'Onlar'ın gözünden: Emekçi Mülteciler

Türkiye'deki mülteciler ile ilgili bugüne kadar çok şey söylendi. Kimisi 'gitsinler', kimisi 'kalsınlar' diye fikirlerini sıralarken kimsenin pek mikrofon tutmadığı mültecilerin fikrini, bakış açısını yansıtan bir belgesel film yayınlandı: Emekçi Mülteciler. halktv.com.tr'de Emekçi Mülteciler'in galasına giderek filmi izledi, yönetmeni, yapımcısı ve galaya gelenlerle konuştu.

Muhabir
Yayınlanma:
Güncelleme: 23 Mayıs 2022 02:02
'Onlar'ın gözünden: Emekçi Mülteciler

Son dönemlerde Türkiye'nin gündeminde mülteciler var. Özellikle 'Sessiz İstila' filmiyle konu hayli alevlendi. Şimdi ise mülteci konusuna farklı bir bakış açısı getiren 'Emekçi Mülteciler' yayınlandı. Kadıköy Sinematek / Sinema Evi'nde galasını yapan yapımın ilk gösteriminde halktv.com.tr de yer aldı.

Kadıköy Sinematek / Sinema Evi'nde 'Emekçi Mülteciler' belgeselinin galası 18 Mayıs'ta yapıldı. Yönetmenliğini Serkan Acar'ın yaptığı belgeselin yapımcılığını Film Fabrik ile birlikte Mülteci ve Göçmenlerin Yerel Entegrasyonu Derneği (MÜGYED) üstlendi. Yapımın danışmanlığını Doç. Dr. Sevgi Usta, Adnan Özveri ve Behice Bağ yaparken belgeselin müziklerine ise Ali Sinan Çulhaoğlu imza attı.

Avrupa Birliği (AB) Sivil Düşün programı kapsamında AB desteğiyle çekilen ve proje koordinatörlüğünü MÜGYED'in kurucu üyelerinden Anıt Baba'nın yaptığı 'Emekçi Mülteciler', Suriye'den Türkiye'ye gelmiş Türkmen mültecilerin nasıl hayatta kaldıklarına odaklanıyor.

İkitelli Ayakkabıcılar Sitesi'nde Türkmen mülteci Yusuf'un elindeki kamerayla gezip kendisi gibi orada çalışan mültecilerle kısa röportajlar gerçekleştirdiği yapımda mültecilerin Türkiye'deki hayatını ve geçinme mücadelesini kendi ağızlarından dinliyoruz.

Türkmen mülteciler, yapımda, anadilleri Türkçe olduğu için Türkiye'ye geldikten sonra uyum sağlamak konusunda sıkıntı yaşamadıklarını, en azından Arap kökenlilere göre bu açıdan daha şanslı olduklarını ifade ediyor. Bir Arap mülteci ise , "Türkçe öğrenmeden önce sadece 'Tamam' diyebiliyorduk. Dolayısıyla bir itiraz hakkımız da olmuyordu. Şimdi Türkçe konuşabildiğimiz için bizden istenilen bazı şeylere itiraz edebiliyoruz" ifadelerini kullanıyor.

Devletin göçmenlere maaş verdiği, yardımda bulunduğuna ilişkin ifadelere dair ise "Sorma, çok yardım ettiler" gibi ironik bir cevap veriyor mülteciler ve Türkiye'ye geldikleri günden beri çalıştıklarını burada ailelerini geçindirdiklerini, aslında herkes gibi 'hayatta kalma mücadelesi' verdiklerini ifade ediyorlar.

'Mesela bana şunu sorsunlar, 'Halep'te en güzel yemek nerede yenir?' '

Belgesel gösteriminin ardından yönetmen ve belgeselde yer alan mülteciler, izleyicilerin sorularını cevaplamak üzere sahneye çıktılar. Yönetmen Serkan Acar, 'Emekçi Mülteciler'de göçmenlerin toplumların omuzlarına yük ve sıkıntı kaynağı olarak işaret edilmesi nedeniyle, kadrajı onlara çevirerek onların hikâyelerini anlatmak istediklerini aktarıp ekledi:

"Türkiye'deki milyonlarca mültecinin hakkındaki kara propagandaya ve devletten para aldıklarına dair iddialara bir yanıt verilmesi gerekiyordu. Biz bunu öznelerle ve görsel materyallerle yapmak istedik"

Yapımın başrolü Yusuf ise şu şekilde konuşuyor:

"Beş parmağın beşi bir değil. Bence bizi böyle görmeye bakın. Ben Türkiye'ye geldiğimde ilk merak ettiğim şey 'Bu insanlar hangi şarkıları dinler, Türkiye'de hangi ilin yemeği daha lezzetlidir?' gibi şeylerdi. Ben Türkiye'de yaşayan insanların bu soruları bana da sormasını istiyorum. Mesela bana şunu sorsunlar, 'Halep'te en güzel yemek nerede yenir?' "

Belgeselde yer alan mültecilerden Hüseyin, ise şunları söylüyor:

"Türkiye'ye alıştık artık, kendimizi yabancı hissetmiyoruz. Ama haberleri gördüğümüzde herkes mültecilere kötü davranıyor. Hayretle izliyoruz. 'Bu insanlar 14 yıldır bize alışmadı mı?' diyoruz"

Sinematek'teki belgesel gösterimine ilgi gösterenler arasında siyasiler de var. Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş, Türkiye İşçi Partisi Parti Meclisi Üyesi Fırat Çoban ve HDP İstanbul Milletvekili Züleyha Gülüm de belgeseli izlemeye gelenler arasında.

'Önemli olan bu göçü yönetebilmek, bu göçten güçlenerek çıkabilmek'

Gösterim sonrası filmin proje koordinatörü Anıt Baba ile MÜGYED ve 'Emekçi Mülteciler' üzerine konuşuyoruz. Anıt Baba, 2020 yılının sonlarında derneklerini kurduklarını ancak pandemi engeline takılarak çok fazla faaliyet gösteremediklerini aktarıyor. Mülteci ve göçmenlerin entegrasyonuyla ilgili çalışmalar yürüttüklerini ve sadece Türkiye'ye gelen insanlarla sınırlı kalmayıp kapsamlarına Türkiye'den başka bir ülkeye gidenleri de aldıklarını belirten Baba, "Bugüne kadar çalışmalarımızın ana ekseni, doğal olarak, Türkiye'deki göçmen ve mültecilerin sosyal uyumu ve entegrasyonuyla ilişkili politikaların oluşturulmasıyla ilgili katkı sağlamak olarak çerçevesini çizdik. Bu bağlamda da özellikle mülteci ve göçmenlere karşı son dönemlerde giderek artan karşıt propagandaların, ki bunların çoğunluğunun nesnel temeli yok, bunlarla mücadele etmeyi birinci öncelik oalrak önümüze koyduk ve yönetmen Serkan Acar'ın katkılarıyla, Avrupa Birliği Sivil Düşün desteğiyle çok sayıda belgesel çektik" ifadelerini kullandı.

Baba daha önce çektikleri belgesellerden de bahsederek korona günlerinde mültecilerin çektikleri sıkıtınları 'Korona Günlerinde Mülteci Olmak'(izlemek için tıklayınız) isimli bir belgeselle gözler önüne serdiklerini daha sonrasında uluslararası bir festival de gerçekleştirdiklerini belirtti. Ayrıca, 'Artık onlar bizim rengimiz' (izlemek için tıklayınız) isimli 6 bölümlük bir başka belgesellerinde değişik ülkelerden gelip Türkiye'de yolları kesişen sanatçıları konu edindiklerini söyleyen Baba, "Bundaki temel amacımız da mülteci ve göçmenlerin ülkeye bir yük getirmediklerini ama ülkeye zenginlik de kattıklarını, getirdikleri kültürle ve sanat birikimiyle. Buna dikkat çekmek istedik" dedi. Baba, Suriyeli iki sanatçı, bir Afgan sinemacı, bir İranlı fotoğraf sanatçısı, bir Demokratik Kongolu müzisyen/aktivist ve Cezayirli bir müzisyenin bu filmde yer aldığını belirtti.

Mülteciler için en iyi çözümün onurlu şekilde vatanlarına geri dönmeleri olduğunu da halktv.com.tr'ye aktaran Baba, "En çok göç veren Afganistan ve Suriye için öngörülebilir gelecekte bu pek mümkün gözükmüyor. Avrupa, Amerika gibi üçüncü güvenli ülkelere geçiş konusunda kotalar var ve bunlar bir kaç bini bulmuyor yılda. Bu çerçevede geriye kalan gerçekçi çözüm sosyal uyum politikalarıyla onların kendi kültürel kimliklerini ve hassasiyetlerini koruyarak Türk toplumuna entegre edilmeleri" şeklinde konuştu.

Mültecilerin kendileri için hangi ülkeden geldiğinin bir öneminin bulunmadığını da ifadelerine ekleyen Baba, temel iddialarının mülteci ve göçmenlerin yük olarak görülmemesi olduğunu, krizin yok sayılmak yerine yönetilmesi gerektiğini savunduklarını belirtti. Baba, ayrıca, dünya tarihinin göçler tarihi olduğunu ifade ederek, "Önemli olan bu göçü yönetebilmek, bu göçten güçlenerek çıkabilmek" diyor.

'Foncu demesinler bize'

Filmi, yönetmen Serkan Acar ile de konuşuyoruz. MÜGYED ile daha önce de belgeseller çektiklerini ve bu filmin de bunun bir parçası olduğunu aktaran Acar, farklı sebepler ve farklı profillerle Türkiye'ye gelmiş göçmen ve sığınmacıların Türkiye için bazı sorunlar getirdiğini toplum olarak kabul ettiğimizi ancak ırkçılık ve karşıtlık üzerinden bir değerlendirme yapılmasını doğru bulmadığını belirtiyor. "Onların da görünür olması, kendilerini ifade edebilmesi için bir takım fırsatlar, en azından görsel medyada. Çünkü zaten ana akım kanallarda hep başka türlü gündeme getiriliyor" diyerek filmini değerlendiren Acar, meseleye hümanist bir taraftan yaklaşılması taraftarı olduğunu söyledi.

Dünyadaki sınırları bu insanların çizmediklerini bu insanların o sınırların içerisinde kaldıklarını ve egemenlerin arasında çıkan savaşlardan dolayı da mağdur ve kurban olduklarını belirten Acar, "Göç etmek zorunda kaldılar" diyor.

Acar'a ayrıca filmin AB'den destek alarak çekildiğini ve 'Fon' konusunda son dönemlerde bir algı oluştuğunu filmin yönetmeni oalrak bu konuda bir kaygı duyup duymadığını soruyoruz. Acar'ın yanıt şöyle oluyor:

"Hiçbir kaygım yok. Sivil Düşün, Avrupa Birliği'nin fonlarından birisi. Bir çok projeyi destekliyor. Bu tip projelerin, ticari amaç taşımadığı için, bir şekilde desteklenmesi gerekiyor. Gönül isterdi ki Türkiye'nin öz kaynakları olan başka kurumları da böyle şeyler yapsın. Bu önümüzdeki, bütün toplumu ilgilendiren mesele. Hiçbir parti ayrımı gözetmeden söylüyorum, hiçbir siyasi ideoloji gözetmeden, bütün herkesin ortak sorunu. Çünkü yaşadığımız şu pandemi sonrası ekonomik sıkıntıların olduğu bir dönemde bu kadar insanın ülkemizde olması, dünyanın her tarafından, Ortadoğu'dan şuradan buradan ülkemize gelen insanların olması bir mesele olarak önümüzde duruyor ve bu meselenin politika yapıcılar tarafından her yönünden görülmesi gerekiyor. Bizde onun bir yönünü göstermeye çalıştık. Kaynağın nereden gelmesi çok önemli değil benim için. Önemli olan yaptığımız şeyin doğruluğu ve neye hizmet ettiği, ben ona bakıyorum"

Acar bu sözlerini "Foncu demesinler bize" diyerek noktalıyor.

'Her yerde ve görünür olduklarına dair tuhaf propaganda yapılıyor'

Filmin afişleri de ayrıca dikkat çekiyor. Yapımın afişlerini hazırlayan Tuna Yıldırım, uzun zamandır kentin belli bölgelerinde yaşamakta olan mültecileri göremediklerini ifade ediyor. "Her yerde ve görünür olduklarına dair, sürekli bir tuhaf propaganda yapılıyor ama pek göremiyoruz" diyen Yıldırım, atölyelerin olduğu bölgelere gittiğini ve çok sayıda mültecinin çok zor şartlar altında çalıştığını gözlemlediğini aktarıyor.

Filmin çıkış noktasının bir mültecinin mevcut durumdan rahatsız olarak "Niye bize böyle kötü gözle bakılıyor, biz çalışıyoruz" demesi üzerine olduğunu belirten Yıldırım afişleri yaparken mültecilerin toplumsal olarak hangi pozisyonda olduklarına dair filmden kareler rica ettiğini ve bunlar üzerinde çalıştığını söylüyor. Yıldırım afişleri üzerine çalışmasıyla ilgili son olarak, "Onları bizzat göstermek yerine hangi toplumsal pozisyonda olduklarını sınıfsal ve toplumsal anlamda nerede ve nasıl durduklarını gösteren kareler üzerinden bir çalışma yapmaya çalıştım. Bu çok daha durumu anlatıyor diye düşünüyorum. Filme de böyle bakmak lazım" ifadelerini kullanıyor.

Emekçi Mülteciler'i izlemek için tıklayınız.

'Yaratılan düşman ortamın etkisinde kalıyor insanlar'

Filmin proje koordinatörü yönetmeni ve afiş tasarımcısı ile konuştuktan sonra gösterime katılan siyasilere de düşüncelerini soruyoruz. Halkların Demokratik Partisi İstanbul Milletvekili Züleyha Gülüm film hakkında şunları söylüyor:

"Emeği geçen arkadaşların 'Emeklerine sağlık' diyorum. Çok üzerinde çalışılmayan bir alan. Bu anlamıyla bence çok kıymetli. Özellikle de son dönemde mültecilere yönelik bir düşman hattın iyice yaygınlaştığı, bunun özel olarak örgütlendiği bir süreçten geçtiğimiz zamanlarda bu tür yapımların önemli olduğunu düşünüyorum, bizi yan yana getiren.Özellikle de belgeselde oynayan arkadaşlarımızın burada olması birlikte konuşabilmemiz çok önemliydi. Çünkü temas etmediğimiz sürece yaratılan o düşman ortamın etkisinde kalıyor insanlar. Ama yan yana geldiğimizde sorunlarımızın ortak olduğunu görüyoruz. Mülteci işçilerin nasıl ezildiğini görüyoruz. Aslında onların ezilme ilişkisinin Türkiyeli işçileri de nasıl etkilediğini görüyoruz.Hep şöyle söyleniyor, 'Mülteciler geldi, o yüzden Türkiye'dekiler iş bulamıyor'. Değil aslında, patronlar ucuz emeği, sigortasız çalıştırmayı, her türlü baskı ortamında çalıştırmayı tercih ettiği için sorun yaşanıyor.

Gülüm'ün yanından ayrılıp filmi beraber izlemeye gelen Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş ve Türkiye İşçi Partisi Parti Meclisi Üyesi Fırat Çoban'ın yanına gidiyoruz. Çoban'a son zamanda çıkan ve çokça konuşulan 'Sessiz İstila' filmini de hatırlatarak görüşlerini soruyoruz

Çoban şu ifadelere yer veriyor değerlendirmesinde:

"Bugün Türkiye'de göç üzerine düşünülmesi gereken ciddi bir sorun. Bunu sorun haline getiren temel sebep de bugün AKP'nin yani saray rejiminin üçüncül göç politikası sunmaması. Yani, entegrasyondan emek rejimine değin. Türkiye'de hem sığınmacıların hem de Türkiyeli yurttaşların kaygılarını endişelerini anlayan, onlara daha iyi bir yaşam sunacak üçüncül bir göç politikası sunmamaması bugün yaşadığımız sorunların temel üreticisi. Sessiz İstila filmi de bu sorunları çözmek istemeyen, Türkiye'deki bu gerilimi besleyen ve kalsınlar gitsinler denklemine hapsetmeye çalışan bunun için toplumun sinir uçlarını kaşımaya çalışan bir projeydi. Zaten, bu projenin başka odaklar tarafından finanse edildiğini söyleyebilirdik. Ama buna hiç de gerek kalmadı. Ümit Özdağ çıkıp bunu Halk TV'de açıkladı, kendisinin finanse ettiğini projeyi. Türkiye toplumunun, Türkiye'deki göç meselesini oy hesabı için kullananlara, bunu ciddiyetsizlikle ele alanlara karşı dikkatli olması gerekiyor. Kalsınlar gitsinler denklemine sıkışmayacak çok boyutlu bir mesele.

Bizim, Saray rejiminin yalnızca patronların ihtiyaçlarını gözeten o göç mantığına karşı bir mücadele göstermemiz gerekiyor. Aynı zamanda Türkiye'yi bir göçmen idare merkezi olarak konumlandıran o kapitalist-emperyalist projeye, yani 2016 Geri Kabul Anlaşmasıyla Türkiye'yi bir göçmen idare merkezi haline getiren o odağa karşı bir mücadele gerçekleştirmemiz gerekiyor. Bunu gerçekleştirirken de aynı zamanda bu çok değerli filmin gösterdiği üzere, Türkiye'deki göçmenlerin aslında Türkiye'de sermayesnin katmerli emek sömürüsüne tabi artık nüfus olduğunu yani Türkiyeli yurttaşlardan daha ağır koşullarda, daha uzun saatler, daha düşük ücretlere çalıştığını; inşaat, tarım, tekstil, imalat gibi sektörlerde ağır iş kollarında güvencesiz ve geleceksiz bir biçimde çalıştığını, aslında kimsenin onları beslemediğini onların kendi yaşamlarını çok kötü koşullarda kazanmaya çalıştığını bizim mümkün olduğunca anlatmamız gerekiyor.

Çok ciddi bir manipülasyon var. Bu manipülasyon sadece Zafer Partisi ile de bitmiyor.Başka odaklar tarafından da, örneğin, düzen muhalefetinin odağı tarafından da büyütülen, sığınmacıların devletten yardım aldığına, para aldığına, konut yardımı aldığına dair çeşitli manipülasyonlar var. Bizim bunların gerçek olmadığını mümkün olduğunca göstermemiz gerekiyor. Bunu anlatırken de aynı zamanda bu filmin çok iyi bir şekilde yaptığı gibi, Türkiye işçi sınıfının bir katmanı olarak sığınmacıların göçmenlerin daha kötü koşullarda çalıştığını yaşadığını ve işçi sınıfının sermaye tarafından birbiriyle rekabete zorlandığını, birbirini düşman belletmeye çalışıldığını mümkün olduğu kadar göstermemiz gerekiyor.

Çünkü çözüm, söylediğim gibi, işçi sınıfının birliğinden geçecek. Bu hem sığınmacılar hem de yerli emekçiler için geçerli. Ama bunun yanında bizim mücadeleyi memleketteki tüm sorunların esas müsebbibi olan saray rejiminin, onun Türkiye'de yurttaşların hakkını hukukunu düşünmeyen yalnızca göçü bir dış poitika enstrümanı olarak gören o araçsallaştırıcı mantığına karşı mücadele etmemiz gerekiyor ve AB'yi de unutmamamız lazım. Suriye'yi yakıp yıkan, milyonlarca insanın yerinden edilmesine yol açan o AB'yi, 2016'daki anlaşmayla Türkiye'yi bir göçmen idare merkezi haline getiren AB'yi de unutmamamız gerekiyor mücadele ederken"