Meral Akşener'den Meclis'te tarihi konuşma

Meral Akşener'den Meclis'te tarihi konuşma

İYİ Parti lideri Meral Akşener partisinin grup toplantısında konuştu.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, partisinin grup toplantısında açıklamalarda bulundu. 

Satırbaşları şöyle: 

Özlem Zengin'e tepki

Bugünlerde AK Parti’nin üst düzey kadroları, milletimize tepeden bakan o çirkin tavırlarını, insanımızı sürekli kutuplaştıran o kirli zihniyetlerini, teker teker dışa vurmaya devam ediyorlar.

Bir AK Parti milletvekili, üstelik de, kadın bir milletvekili çıktı, AK Parti’ye göre onurlu kadının tarifini yaptı.
Tacize, tecavüze, utanmazlığa maruz kalan kadınlar için, utanmadan, “Onurlu kadın bir sene beklemez, ertesi gün şikayet eder” dedi. Yani bu arkadaş diyor ki; “Tacize, tecavüze uğrayan kadın susuyorsa, susmak zorunda kalıyorsa, onursuzdur.” “Aradan zaman geçtikten sonra konuşuyorsa, yine onursuzdur.”
Milletin vekili olduğunu iddia eden bir insanın sözlerine bakar mısınız? Bir iktidarın milletinden nasıl uzaklaştığına bakar mısınız? Şu utanmazlığa bakar mısınız? Gerçekten ibretlik.

Bu arkadaşların siyaset anlayışında makbul olan liyakat değil, cehalet olduğundan, özellikle, bilmedikleri, anlamadıkları konularda, üst perdeden konuşmayı marifet sayıyorlar. Doğrusunu anlatmak da, mecburen bizlere düşüyor.

"2015'te bana iftira attılar"

Bir televizyon kanalında 7 Haziran 2015'te kendisine "eşini aldattığına" dair imalı bir iftira atıldığını anlatan Akşener şöyle devam etti:

"Buna ben susmadım, çok sert bir tavır, tutum aldım, anında konuştum. Bu kadın milletvekilinin 'Niye zamanında konuşmuyorlar' dediğini söylüyorum. Bana göre gök kubbeyi aşağıya indirmeye çalıştım. Sonra dördüncü gün sayın Erdoğan beni aradı. Bu arada herkes sustu, içerden bilgi bu, şuradan bilgi. O zaman neyi gördüm biliyor musunuz; Arkadaşlarımız çok üzüldüler ama kadındır, rencide olur mu diye sustular. Benim arkadaşlarım öyle sustu ama diğerleri ise ya doğruysa diye sustu. Sonra dördüncü gün sayın Erdoğan, beni aradı. Uzunca bir telefon konuşması yaptık. Ondan sonra AK Parti'nin içinden insanlar beni aradılar. Fakat sayın Erdoğan'ın aramasıyla beraber o defteri kapatmamı beklemiş bu hanımefendiler, AK Parti bünyesinden bahsediyorum. Bunların yazar, çizer takımının tamamı, 'Bu Meral Akşener de ne yapmak istiyor. Bu kadar yeter, Cumhurbaşkanı aradı. Bu kadın ne yapmak istiyor? Yeter, sen bir kadınsın, sus' dediler ve yazdılar. Şimdi kalkıp da tecavüze, tacize uğrayan bir kadının veya çocuğu tecavüze veya tacize uğrayan bir annenin hemen konuşmamasını onursuzluk olarak nitelendiriyorsanız aynaya bakın muhteremler."

"meToo" hareketi

Bu arkadaşların, bilimle pek ilgileri olmadığını biliyoruz ama, psikologlar, araştırmacılar diyor ki; “Kadınların yaşadığı travma ne kadar ağırsa, ortaya çıkması da o kadar zordur.” “Toplum baskısı ne kadar ağırsa, bu konuları konuşmak da o kadar zordur.” Daha da ötesi, bu vizyonsuz arkadaşların dünyada olan bitenden de haberi yok.

Bütün dünyada, kadınlara cesaret aşılayan bir “meToo” hareketi var. “meToo” hareketi, toplumun baskısından korkan, binlerce taciz mağduru kadına cesaret verdi. 10 yıldır, 20 yıldır saklanan taciz olaylarının ortaya çıkmasına vesile oldu ama tüm bunlar, torunu yaşındaki bir kadın siyasetçiye, sırf kendinden değil diye, “vitrin süsü” diyebilen bir genel başkan, ve onun meclis grup başkanvekilinin umurunda bile değil. Ne kadar acı. Oysa bizlerin görevi, kadınları, uğradıkları felaketlere karşı cesaretlendirmektir. Haklarını aramaları için cesaretlendirmektir. Şikayet edeni onursuz ilan ederek, bir travma daha yaşatmak değildir. Vicdan bunu gerektirir. Ahlak bunu gerektirir ve aynı zamanda “Onurlu Siyaset” bunu gerektirir. Cinsel tacize, tecavüze uğrayan kadınlar için, başvuru süresi mi var? 3 iş günü içinde şikayetçi olmayana, namussuz mu diyeceksiniz? Kadın haklarını içine sindiremeyen erkekler yetmedi, bir de seninle mi uğraşacağız? Zihniyetiniz batsın. İster bir gün sonra, ister 10 yıl sonra söylesin.  Hakkını arayan her kadın onurludur. Buradan şiddet gören, hakkı yenilen, tacize maruz kalan tüm kadınlarımıza sesleniyorum. Onlar bıraksa da, onlar size onursuz dese de, biz sizin yanınızdayız.  Sizi asla yalnız bırakmayacağız.

Özhaseki'ye çok sert tepki

Aynı zihniyetin çok acı bir başka yansımasına da, bir AK Parti Genel Başkan Yardımcısı’nın, akıl almaz sözleriyle şahit olduk. Bu yönetici çıktı, bu ülkenin 6 milyon vatandaşına “Allah belanızı versin.” dedi.
Milletine bela okuyan bir siyasetçi.  Bu Türk siyasi tarihinde bir ilk. Bu Türk siyasi tarihinde utançla hatırlanacak bir terbiyesizlik.  “Nereden nereye geldi Türkiye”, değil mi? Dün kendinden olmayana terörist diyen bu zihniyet, bugün, işi iyice abartıp, kendine oy vermeyene bela okur hale geldi. Bir yandan Apo’nun mektubunu okutturup, el birliğiyle teröriste güzellemeler yapacaksınız, Kırmızı bültenle aranan kardeşinin ayağına, devletin televizyonunu gönderip, röportaj yapacaksınız, Sonra çıkıp, sırf size oy vermiyorlar diye, bu memleketin insanlarına bela okuyacaksınız. Yazıklar olsun. İşin en acısı da ne biliyor musunuz? Bu şımarık, bu şuursuz davranışlarla, bölücü teröre hizmet ettiklerinin farkında bile değiller. Terör örgütünün yöneticileri, şu an sırıtarak el ovuşturuyorlardır. Düşünsenize, hükümetten biri çıkıp dünyaya, “pkk’nın 6 milyon destekçisi var.” diyor.  İşte size AK Parti’nin devlet yönetimi anlayışı…
İşte size AK Parti yöneticilerinin gerçek yüzü. Çıktığım her televizyon programında, her konuşmamda defalarca söyledim. Bu memleketin hiçbir vatandaşı, herhangi bir partinin kulu, kölesi, marabası değildir.  Oy vermek bir vatandaşlık hakkıdır, ve kimse, oy verdiği partinin politikalarından sorumlu değildir.  Seçim olur, milletimiz önündeki seçeneklerden birine oyunu verir.  Ama sırf vatandaşlık hakkını kullandı diye, kimseye suçlu muamelesi yapamazsınız.  Böyle devlet yönetilmez.

Buradan, başta Sayın Erdoğan’ı ve partisinin yöneticilerini,  ciddiyete ve sorumluluklarının farkına varmaya çağırıyorum. Evet, işler sizin için kötüye gidiyor, biliyoruz. Evet, ateş bacayı sarmış, panik halindesiniz, görüyoruz. Evet, Titanik batıyor, farkındayız ama ne olursa olsun, böyle çıkışlar yapamazsınız. Sırf gündem yaratmak için, bu memleketin toplumsal dokusuna böyle zarar veremezsiniz. Böyle azgınlık, böyle izansızlık olmaz. Kendinize gelin. O densiz genel başkan yardımcısını da hemen görevden alın,  partinizde mümkünse insan görmeyeceği, eline mikrofon verilmeyeceği bir yere koyun.

"Sahip çıkacak"

Bu Cumhuriyet kolay kurulmadı. Ödenen bedelleri hatırladıkça, saygı duymak için o kadar çok nedenimiz var ki. Bu vesileyle, başta, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere,
Cumhuriyete giden yolun taşlarını döşeyen kahramanlarımızı,  bir kez daha, saygı, rahmet ve minnetle anıyorum.

Cumhuriyetimiz, bütün kurumlarıyla, her bir vatandaşıyla, çok büyük bir hazinedir. Ve bu hazinenin kıymetini bilmek de, öyle lafla olmaz. Sahip çıkacaksın. Değerlerine, varlıklarına, kaynaklarına sahip çıkacaksın. Toprağına, bayrağına, insanına sahip çıkacaksın. Hukukuna, demokrasisine, kurumlarına sahip çıkacaksın. Askerine, polisine, öğretmenine sahip çıkacaksın. Çiftçisine, esnafına, memuruna sahip çıkacaksın. Emeklisine, çalışanına, işsizine sahip çıkacaksın. Kadınına, gencine, çocuğuna sahip çıkacaksın. İşte o nedenle, ülkeyi yönetenler, 100 yıl önce, yedi düvelin işgali altındaki bir yurtta,  bugün her makama ulaşabiliyor, her imkandan dilediğince faydalanabiliyorsa,  bunu sağlayan Cumhuriyet’le ve onun değerleriyle kavga etmeyecek. Aksine, minnetle sahip çıkacak.

Mesela, ikinci Cumhuriyet hayallerine kapılmayacak. Mesela, kurucu lideriyle kavga etmeyecek, ona hakaret etmeyecek, ettirmeyecek. Sırf geçmişe çamur atmak için, “100 yıllık reklam arası” demeyecek, 100 yıl öncesini düşünüp, “Allah bizden önce memleket için çivi çakandan razı olsun.” diyecek.

"AK Parti ve matruşka gibi iç içe geçtikleri çeşitli boyutlardaki ortakları, devlet değildir"

Böylesine zahmetli bir tarihin eseri olan Cumhuriyeti yönetmek,  tarih bilgisinin yanında, ciddi bir devlet aklı ister.  Devlet aklına sahip olmak için de, önce devletin ne olup, ne olmadığını bilmek gerekir. Ne var ki, Sayın Erdoğan ve yıldızlar karması ekibinde bunu maalesef göremiyoruz.

Biliyorsunuz, Gara’daki, 16 şehit verdiğimiz kahreden olayın ardından,  milletimizin gerçekleri bilme hakkı olduğunu dile getirmiştik. Milletimizin bu hakkını hatırlatınca, devlet ciddiyetiyle gereğini yapmak yerine,  Sözlerimizi devlete yapılmış bir saldırı olarak lanse ettiler. Talebin muhatabı ülkeyi yöneten hükümetti.  Oysa onlar, muhatabı devlet saydılar.  Çünkü kendilerini devlet sanıyorlar. Bakın, bu vesileyle önemli bir gerçeğin altını çizeyim; AK Parti ve matruşka gibi iç içe geçtikleri çeşitli boyutlardaki ortakları, devlet değildir. Devlet kanundur, devlet kurumdur. Siyasetçiler gelir geçer, Türk Devleti, Ebed Müddettir. O nedenle, Her geçen gün eriyen partilerinin, seçim kazanma stratejilerine devlet politikası denmez.  Çünkü, partizanlıkla devlet, tamamen farklı şeylerdir.  Devletin yasaları vardır.  Bu yasalara uyduğunuz sürece, hükümet olarak, ancak devletin bir organı olursunuz.  Hükümet olarak eylemlerinizi, sözlerinizi yasa yerine koyamazsınız.  Parti trolü gibi hareket eden atanmışlarınızın, abuk sabuk sözlerini,  devlet aklı diye satmaya çalışamazsınız. Uyguladığınız her saçma sapan politikayı da, “devlet politikası olarak” meşrulaştıramazsınız. 

Yönetenlerin beceriksiz olması, devleti beceriksiz yapmaz.  Yönetenlerin ciddiyetsiz olması, devleti ciddiyetsiz yapmaz. Yönetenleri kötü oluşu, devleti kötü yapmaz. Kurumların parti organı gibi davranması, devleti AK Partili yapmaz. Makbul vatandaş olabilmenin tek şartının, Ak Parti’yi desteklemek sanılması, Devletin değil, iktidardaki partinin ne kadar sorunlu olduğuna ve devleti ne derece tahrip ettiğini gösterir. Bu kadar basit.

"Millete gelince, cebinde akrep var.  Müteahhidine gelince, “Buyur dükkan senin”"

Sayın Erdoğan’ın öncülüğünde Türkiye, maalesef büyük bir yönetim krizi yaşıyor. Sözün özü, AK Parti iktidarı Türkiye’yi yönetemiyor. Türkiye’nin kaynakları var.  İmkanları var. Zengin, güçlü ve mutlu bir ülke olmak için çok büyük bir potansiyeli var ama doğru yönetilirse…  Doğru yönetim, Sayın Erdoğan’ın sınıfta kaldığı birçok konunun yanında, aynı zamanda ülkemizin kaynaklarının, nasıl ve kim için harcandığıyla ilgilidir. Bakın, ilk günden bu yana ısrarla takip ettiğimiz, her fırsatta gündeme getirdiğimiz bir konu var: “İşsizlik bu kadar artarken, esnafımız siftah yapamaz halde, kapısına kilit vururken,  çalışanlarımız ve emeklilerimiz enflasyona ezdirilirken,  Türkiye’yi o beş müteahhidinize mahkum etmeyin.” diyoruz. “Yolcu garantileriyle milletin hazinesini yağmalatmayın.” diyoruz. “Millete, dövizini liraya çevir derken, o beş müteahhite dövizle ödeme yapmayın,  sözleşmeleri gözden geçirin.” diyoruz.
Ama onlar ne yapıyor? Türk milletinin hazinesinden milyarlarca lirayı,  gözlerini kırpmadan, eşe dosta yandaşa dağıtıyorlar.  Millete hepi topu, “53 milyar lira destek olduk” diye övünürken,  o beş müteahhide bunun kat kat üstünde garanti parası ödüyorlar. Nihayet geçtiğimiz hafta, iktidar, pandemiyle daha da artan ekonomik krizin farkına varabildi.  Farkına vardı varmasına da, bilin bakalım ne yaptı?
Kendi esnafının feryadını duymayıp,  “Japon esnaf zorda” diye haber yapan bu zihniyetin patronu, 
düşündü taşındı, geliri azalan müteahhidinin yardımına koştu.

Havalimanlarını işleten şirketlerin,  2020 yılı içinde düzenlenen, ve vadesi 31 Ocak'a ötelenen faturalarının iptaline karar verdi. 2021-2022 dönemine ait kira bedellerinin de,  2 yıl boyunca, yüzde 50 indirimli uygulanmasına karar verdi. Mesela, yıllık 1 milyon 300 bin yolcu garantisi verdiği havaalanını,  sadece 7 bin 235 yolcu kullanınca, milletin kesesinden 60 milyon lira ödeyen iktidar,  bununla da yetinmeyip, fatura iptal edip, kirada indirim yaptı. Beş bin lira, 10 bin lira, kira ödeyen esnafımıza, 750 lira kira yardımı yapan iktidar,  bu kararla, o beş müteahhidine milyarlarca liralık kıyak yaptı. Yine milletini duymadı, yine esnafını görmedi, yine işsiz insanlarını düşünmedi…

Sayın Erdoğan; Millete gelince, cebinde akrep var.  Müteahhidine gelince, “Buyur dükkan senin” diyorsun. Devletin, o beş müteahhitten alacağı milyarlarca liralık kiradan vazgeçiyorsun ama utanmadan yokluk çeken milletimin kafasına çay atıyorsun. Ayıptır, yazıktır, günahtır. Seni o makamlara getiren, kodamanlar değil, millettir millet. Senin artık milletimize verecek bir şeyin kalmadı. Bunu kabullen artık.
İktidar olmayı, partinin ve şahsi iktidarının, ömrünü uzatmak zanneder oldun. Oysa bir iktidarın amacı, partisinin ve şahsının iktidar ömrünü uzatmak değil, kendisine her türlü makamı, her türlü imkanı veren milletine, hizmet etmek olmalıdır. Saraya kapanmış, milletine yabancılaşmış bir siyasetin, sonu gelmiş demektir. Siyaset tarihi, millet komşusuna gidemezken, “Ay’a gidiyoruz” diyen,  hayal tüccarlarının, hazin sonlarıyla doludur. Algı karın doyurmuyor Sayın Erdoğan. Siyaset iletişimiyle ay sonu gelmiyor. Yapay gündemler faturaları ödemiyor. Karar mercii millettir.  Karar mercii, yalnızca millettir ve sen bu kafayla gitmeye devam edersen,  bu cefakar millet, seni sandıkta Ay’a değil, eve gönderecek haberin olsun.

"Engelleri yaratan aslında idareciler"

Türkiye’yi yönetenlerin işi, yarım akıllarıyla, ülkemizin potansiyeli önünde engel olmak değil, her bir vatandaşının işiyle, gücüyle, sorunlarıyla ilgilenmek, çözüm bulmaktır. Ülkemizdeki dezavantajlı gruplar içinse, sorunlar maalesef daha da büyük. Mesela engelli vatandaşlarımız, iş fırsatlarından, kent mimarisine kadar birçok alanda sorun yaşıyorlar. Bakın, Türkiye’de görme engelli, ortopedik engelli, işitme engelli milyonlarca vatandaşımız yaşıyor. Resmi kayıtlara göre 2 buçuk milyon, bağımsız araştırmalara göre ise,  9 milyona yakın engelli vatandaşımız var. Biz bu insanlarımıza engelli diyoruz.
Ancak biraz yakından bakınca, kendilerini dinleyince görüyoruz ki,  engelleri yaratan aslında idareciler.
Ülkemizin, şehirlerimizin, sokaklarımızın, hepimizin ortak yaşam alanı olduğunu unutuyoruz.
Aslında engel olan bizleriz. Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’ne de imza atılmış, ama adım atılmamış. Tanıdık geliyor mu? Aynı İstanbul Sözleşmesi’nde olduğu gibi.

Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesine imza atıyorsan, bunun gereğini yapacaksın. İmza attığın sözleşmenin, tek bir maddesini bile es geçmeden, gerekenleri harfiyen uygulayacaksın. Devlet ciddiyeti, bunu gerektirir. Maalesef hemen her alanda gördüğümüz ciddiyetsizliği, Engelli Hakları Sözleşmesi’nde de görüyoruz. İşte o nedenle, bu hafta Milletin Kürsüsü’nde engelli bir kardeşimizi ağırlayacağız. Engellerin yıkamadığı, yıldıramadığı, vazgeçiremediği Aysun Karaemir,  engelli vatandaşlarımızın sesini Türkiye’ye duyuracak. Meclisin televizyonu, sesini kesmeye çalışsa da, o gür sesi herkes duyacak. Buyur Aysun kardeşim, söz de, kürsü de senindir.


Burası, Türkiye Büyük Millet Meclisi. Burası, milletimizin her ferdinin sorunlarına çare beklediği yer.
Az önce gördünüz, engelli bir kardeşimiz, burada kürsüye ulaşamıyor. Bu duruma pansuman bir çözüm bulabilir miydik?  Bulabilirdik.  Ancak, o taktirde, buranın gerçeğini de gizlemiş olurduk. Engelleri kaldırmak, vatandaşlarımızın, kimseye ihtiyaç duymadan yaşamalarını sağlamaktır. Onların dertlerini çözecek binada bile düşünülmemiş olmaları büyük ayıp. Türkiye’nin meclisindeki tablo buysa, varın sokağı siz düşünün. Bunun için senden ve tüm engelli vatandaşlarımızdan özür diliyorum Aysun.


Az önce, Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’nden söz ettim. Nedir o sözleşme? Özetle, engelli insanların, erişim, ulaşım, sağlık, istihdam ve sosyal hayatlarındaki,  tüm engellerin ortadan kaldırılmasını ele alan bir sözleşmedir. Üçüncü maddede, sözleşmenin amacı açıklanır ve denir ki; “Farklılıklara saygı gösterilmesi, ve engelliliğin,  insan çeşitliliğinin, ve insanlığın bir parçası olarak kabul edilmesidir. Topluma tam katılım ve dahil olmalarının sağlanmasıdır. Ayrımcılığın önlenmesidir.
Fırsat eşitliğinin sağlanmasıdır.” Peki, sözleşmeyi imzalamış Türkiye’de, bunlar yapılıyor mu? Engelli dostu kaç devlet binası var? Engelli dostu kaç sokak var? Engelli dostu kaç turizm işletmesi var? Hastanelerde işaret dili bilen kaç sağlık personeli var? Toplumun bilinçlendirilmesi için bir çaba var mı?
Bunlar olmadığı gibi,  Normal zamanlarda bile görmezden gelinen, sesleri duyulmayan,  en ufak destek için bile, kapı kapı dolaşmak zorunda bırakılan engelli vatandaşlarımız,  pandemi döneminde de, iktidarın yanlış politikalarından en kötü etkilenen kesimlerden biri oldu.  Pandemi, engelli vatandaşlarımızın yaşamlarını en başta ekonomik olarak etkiledi.  Ama iktidar, COVID-19 öncesinde de, oldukça sorunlu bir alan olan engelli istihdamı konusunda,  maalesef hiçbir çaba sarf etmiyor. 

Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 2020 Aralık verilerine göre,  iş gücüne katılımın, zaten çok düşük olduğu engelli vatandaşlarımızın yüzde 20’si, salgın sürecinde işini kaybetmiş. 

Türkiye Körler Federasyonu’nun yaptığı araştırmaya göre, engelli kadınların yüzde 70’inin, hane geliri, 5000 liranın altında.  Yani, engelli kadınlarımızın yüzde 70’i, açlık sınırı altında yaşıyor.  Tüm engelli nüfusumuza bakıldığında ise, Türkiye’deki engelli vatandaşlarımızın yüzde 77’si,  yoksulluk ve sosyal dışlanmışlık riski ile karşı karşıya.  Bu oran, sosyal devlet kavramının, eleştiri konusu olduğu ABD’de bile, yüzde 29 seviyesinde.   Bu duruma Ak Partililer, bütçe tartışmalarındaki umursamaz tavırlarıyla,  “Ne var canım, yüzde 23’ü iyi durumda yaşıyormuş işte.” diyecek olsalar da,  engelli vatandaşlarımız maalesef, giderek daha fazla adaletsizliğe maruz kalıyor.  Birleşmiş Milletler kriterlerine göre, engelli vatandaşlara,  “… mümkün olan en geniş ölçüde koruma ve yardım sağlanır.” hükmü geçerliyken, 
Mesela, engelli kadınlarımızın, kamu kurumlarından sosyal destek taleplerinin,  yüzde 40’ı reddedilmiş. 
Biliyorsunuz, ekonomistlikte damadıyla yarışan, siyaset bilimciliğiyle de literatüre önemli katkılarda bulunan Sayın Erdoğan,  her fırsatta, Batı ülkelerinde sosyal devlet anlayışının çöktüğünü söyler. 
Bakalım gerçekten öyle mi?  OECD ülkelerinde, engelli vatandaşlara ayrılan kamu yardımları, milli gelirin ortalama yüzde 2’si. Bu oran, Sayın Erdoğan’a göre sosyal devletin çöktüğü, Norveç, Hollanda gibi ülkelerde,  yüzde 4, yüzde 5. Daha da önemlisi, bu ülkeler,  engelli vatandaşlarının, onurlu, kendi ayakları üzerinde duran,  topluma entegre olan bireyler olmasını hedefleyip,  ayırdıkları bütçenin en az yüzde 10’luk bölümünü de, istihdama kazandırma programlarına ayırıyor.  Bilin bakalım, Sayın Erdoğan’ın, Norveç ve Hollanda’yı kıskandıran sosyal devlet anlayışı kapsamında,  ülkemizdeki engelli vatandaşlarımıza ayrılan, kamu yardımları ne kadar? Milli gelirin sadece binde biri. Yanlış duymadınız, binde biri!

Bu bir zihniyet meselesi. İşte o nedenle, ülkemizde engelli olup çalışmak isteyenlere yönelik iktidarın bakış açısı,  “engellidir yapamaz, engellidir çalışamazdan” öteye geçmiyor.  İşte o nedenle, engellilerimiz, yıllardır korumalı iş yerlerinde istihdam edilmeye çalışılıyor.  Oysa, engelli istihdamını, yalnızca korumalı iş yerlerine bırakmak,  engelli vatandaşlarımızın niteliklerini, yeteneklerini, becerilerini, üretime yapacakları katkıyı,  tamamen yok etmek demektir.  Bu yanlış bakış açısı, kendisini en fazla kamu kurumlarında gösteriyor.  İktidar, sanki hiç engelli avukat, mühendis, doktor, yazılımcı, nitelikli işçi yokmuş gibi,  tüm engellileri, bir blok halinde, nitelikli olmayan işçi sınıfında görüyor.  Bu durum da, “sana iş verdik daha ne istiyorsun” diyerek,  kendi mesleğini yapmak dışında bir talebi olmayan engellileri, hayata daha da küstürüyor.  Engelli vatandaşlarımızın çilesi burada da bitmiyor. İstihdamda yaşadıkları sorunlar yalnızca işe girişle sınırlı değil.  Çalıştıkları süre boyunca engelliler, iş sağlığından, yeterli ekipman desteğine kadar,  onlarca sorunla baş etmek zorundalar.  Tüm bunlara ek olarak, engellilerin 15 yıl çalıştıktan sonra emeklilik hakları olduğu için,  bazı şirketler, 15 yılın ardından, onları zorunlu emekli etmeye çalışıyor. Buradan engelli vatandaşlarımıza seslenmek istiyorum. 

Kardeşlerim;  Sizler bizim için önemlisiniz. “Saygı görmek ve onurlu bir yaşam mücadelesi için desteklenmek.” istiyorsunuz.  Bunu biliyoruz.  Bize göre kalkınan, zenginleşen, mutlu bir Türkiye,  ancak toplumun her kesimini kapsayacak bir büyüme modeli ile mümkündür.  Bizim milliyetçi, demokrat ve kalkınmacı yönetim anlayışımız budur. İşte o nedenle, size çok daha iyi bir hayat kalitesi sunacağımızın sözünü veriyoruz. 

Peki, iktidar olduğumuzda, İYİ Parti olarak biz ne yapacağız?  İşe ilk olarak, engelli vatandaşlarımıza yönelik bakış açısını değiştirmekle başlayacağız.  Biz, “Hem engellisin, hem de maaş alıyorsun, daha ne istiyorsun?” demeyeceğiz.  Biz, “Topluma daha fazla katkı vermen, için ne yapabiliriz?” diyeceğiz. 
Kamuda engelli kotasını yüzde 6’ya, özel sektörde ise yüzde 4’e çıkarıp,  “Eşit işe Eşit Ücret” yasasını hayata geçireceğiz.  İktidarın, tüm engellileri, niteliksiz işgücü olarak gören, sadakacı zihniyetine son verip,  engelli vatandaşlarımıza, mesleki olarak kota verilmesini sağlayacağız.  Özel sektördeki kotanın uygulanmasını da, cezalarla değil, teşviklerle sağlayacağız.  Özel işyerlerinin, erişilebilir olmasını sağlayacak,  çalışan engelli vatandaşlarımızın, yeterli ekipmana ulaşabilmeleri için,  devletin sağladığı tüm olanakları sunacağız.  Engelli bireylerin, iş yerlerinde sömürüyle karşılaşmaması için,  etkili şikâyet mekanizmalarını kurup, denetimleri sağlayacağız. Çalışmak isteyen her vatandaşımızın,  becerisine, yeteneğine ve ilgi alanına göre, işe yerleştirilmesini sağlayacağız. Yalnızca Türkiye’ye özgü olan, yüzde 40’ın altını engelli görmeme durumunu, ortadan kaldıracağız.  Çünkü bizim anlayışımıza göre, hak, bir ihtiyaçtan kaynaklanır,  ve engellilerin ihtiyaçları da yüzdeler ile değerlendirilemez.  Bu açıdan engellilik oranlarını, yüzdeler olarak değil, “hafif”, “orta”, ve “ağır” olarak belirleyip,  haklardan yararlanma konusunda, büyük farklılıkların oluşmasının önüne geçeceğiz.

Ülkemizde engelli vatandaşlarımıza dair, doğru verilere ve bilgilere ulaşmak maalesef mümkün değil. 
Engelli raporu bile olmayan 95 bin kişiye, maaş bağlamakta büyük bir beceri gösteren Bakanlık, iş, doğru düzgün veri tutmaya geldiğinde, nedense aynı beceriyi gösteremiyor.  İşte bu yüzden, “Engelli Veri Tabanı’nı” kurarak yapılacak yatırımları, sağlanacak destekleri,  engelli vatandaşlarımızın engel türüne, yaşadıkları bölgeye, gelir dağılımlarına göre belirleyip,  adaletli bir biçimde sunacağız. 
Bu süreçte, daha önce desteklerden faydalanan hiçbir engelli vatandaşımızı da, mağdur etmeyeceğiz. 

Biz, İYİ Parti olarak, hiçbir vatandaşımıza, “yapamaz, beceremez, edemez” demeyiz.  Biz, yeterli fırsatlar sağlandığında, milletimizin her bir ferdinin,  her işin altından, alnının akıyla kalkabileceğini, her işi başarabileceğini biliyoruz.  Bunun için de, “Destekli İstihdam Modelini”, bir an önce hayata geçireceğiz. 
 
Biz diyoruz ki;  engellilik türüne ve şiddetine bakılmaksızın, her Türk vatandaşının, bir işe sahip olma hakkı vardır.  Biz insanımızın engelleri yerine, kapasitelerine odaklanacağız.  Destekli istihdam modelini uygulayıp, onları işe yerleştireceğiz. Kendilerini geliştirmelerine imkan sağlayıp, destek aldıklarından emin olacağız.  Bunun için her şeyden önce, nitelikli ve engelli istihdamı konusunda farkındalığa sahip, 
İş Koçları eğitip, istihdam edeceğiz.  Destekli İstihdam Modeli’ne katkı verecek firmalara yapılan, destek ve teşviklerin sayısını arttıracağız. Tüm bunlara ek olarak, İş verenler, İş Koçları ve Engelli STK’ları arasındaki koordinasyon için,  “Engelli İstihdam Koordinasyon Merkezleri’ni” kuracağız.  Tüm bu süreçte, günümüz teknolojisinin sunduğu, tüm imkanlardan yararlanacağız.  Bugün bir yazılım mühendisi, ya da çağrı merkezi operatörü,  işyerine gitmeden de şirketine katkı sunabiliyor.  Yeni teknolojileri kullanarak, engelli vatandaşlarımızı bu işlere yönlendirip,  İsterlerse, işyerine gitmeden çalışmaları için, gerekli altyapıyı sağlayacağız.  Daha da önemlisi, ulusal ve uluslararası eğitim kurumlarıyla iş birliği yaparak,  engelli öğrencilerimizin çevrimiçi eğitimler yoluyla diploma ve sertifika almalarını sağlayıp,  onları yüksek nitelikli işlere yönlendireceğiz.

Sizler büyük bir iş başarıyorsunuz. Ben, bu azminizin, Türkiye adına çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Gerekli şartlar sağlandığında, kalkınan Türk ekonomisinin, önemli paydaşlarından biri olacağınıza inanıyorum. Burada bahsettiğim her konu, sizin hakkınızdır ve bu haklara kavuştuğunuzda, muazzam bir başarı hikayesi yazacağınıza, gönülden inanıyorum. Allah bizleri de, sizleri de mahcup etmesin…

"Kötüler mızmızlanarak giderken, iyiler coşkuyla, neşeyle geliyor"

Her hafta İktidara yaptığı yanlışları söylüyor, doğrusunu anlatıyoruz. Ülkemizin önemli meseleleri için geliştirdiğimiz, projeleri anlatıyoruz. Milletimizin dertleri için hazırladığımız, çözümleri anlatıyoruz. Türkiye’ye dair çizdiğimiz vizyonu, hayal ettiğimiz Türkiye’yi anlatıyoruz. Çünkü biz, milletimizin en iyisini hak ettiğini biliyoruz ve en iyisini hak eden milletimize reva görülen bu yapay Ak Parti gerçeğini kabul etmiyoruz. O nedenle biz, içine sokulduğumuz bir sorun yumağı olan, bu ucube sistem yerine,  “İYİleştirilmiş ve Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” diyoruz. Türkiye çözümsüz değil. Ak Parti iktidarının, bizi içine çektiği böyle zor zamanlar, her milletin başına dönem dönem gelir ama Türk tarihinde, ne zaman böyle dönemler yaşansa,  makus talihi yenecek birileri mutlaka çıkagelmiştir.

Türkiye’nin iyi ve cesur evlatları; İşte biz, bu başıboşluğa son verecek olanlarız. Biz, milletini unutup, kendi derdine düşmüşlerin iktidarına son verecek olanlarız. Biz, milletimize, hak ettiği hayatı yaşayacağı bir Türkiye’yi verecek olanlarız. Ülkemizin her bir köşesinden bu gerçek görünüyor. Her geçen gün, her geçen hafta, milletimiz İYİ Parti güneşini daha fazla hissediyor. Bu yüzden, ilçe ilçe, köy köy, Millet Bizi Çağırıyor!

Allah gayretimizi ve niyetimizi biliyor. Milletimiz de takdir ediyor. Duyanlar duymayanlara söylesin,
Sorumsuzların, iş bilmezlerin, milletine sırtını dönenlerin devri, artık bitiyor. Milletin bağrından gelen, Milletin ayağına giden, Milletiyle dertleşen, iyilerin devri başlıyor. İyileştirilmiş ve Güçlendirilmiş Parlamenter sistemle, Türkiye’yi zenginliğe, milletimizi refaha taşıyacak yepyeni bir iktidar yaklaşıyor.
Yani, kötüler mızmızlanarak giderken, İyiler coşkuyla, neşeyle geliyor."