kısım aslında bizim için yeterli.
Necati Özkan: Yeterliyse, çok şeye gerek yok ama özetle söyledim. Hüseyin Gün'le ilgili iddianın tamamı mesnetsiz. Tamamı; tarif ediyorum yani ‘paraşütle kondurulmuş’ diye. Paraşütle getiriliyor, konuluyor. Ne benimle ne Ekrem İmamoğlu'yla hiçbir ilişkisi kalmamış… Casusluk bölümüyle ilgili çok ayrıntılar anlatacağım o davada, burada kimsenin zamanını çalmak istemiyorum. Ve 2019 Ağustos sonu Eylül başında bütün ilişkimiz bitmiş. Bir daha hayatta karşılaşmamışız. Adamın attığı mesaja bakın. Adam attığı mesajda şunu yazıyor Başkan'ım: ‘Necati Bey sizinle çok tanışamazsak da sizinle çok tanışıyor olmasak da’ diye başlıyor adam. Ben, benimle ilgili tedbir kararını alınca Sayın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, bana bir geçmiş olsun mesajı atıyor. Herhangi bir hukukçu, okuma yazması olan herhangi bir vatandaş, sadece o mesaja baksa, burada hiçbir ilişki olmadığını zaten anlar... Ama maksat bu değil, biliyorsunuz.
Ekrem İmamoğlu: Evet, son sorum. Yani biz sizinle, aslında bir dostluk, bir siyasi danışman ve kampanya direktörlüğü ilişkisi yaşıyoruz yaklaşık 13 yıldır. Ben bundan bahtiyarım. Ve bu dostluk, gerçekten büyük bir güven, karşılıklı birbirini seven, sayan iki insan ilişkisi ve vatan, millet, memleket meselesi üzerine kurulu da bir ülküsü, ideali var. Yani bunun üzerine bir yol yürüyüşüdür bunun adı. Bu kapsamda, biz sizinle kaç seçim toplantılar yaptık? Tabii yüzlerce. Yani seçim döneminin dışında da birçok toplantıya sizi davet ettim. Böyle masamda oldunuz. Siyasi birtakım hususlar, vesaire… Sizinle kaç seçim kaybettik? Kaç seçim kazandık? Hangileridir?
Necati Özkan: Başkanım, vatandaşın oy verdiği seçimlerin tamamını kazandık. Bir seçimi kaybettik. Sayın Kadir Topbaş, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’ndan bir şekilde gönderilince, partinizin verdiği görev nedeniyle siz, İBB meclis üyelerinin oy kullandığı bir aritmetik içerisinde, İBB Başkanlığı’na aday gösterildiniz partiniz tarafından. Matematik belliydi. Adalet ve Kalkınma Partisi'nin temsilcilerinin sayısı CHP'lilerden çok daha fazlaydı. Buna rağmen cesaret ettiğiniz, girdiniz. Dolayısıyla Meclis içerisinde yapılan seçimi kaybettiniz. Bunun dışında bir seçim kaybettiğinizi hatırlamıyorum. Hep şu sorulur Başkanım: Yani bu başarı neden oldu? Bu seçim sonucu nasıl oldu? Yani iletişimden mi oldu? Adaydan mı oldu? İşin sırrı adaydır Başkanım. Aday. Aynı kampanyayı Ahmet'e yapsanız başka sonuç çıkar, Mehmet’e yapsanız başka sonuç çıkar. Burası adayın bilgisi, becerisi, ilişkileri… Her şeyi sonucu belirler. Dolayısıyla sizinle çalıştığımız 4 seçim kampanyası… Beşincisi yarım kaldı. Cumhurbaşkanlığı kampanyası… Dördünü de kazandınız. Bir kez daha Türk milleti adına…
Mahkeme Başkanı: Başka sorunuz var mı?
Ekrem İmamoğlu: Başka sorum yok. İnşallah onu da tamamlarız Necati Bey. Kolay gelsin.
Necati Özkan: Teşekkür ederim Sayın Başkanım.
Avukat Yıldırım: Malumunuz, 4.eylemde biz de suçlanıyoruz. Aslında gayet güzel açıkladınız. Mantıken de çok oturmuyor ama durumu netleştirmek adına sormak zorundayım. Şimdi siz işlemlerinizi 2017 yılında yaptığınızı söylüyorsunuz. Ama Adem Kameroğlu da diyor ki, “Tuncay Yılmaz beni yönlendirdi” diyor. Sizin hikayenizde zaten mantıklı bir tarafı yok. Dolayısıyla o dönemde Tuncay Yılmaz'la görüşmeniz falan da mümkün değil. Dosyada da böyle bir veri yok.
Necati Özkan: Doğrudur.
Avukat Yıldırım: Ama 2109 tanıdınız. Birinci sorum, bu konuyla ilgili herhangi bir konuşma geçti mi Tuncay Yılmaz’la aranızda?
Necati Özkan: Hiçbir şekilde. Çünkü böyle bir konuya dahil olması için hiçbir gerekçe yok. Adem Kameroğlu'nu Tuncay Yılmaz vasıtasıyla veya Ekrem İmamoğlu vasıtasıyla tanımadım ki. Ben, Adem Kameroğlu ile 2005 yılından beri tanışıyorum ve çalışıyorum. Adem Kameroğlu'yla çalışmaya başlamam, Ekrem İmamoğlu'yla tanışmamdan 10 yıl önce neredeyse. Benim niye aracı olmak için bir başkasının yardımına ihtiyacım olsun.
Avukat Yıldırım: Doğrudur. Sizin hikayenizde zaten hiç oturmuyor ama netleştirmek için bir kez daha soruyorum. Şimdi Tuncay Yılmaz’ı tanımıyorsunuz. Onunla o dönemde hiçbir irtibatınız yok. Zaten dosyada da hiçbir veri yok. Ama Kameroğlu'yla bu görüşmeleri yaparken, bu daireleri alırken, hiç Tuncay Yılmaz'ın ismi ya da onunla ilgili…
Necati Özkan: Hiçbir şekilde geçmedi.