Özgür Özel AKP’nin muhalefet planını açıkladı: Erdoğan seçimi kaybedeceğini görürse...

Özgür Özel AKP’nin muhalefet planını açıkladı: Erdoğan seçimi kaybedeceğini görürse...
CHP lideri Özgür Özel, gündeme dair önemli değerlendirmeler yaptı. Erken seçim için CHP’nin tutumuna değinen Özel, Erdoğan’a karşı İmamoğlu’nun da kendisinin de seçim kaybetmediğini hatırlattı ve Erdoğan’ın aday olmayıp AKP’yi muhalefete hazırlama ihtimali olduğunu söyledi.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel katıldığı bir röportajda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul'u kaybeden Türkiye'yi kaybeder” sözlerini hatırlattı. İmamoğlu ve kendisinin henüz seçim kaybetmediğine vurgu yaparak Erdoğan’ın seçimde aday olmayarak AKP’yi muhalefet partisi olarak planladığı bir senaryoya işaret etti.

'VERDİĞİMİZ SÜRE NİSAN'DA DOLUYOR'

T24’e konuşan CHP lideri, AKP’ye verilen erken seçim süresinin en geç nisan ayında dolacağını hatırlatarak bu süreden sonra CHP’nin böyle bir çağrıyı kabul etmesinin duruma bağlı olduğunu vurguladı. “Bizim son aldığımız karar; bizim söylediğimiz zaman erken seçime gelmedi” dedi.

‘BU NOKTADAN SONRA KARARI PARTİ ALIR’

Ancak böyle bir ihtimale kapıyı da kapatmayan Özgür Özel, bu süreden sonra yapılacak bir çağrıyı ancak parti organlarıyla yapılacak tartışmalar sonrası kabul edebileceklerini vurguladı.

Özel Erdoğan’ın AKP’yi muhalefete hazırlama planı ve CHP’nin Nisan 2026’dan itibaren erken seçim tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Biz o zaman normal şartlarda iki buçuk yıl süre verdik. Sonra ‘hadi bu sene Nisan'a kadar da olur’ dedik. Yeniden Refah da Nisan diyordu. Birkaç parti de ‘iyi olur’ falan demişti. Bu sene Nisan'da yapsalar ‘ona da olur’ demiştik. Ama onu da yapmıyorlar. Artık bu noktadan sonra bir erken seçim ihtimali olduğunda benim ‘buna varız, biz buna katılırız’ deme şansım yok. Bu partinin yetkili organlarıyla falan tartışılır. O günkü şartlar yani bu erken seçim kararı TBMM’den geçer mi geçmez mi? Seçimden sekiz ay önce diyelim, erken seçim için beklemenin faydası, avantajı nedir, ne değildir? Ama şu anda bizim son aldığımız karar; bizim söylediğimiz zaman erken seçime gelmedi.

‘BENİM YETKİM YOK’

Bir seçime erkenmiş gibi yapıp yeniden aday olma niyetiyle bir adım atarsa benim buna ‘evet’ diyecek yetkim yok. Çünkü biz yetkili kurullarda ‘iki buçuk yıl, hadi bilemediniz 2026 Nisan’ına kadar seçim yaparlarsa kabul ederiz’ dedik. Şu anda o fırsatı kaçırdıkları görülüyor yani kendileri açısından.”

‘ERDOĞAN’A KARŞI HİÇ KAYBETMEDİK’

Tayyip Bey bir yerel seçim kaybetti. Ve hâlâ onun travmasını sürdürüyor. Bu saldırganlığının sebebi bu. Çünkü o hep böyle şey sanıyordu; hiç yenilmedim, hiç yenilmeyeceğim, hiç yenemezler. Böylece hep seçimi kazanarak geçmişe ve gelece meşruiyet kazandıran bir sandık olacağını sanıyordu. Aslında demokrasi sadece sandıktan ibaret değil, bunun anlatılması lazım. Bir kere yani serbest, özgür bir sandıktan çıkacaksın, sonra da hukuka uygun yöneteceksin. ‘Sandıktan yetki aldım’ deyip anayasayı ayaklar altına alınca olmuyor yani meşruiyet. Ama bunlar yapıldı. Erdoğan bence şöyle bir ikilem yaşıyor. ‘İstanbul'u kaybeden Türkiye'yi kaybeder demişti’, bu kulağında. Bir yandan da ‘şu kadar kez yendim’ diyordu. Erdoğan'la aramızda bir fark var. O yenildi, ben yenilmedim mesela. Yani şimdi o çıldırır böyle şeylere. Ben daha hiç seçim kaybetmedim Erdoğan'a. Ekrem Başkan da kaybetmedi, ben de kaybetmedim Erdoğan'a karşı.”

‘AK PARTİ'Yİ MUHALEFET PARTİSİ OLARAK KONUMLANDIRABİLİR’

“Erdoğan’ın, genel başkan olarak genel seçimi kaybedeceğini görürse kendisi kaybetmek yerine AK Parti'yi güçlü bir muhalefet partisi olarak konumlandırmak üzere bir B planı vardır diye düşünüyorum. Yani düşünsenize şimdi biz iktidar olduk. Sözcü, Evrensel, BirGün gibi gazeteler dışında bir de Resmî Gazete var. Gerisi, hepsi onlarda. Bütün gazeteler, TV'ler onlarda. Bir işte TRT'yi tarafsız bir zemine çekersen çekersin. Bütün bürokrasi onlarda. Yargı onlarda. AK Parti'nin iktidarından korkmuyorum ama hani muhalefet olduklarında ilk başta bir iktidar açısından çok kaygı verici bir güç var ellerinde. Bence haksız edindikleri asimetrik bir güçle mücadele edeceğiz. Ben Tayyip Bey'in kendisinin açısından da güvenceli olarak göreceği güçlü bir AKP muhalefetini kurgulayıp seçime kendisinin girmeyebileceğini öngörüyorum. Ama kazanma ihtimali varsa, hele hele bir tek kendisi ile kazanıldığını görürse onu deneyecektir tabii.”

CHP lideri Özgür Özel'in gündeme dair birçok konuya değindiği röportajın tamamı ise şöyle:

“Mutlak butlan, tam bir siyaset mühendisliği”
-Mutlak butlan davası tekrar ısıtılmaya başlandı, bu işi dillendirenler var. Size gelen yeni duyumlar var mı? Mutlak butlan riski görüyor musunuz?

Mutlak butlan da peşimi bırakmıyor. İlk duyduğum anda “Siyaset mühendisliği bu” dedim. Güya gidiyorsun da önceki başkan geri geliyor. Tam bir siyaset mühendisliği. Partiyi tartışmak ve kamuoyunda tartıştırmak için yapılıyor. O dönem arkadaşlara bu mutlak butlan tartışmasına karşı mutlak sessizlik çağrısında bulunmuştum. Çok uzun süre öyle gitti. Ama tabii öyle şey oluyor ki duruşmaya dört gün kala bir hareketleniyor tabii her şey. Ama her seferinde hatta bizim bazı arkadaşlar “Genel başkanım sizin bu sakinliğiniz çıldırtıyor bizi” dedi. Şu anda da hiçbir endişem ve telaşım yok. Sorun şurada bu sonuçta partinin içinde dışında tartışılmaya devam ettikçe hasar veriyor sonuçta. Yani meşgul ediyor birilerini. Yani ben konuşmuyorum, etrafımız konuşmuyor. Ama birileri konuşuyor. Onun için de ben hep sözüme değer veren herkese diyorum ki yani bu zaten bu amaca yönelik bir şey. O yüzden de tutup da bunları ciddiye almayın. Tartışmalar bazen öyle bir noktaya geliyor ki bu sefer de bir ihtimal üzerinden partideki bizim de kontrol edemeyeceğimiz sosyal medyada aşırı tepkiler yükseliyor, bizim lehimize. Bu sefer partimizin önceki dönem genel başkanlarını rencide edecek bir takım şeyler oluyor. Bu da partinin içine bir mayın döşemek sonuçta. O da çok rahatsız edici bir durum.

“Toplumda siyasi bir beklentiye karşılık gelmeyen hiçbir hamle sonuç alamaz”
Cumhuriyet Halk Partili herkesin bu meseleyi mutlak bir sessizlik ve sabırla, çıldırtıcı bir sabırla, takip etmesi lazım. Çünkü bunun kendisine hukuken bir tedbir alamazsınız. Şöyle alamazsınız; bunun akılla, mantıkla, hukukla bağdaşır tarafı yok. O günün üstüne üç kere kurultay yapılmış. Hatta bir tanesi her bir üyenin mahalle delegesini seçip ilçe delegesini, il delegesini seçip yaptığı kongredir. O kadar onun üstünden o kadar farklı şeyler geçmiş ki artık ne o delege var ne başkası… Üstüne üç kere yeniden seçilmişiz. Bu meselenin bir laboratuvar çalışmasını İstanbul'da yaptılar. İstanbul'da kongreyi iptal ettiler. Yerine kayyum atadılar. Biz de kongre takvimi işlettik. Defalarca İstanbul'daki ilçe seçim kurulları ve YSK aklın, mantığın, yasanın gereğince karşı tarafı haksız buldu. Bize kongresini yaparlar, yenisini seçerler, usulüne başlayan kongre devam eder dedi. Bu işi biz üç kere yaptık ve bitti artık bu iş yani. Buradan sonra burada da yapılabilecek bir şey yok. Bir de devamında siyaseten de baktığınızda toplumda siyasi bir beklentiye karşılık gelmeyen hiçbir hamle sonuç alamaz.


Toplum zaten partinin örneğin iyi yönetilmediğini düşünüyorsa hiçbir dava ihtiyacı olmadan partide yönetim sarsılır, sallanır, mecburen gider kendisi güven tazelemek zorunda kalır. Anketlerde birinci parti, oy kullanan delegelerin işte geçerli oyların tamamını almış genel başkan. Tarihte ilk kez anahtar listesi delinmemiş bir çarşaf liste. Çarşaf liste icat edilmiş 1960’ların sonunda ve o günden beri anahtar liste var. Ecevit'in anahtar listesi delinmiş, Deniz Bey'in anahtar listesi delinmiş. İnönü'nün anahtar listesi delinmiş. Baykal'ın anahtar listesi Kemal Bey'in delinmiş. Bugüne kadar delinmeyen iki anahtar liste var. Bir tanesi olağanüstü kongrede yaptığımız anahtar liste, bir tanesi de son olağan kongrede. Bu bizim büyük başarımızdan değil, partinin içindeki büyük kenetlenmeden. Özgür Özel'in kaşına gözüne bin 333 kişi oy vermiyor. Ben “O bin 333 oyun üçünü bile kendime saymıyorum” dedim yaptığım konuşmada. Tarihin en büyük saldırısı altındayız ve partililer partiyi koruyorlar. Kenetleniyorlar dış saldırıya karşı. Parti böylesine kenetlenmişken bu işe ne butlan işler ne dışarıdan atom bombası işler. Yani mümkünü yok. O yüzden de bu kadar parti kendi içinde sağlam bir zemindeyken suni tartışmalar bir sonuç almaz. Sonuç almayacak hukuki girişimler de AK Parti'ye zarar verir, başkasına değil.


-Piyasada uzun süredir dolaşan iddia da sizin bu ihtimale karşı yedekte parti tuttuğunuz. Bu doğru mu?

Parti tedbir alır tabii. Bir masamız var. Masamız çalışıyor ve bütün senaryolara karşı tedbir alıyor. Mesela “Bir parti kenarda tutuyor musunuz” konusu. Bu butlana tedbir değil, öyle bir kaygımız da yok. Onun panzehri de o değildir. Butlan olursa biz gideriz asla olmaz. Parti kapatmanın panzehri kenarda bir parti tutmak. Nasıl DEM ile ilgili süreç işledi ve kapatmaya çalıştılar. Hiç değilse tepede o kılıcı tutmak gerek. Hazine yardımını vermeyebilir mesela ve önemli çünkü CHP'nin bir başka geliri yok sonuçta.


O yüzden yani kenarda bir ya da birkaç partiyle ilgili bir mevzu var ama bu butlanın panzehri değil, butlanın panzehri başka bir şeydir yani. Butlan ihtimaline karşı parti kenarda tutulmaz. Partimi bırakıp mı gideceğim? İstanbul'da bıraktım mı partiyi de butlan olsa burada bırakacağım yani. Sen bugün partiyi bıraktın mı bu bir bayrak meselesi. Millet eline bir bayrağı vermiş. Sen bayrağı bıraktın mı? Bir daha sana vermezler yani. O bayrağı ölümüne tutacaksın, düşeceksen bayrakla düşeceksin. Ama parti kapatmaya bir tedbir almak lazım seçime doğru giderken. Onun bir panzehri olarak arkadaşlar geçmişte bir kriz masası gibi yani daha doğrusu bizim bir kriz masamız var. Savaş odası dediğimiz bir mekanizma ve kapatma hamlesi yapıldığında böyle bir hazırlık yapıldı.

-İhraçlar butlan süreciyle mi ilgili?

Bu ihraçlar parti genel merkezinin yaptığı ihraçlar değil. Şu açıdan söylüyorum. İstanbul İl Disiplin Kurulu'nun yaptığı ihraçlar. Bu yüzden ben partinin genel başkanı olarak bu ihraçlar olmuş ve bitmiş gibi bir şey söylersem yüksek disiplin kurulundaki arkadaşlara haksızlık olur. Onlar bir temiz merci olarak bu dosyalara bakacaklar. Bazen il ihraç eder, burası kınamaya, uyarıya çevirir.

“Kayyımsı bir organizma var orada; ihraç edilenler savunma yapmaya bile gelmedi”
İhraç edilen arkadaşların ne yaptığına bakarsanız siyasetle ilgisi olan bir şeyden ihraç oluyor değiller. Yani parti ahlakı üzerinden ihraç ediliyorlar. İhraç edilen arkadaşların içinde doğrudan Ekrem Başkan'a ve arkadaşlara “hırsız” diyenler var. “Bana hırsızları savunma Özgür” diye tweet atıyor adam. Öbür taraftan işte bir bildirge var. Çok ağır bir bildirge ama hiçbirisi sırf bildirgeden dolayı da ihraç edilmiş değil ki savunmaya da gelmemişler. Ben dün sordum ne oldu diye. “Savunma bile yapmıyorlar” diyor. Gelse pişmanlık ifadesi verse hemen üç kademe aşağı düşürülüyor ceza. Parti üye kaybetmek istemez ki üye kazanmak için uğraşır. Ama bugün işte kayyumsu bir mekanizma var İstanbul'da. Kayyum da diyemeyiz yani. Kayyumsu bir yapı, organizma var orada. Bu organizmanın geçmiş dönemden bulduğu kendisini getirip odaya koyup video çekerken konuşup konuşup ağız dolusu partiye, bize, Ekrem Başkan'a, tutuklu arkadaşlara hakaret ve iftira eden bir grup muhatap oradaki ihraçlara. Yine de kendilerini savunma ve nedametle yani pişmanlıkla birlikte “ya biz bunu yaptık ama…” dediğinde partide kalma şansları var. Ama savunma bile yapmaya gelmemişler. Çünkü çok ağır sözleri var.


-Partide bir bölünme riski görüyor musunuz?

Hiç görmüyorum. Bölmeye kalkan kendini böler. Partide çok farklı bir düşünen bir sürü insan var. Biraz önce söylediğim gibi mahalleden başlayarak sandık koyuyoruz. Parti çok farklı bir perspektifte. Ben genel başkanlığı aldığımda 1 milyon 250 bin üyemiz vardı şimdi iki milyon üstünde üyemiz var. Bu kadar farklı insanın hep beraber bir işe konsantre olduğu bütünleştiği bir noktada dolunun altında 83 yaşında partilinin mitingde otobüsün önünde durduğu yerde yani millet oraya gerçekten eylemeye, direnmeye, tarih önünde "Ben de üstüme düşeni yaptım” demeye gidiyor. Bazısının halini görünce ben üzülüyorum ve “o da gelmese olurmuş” diyorum. O yüzden bu aşamada partiden bir bölünme çıkmaz. Sadece çok savrulan birisi varsa kendini dışarı atar. Onun dışında bir şey olmaz.


-Siz butlan davasından olumsuz bir sonuç beklemediğinizi söylediniz ama konuşulan şöyle bir detay var. “Eski yönetim gelecek ve mevcutların bir kısmı ihraç edilecek” deniyor. Bu durum aylardır dillendiriliyor. Kayyumsu dediğiniz yapı gibi çağrı heyeti bile oluşturulsa bunu engellemek için bir çalışmanız var mı?

İstanbul'da bunu yaptılar. Partinin çelengini Özgür Çelik mi koyuyor? Kayyumsu yapı mı koyuyor? Bugün Özgür Çelik'in ihraçlarına karşı çıkıyor değil mi buradaki bazı arkadaşlar? Demek ki Özgür Çelik il başkanı değil mi? Oysa kayyum bizim bir ilçe başkanımızı disipline vermişti. O ilçe başkanı görevine devam ediyor. İstanbul'daki valiliğin resepsiyonuna Özgür Çelik davet ediliyor. Yani halkta karşılığı olmayan hukuki bu tip işler sonuç vermez. Bu meşru görme veya görmeme meselesi. Gürsel Tekin'le geçmişte hiçbir sorunum yok benim genel olarak, kişisel olarak. “Bir çayını içsem yeter” diyor bana. Özel kaleme dedim ki “Sen bile telefonuna çıkmamalısın.” Santralden arasınlar. Bu da Gürsel Tekin’e kişisel husumetimden değil. Gürsel Tekin’le dünya kadar siyaset yapmışım. Ama o artık başka bir yere gittikten sonra tanıyamazsınız onu yani. Kim ne yaparsa yapsın parti bu kadar bütünleşik haldeyken İstanbul’daki kayyum ne durumdaysa buraya da atanacak kayyum o durumda olur.


“Millete, halka, üyeye rağmen ben bir siyaset yapacağım ve mış gibi yapacağım” işi olmuyor. Gürsel Tekin sokakta en güçlü siyasetçi olduğunu kendisi için iddia ediyordu İstanbul'da. Çok olumsuz şeyler yaşadı yani. Gürsel Tekin olarak sokağa çıkabilir ama CHP'nin kayyımı olarak çıkamıyorsun işte sokağa, olmuyor.


-Kamuoyu yoklamalarından CHP, AKP’nin yüzde 5 önünde çıkıyor. Siz CHP Genel Başkanı olarak bu yüzde 5’in CHP’nin seçimi kazanması için yeterli olduğunu düşünüyor musunuz?

Şimdi ilk kısımdaki sorular aslında benzer görünen ama çok farklı cevaplar olan 2-3 tane soru var burada. Birincisi seçim güvenliği meselesi. Bu bizim çok özel çalıştığımız bir alan. Seçime 60 gün kala sorulan bir soru bu. İlk MYK toplantısında görev dağılımı yaptığımızda arkadaşlara “Seçime altmış gün kala bu soru hala soruluyorsa sen buna ne cevap verirsen ver olmuyor” dedim.

Mesela geçen seferki eleştirilerin haklı boyutları da var ama aslında yüzde 90 haksız. Mesela geçen seçimde CHP, 7 ilde seçime girmedi. Seçime girmeyince oralara sandık görevlisi veremiyorsunuz. O yüzden sorunlar vardı. Biz sandık görevlilerini şimdiden atadık. 100 kişilik call center var, Parti Meclisi salonunda çalışıyorlar. “Sandığım” diye bir uygulama üstünden de kayıt oldular sisteme sandık görevlileri. 194 bin sandığın 180 bin görevlisini atadık. Şu ana kadar da 146 bin kişi arandı bu görevlilerden ve görevi kabul ettiler. Bunu 190 bine yükseltmeyi hedefliyoruz. Arama kısmı için de 9 Mart’ta tekrar başlanacak.

Bundan ilgili iki tane şey yapıyoruz. Bir, 3 aylık görevler tanımlıyoruz bunlara. Sandığım uygulaması muhtemel kendisiyle birlikte oy kullanacak işte Manisa'daki 320 kişiyi gösteriyor bizim sandık görevlisine. Yedeğini de belirliyoruz, o da var. İlk olarak yeşille işaretlenmiş olarak CHP üyelerini görebiliyorlar. Önce onları çağırıyorlar ve diyorlar ki biz bu sandığın ben görevlisiyim birlikte çalışalım. Hatta onlara bazen “Mahalle seçimine nasıl çalışıyorsanız öyle çalışın” diyorum. “Bunun oyunu alırız, bunun alamayız” diyerek ayırmalarını istiyoruz. Ziyaretlerinde tuttukları notları var. İşte AKP’li ile görüşmüşse not alıyor. Örneğin; imza sürecinde destek vermiş mi vermemiş mi not alınıyor. Vermediyse sebebinden çok şey çıkıyor. Devlet memuru olduğu için vermemiş mesela. Ben AK Parti üyesiyim deyip kapıdan kovana bir daha gidip kavga etmeyeceğiz de onunla. Bunlar not alınıyor. Seçime kadar altı kez ziyaret planlıyoruz.

Seçmeni arayacak ve “hoşgeldiniz” diyecek. Hatta MHP’liye “Bu sizin üyenizdir” diyecek. Orada iş bitti zaten. Sandığın hakimiyetini ele geçirdin. Böyle bir hazırlığın içindeyiz. Burada 145 binde falanız bunu 180 bine çıkarmak lazım.


Bu sene Eylül ayında şöyle bir şey yapacağız. Eğer eylüle kadar erken seçim olmazsa 2026 yılı seçim tatbikatını Eylül ayında yapacağız. Bizim sandık görevlileri belirleyeceğimiz gün sabah altıda kalkacak, yedide okula gelecek. Karekodu okutacak. En nihayetinde de ıslak imzalı kağıdı bize atacak. O gün tatbikatta kırılım yaratanı belirleyeceğiz ve değiştireceğiz. Bütün bu ekip tatbikata katılacak. Eş zamanlı 81 ilde, 963 ilçede sandık görevlileri sandığa gidecek. Bunun tatbikat boyutu dışında iletişim boyutu da olacak. “CHP’nin sandık görevlileri kalktı, gitti. Okulda tatbikat yaptı” denilecek.

Yüzde 5 fena fark değil. Yüzde 5’lik fark, çalarak kapanmaz. Ama yüzde 1’in altındaki farklar tehlikeli. Ve sizin sorunuzun esas bir tarafı da şu. Anket hırsızlığı ölçemiyor. Yerel seçimlerde de gördük. Şimdi özellikle merkez sağ seçmende bir kere kazanan tarafa oy verme eğilimi var. Mesela gidiyorsun sen oy istemeye adam diyor ki; “Kazanabilecek misiniz? Nasıl oluyor mu?” Sürekli tartıyorlar.


Manisa seçimlerinde Tanju Tosun ve eşi, “Tunç Bey, bize bir araştırma yaptırıyor” dedi. Biz de “Manisa’ya da bakabilir miyiz?” dedik. Manisa’da yüzde 29 ile milletvekili çıkarmıştık son seçimde. Manisa’yı ölçtüler ve yüzde 38 çıktı. “Manisa ile özdeşleşmiş, çok katı CHP’li olmayan birini aday gösterirseniz size oy verirler. Seçime ortaksınız” dediler. Sonra 41 ve 43 olarak ölçüldü Manisa’nın oy oranı. Kafa kafaya gelebiliriz seçimde falan diyorduk. Seçim akşamı yüzde 60 aldık. Özellikle bu köylerde çıkıyor. Akşam bakıyor, nabız tutuyor kim kazanacak diye.

Bizim köy, eskiden beldeydi şimdi mahalle. Bin 100 oyun 100’ünü CHP alıyordu, geri kalanı merkez sağ. Aday olunca gittim. Aile sigortası falan anlatıyordum. Birisi kızgınlıkla mikrofonu elimden çekti. “Bunun ailesinden iyilik görmeyen var mı?” dedi. Yok dendi. “Ne aile sigortası kardeşim? Bunun sigortası ailesi. Hepimiz oy vereceğiz” dedi. Köyde 900 oy çıktı bize. Coşkuyla uğurladılar beni. Ben de sonra teşekküre gittim köye. Cenaze evi gibi… “Ne oldu?” diyorlar. “Köyden milletvekili çıktı” dedim. Çıktı ama “muhalefetlik” olduk diye mutsuz oldular. Bizim oylar boşa gitti mantığındalar. “Sana oy verdik, kazanacağız dedin ama kazanamadık” dediler. Sorunları dile getireceğimi söyleyince de “Sorunu dile getir de asfaltı kime döktüreceksin?” diyorlar. Acayip bir şey var yani. Kazanan tarafta olmak istiyorlar.

Bu seçimde mesela CHP’nin alacağına ikna oldular, yüzde 60 oy çıktı. O yüzden biraz böyle özgüveni yüksek, rakamlarda önde olan, seçimi kazanmaya doğru gittiğini gösteren şekilde o yüzde 5 bence 15 de olur. Ondan hiçbir endişem yok. Ama yüzde birin altına doğru fark düşmeye başlarsa hatta ikinin altına doğru her şeyi denerler.


-19 Mart sürecini bir mağlubiyet olarak görüyor musunuz? Merkez sağ seçmeninin bu süreci nasıl yorumladığını düşünüyorsunuz?

19 Mart'tan 10 gün sonra yapılan ilk ankette yüzde 55 bu dava “siyasi”, yüzde 25 “hukuki” dedi. Bir de yüzde yüzde 20’lik “fikrim yok, kararsızım” kesimi vardı. Bütün yazı kara propaganda yaparak geçirdiler. Sonra iddianame geldi. İddianamede yeni bir vuruşma oldu karşılıklı. Açıkçası iddianamede onları perişan ettiğimizi düşünüyorum. Çünkü bütün yalanlarının hiçbirisi yok. Çok büyük bir taktik hata yaptılar. Yaz boyunca “Göreceksiniz. Bakın videolar çıkacak parkenin altından milyon dolarlar var. Çantalarda paraların görüntüsü var” dediler. Sonra çıkmadı ve biz de “nerede bunlar” deyince patladı. Şu anda “bu dava siyasidir” diyenlerin oranı yüzde 61 oldu.

Seçmen birçok şeye katlanıyor. Hatta bazen ne bileyim işte hukuk dışı sert uygulamalara dahi katlanıyor. Mesela seçmen şunu demiyor; “Ya bu polis niye bu kadar sert? Niye böyle yaptınız?” Ama sandığa karşı yapılan işlere çok sert tepki veriyor. Yani sandığın elinden alınmasına, kararın elinden alınmasına çok sert tepki veriyor. Devleti milletin karşısına diktiler. Devlet ile milleti karşı karşıya getirdiler. Valiler, il başkanı, TRT ve, Anadolu Ajansı'nın yaptığı haksızlıklar… Uzman çavuşlara hiç yaşamadıkları ve hiç yaşamayacakları ilçelerde oy kullandırdılar. Düşünsene bir ilçeye iki bin tane uzman çavuş götürüyorlar. “Oy kullanın belediyeyi AK Parti kazansın” diyorlar. İnsanlar bunu kabul etmiyor ve ciddi reaksiyon veriyor. İnsanlar bu yapılanların hukuki değil siyasi işler olduğunu görüyorsa bu AK Parti'ye yaramayacak. Bence çok da büyük bir bedel ödettirebilir bu iş onlara.

“Tayyip Bey, Ekrem İmamoğlu'nu aday yapmamanın bir siyasi bedelini ödesin önce”
Önemli olan seçmenin duygusunu doğru yakalamak. Kendimizi doğru anlatmak. Mesela diploma iptal oldu. Ne olacak? Adayımız İmamoğlu diyorum. Neden? Tayyip Bey, Ekrem İmamoğlu'nu aday yapmamanın bir siyasi bedelini ödesin önce. Rakibinden korkmanın, rakibini hapse atmanın siyasi maliyetiyle karşılaşsın. En sonunda aday olamıyorsa o gün bakılır. Ama o güne kadar millet görsün yani. Benim adayım değil mi? Bizim adayımız İmamoğlu ve Tayyip Bey bunu hapiste tutuyor. Bazıları “Yeni bir aday ilan edin” diyor. Artık Ekrem Bey kendisi adaylıktan çekilsin, yeni biri gelsin. Olur! Sanki Türkiye'de serbest rekabet varmış gibi görünsün o zaman. Ekrem Bey aday değil. Bizim başka bir adayımız var. Tayyip Bey de onunla yarışıyor. Öyle değil ki durum yani.


-Endişeli muhafazakâr seçmenlerden söz ediliyor. Bu konuda bir mesajınız var mı?

Eskiden “CHP gelirse şu olur bu olur” diyorlardı. Yerel yönetimlerde hiçbir şeyin olmadığı belli. Bunu defalarca AK Partililerle de konuştuk. Birincisi üniversite yıllarımda okulda uygulanmaya çalışan başörtüsü yasağına karşı boykot yapmış birisiyim. Boykot örgütlemiş birisiyim. İkincisi Manisa'da kendi seçim çevrem de Türkiye'deki bütün seçmene benim adıma yaşam biçimine saygı açısından kefil olur.


-CHP’li belediyelere yönelik operasyonlarda kritik isimlerden birisi Aziz İhsan Aktaş. Belediyelerin Aziz İhsan Aktaş gibi bir isimle çalışmış olmasını siz nasıl yorumluyorsunuz? CHP’li belediyelere yönelik yolsuzluk iddiaları da oldu. Tehdit edilip AKP’ye geçmelerini siz de dillendirdiniz. Kurul kurup yolsuzluk var mı yok mu araştırıp bir yol haritası çıkaramaz mıydınız?

Parti kamu kurumunu denetleyemez. O belediye kamu kurumu. Kamu kurumunun denetlenmeye kalkarsan bu başlı başına bir suç. Ama biz şöyle bir şey yapıyoruz. 2-3 arkadaş görevlendirip gidip durumun ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Mesela Manavgat Belediye Başkanını o gün ihraç ettik. Manavgat'ta o kutuyu alan çocuğu o gün ihraç ettik. Bodrum'da çantasında yüz bin lira para olan çocuğu, belediye meclis üyesi, o gün ihraç ettik. Ama onun dışında bu Aziz İhsan Aktaş, çok çetrefil bir mevzu.

İhale dosyası danışmanı bir adam var mesela. Adı da Mustafa Mutlu. Herkes birbirine önermiş bu adamı. İyi ihale yapmak için ihale mevzuatını bilen biri olarak tutulmuş. AKP’ye de bakanlıklara da çalışıyor bu adam. Baktığında da hakikaten Sayıştay'dan takır takır geçen ihaleler yapıyor.. Dört dörtlük görülüyor her şey. Ama öbür tarafta bu adamın Aziz İhsan Aktaş ve benzeri üç-beş kişi ile teması var. Arkadaşlara, “Yeni başkansınız. Falancayı çok laf söz geliyor diye değiştirdik. Dikkat ediyor musunuz?” diye uyardım. Bunu örnek verdiler. “Bir adam var. Mevzuatı biliyor, dört dörtlük yapıyor. Adamın ihaleleri Sayıştay’dan eleştiri almamış” dendi. Sonra öğrendik ki adam Aziz İhsan Aktaş’ın alabileceği ihaleleri tarif ediyor. Büyük büyük ihaleler bunlar. Asfalt ihalesi mesela. Türkiye’de sadece 4 şirket almış. Kendi aralarında turnikeye sokmuşlar. Bu Mustafa Mutlu da buradaki sistemi düzenliyormuş. Buradan alınacak çok ders var.

Parti bir kurul kurup denetlemeye kalksa şimdi bir belge isteme yetkisi yok. “CHP örtbas etmeye gitti” diyecekler. O yüzden işin iftira boyutuna direnip teknik boyutunu da dosya üzerinden takip etmek lazım. Bu işin sonunda yargılamalar yapıldı. Bizim hukukçu arkadaşlar çok yakından izliyorlar. Gerçekten izah edilemez, rüşvettir bilmem nedir falan filan olursa o belediye başkanı veya belediye meclis üyesiyle biz parti olarak zaten yol yürüyemeyiz. Bu kadar ağır bir saldırı altındayken kumpasları falan da ihbar gibi kıymetlendirip de bir şey yapması da partinin doğru olmaz. Ama gerçekten büyük bir pisliğe bulaşan biri varsa bir gün tutmuyoruz partide yani. Manavgat'ta da çok hızlı hareket etmiştik. “32 saat video izledim” dedim. Nerede diyor 32 saatlik video? Şöyle bir görüntü var bize gösterilen; odaya giriyor, “Al bunu” diyor. Kesiyor. Parayı alıyor, bitiyor. Oysaki öncesinde defalarca odaya girmişler, çıkmışlar. Adam mesela dışarıya çıkıyor. Onun orada olduğunu gösteriyor falan. Girmeden önce koridorda konuşuyorlar. Rüşvet alan çıkıyor. Koridorda konuşuyorlar. Rüşvet alanı alıp götürüyorlar. Adam içeri giriyor. Bunlar kayda hemen odaya girmiş gibi devam ediyorlar. Oysaki önceden onun oraya konduğunu biliyorlar. Ben demiyorum ki “adam rüşvet almadı.” Zaten ilk gün ihraç etmişim. Buraya kamerayı yerleştirmişler, buna çalışmışlar. Adamı bir buçuk ay önce uyuşturucu madde ticaretinden yakalamışlar. Üç gün sonra salmışlar. Çalışmışlar…


-Belediye başkanı adaylarının belirlendiği süreçte özellikle Mansur Yavaş, Mesut Özarslan’ı çok istemişti. Sonrasında takip ettiniz mi süreci?

Mesut Özarslan şüphesiz Mansur Bey'in referansıyla aday olduğu doğru, bizim tanıdığımız biri değil. Ama Mansur Bey'i de hayal kırıklığına uğrattığı da doğru. Mesela Mesut Özarslan Çankaya'ya olmazdı, Etimesgut’a olmazdı, Mamak’a olmazdı. CHP'nin öz gücüyle kazanabildiği hiçbir ilçe için Mesut Özarslan olmazdı. Hatta Mamak’a adı geçtiğinde ben, “Burayı bir CHP'liyle kazanacağız” diye söylemiştim. Ama Mesut Özarslan'ın kazandığı Keçiören’de bir CHP'li adayla kazanmamız güç görülüyordu. Ben burada mesela Mansur Bey açısından şunu görüyorum. Mansur Bey bana Mesut Özarslan'ın transfer mevzu olduğunda ve sonra o tartışmalı günlerde, örneğin PORTAŞ'la ilgili suç duygularıyla ilgili dosyayı Mansur Bey verdi. “Sorun efendim, bunlar ne olmuş?” dedi. Mansur Bey’in mesela PORTAŞ'la ilgili kendisiyle ilgili en ufak bir kaygısı yok. “Sorun bu PORTAŞ'la ilgili suç duyurusu ne olmuş, demek ki bunun bizim bilmediğimiz, bunun bir açığı varmış, bunu yakaladıklarına göre” dedi. Sonuçta Mansur Bey'e Mesut Özarslan'ın hesabını sormaya kalktığında ‘Topuklu Efe’nin hesabını da benim vermem lazım o zaman. Veya ‘Topuklu Efe’nin hesabını Sayın Baykal'dan sormak lazım, Allah rahmet eylesin. Beykoz’un hesabını Ekrem Bey'den sormak lazım. Gaziantep’in hesabını benden sormak lazım, benim dönemimdedir. O yüzden bu bir köken meselesi değil, bir ahlâk meselesi, bir kişilik meselesi bu yolsuzluk işleri…


-Peki çok mu sinirlendiniz o akşam?

Sinirlendim tabii. Çünkü bana gelmiş, “Gözlerimdeki ışıltıya bak başkanım, çakmak çakmak gözlerimle hiç bende yalan söyleyen biri var mı? Seni namusumla temin ederim” diyor, küfürlü küfürlü yeminler ediyor kendine; “Şöyle miyim, böyle miyim ben…” diye. Ama üç gün sonra buna kalkışınca ben de sinirlendim tabii. “Ne oldu, böyle diyordun?” dedim. Benim ona hiç küfrüm yok.

-Görüntülü de aramışsınız. Görüntülü aradığınızda açtığında ne yapacaktınız?

Görüntülü-görüntüsüz ben devamlı aradım onu. İlk başta sorgulayacaktım. “Bakayım, gözlerin hâlâ parlıyor mu?” diyecektim. Bana diyordu ki, “Gözüme bakın, bende hiç partiyi bırakacak birisi var mı? Ben öyle kötü müyüm?” diyordu. Telefonları açmıyormuş, benimkini açar diye aradım aradım. İki gün önce aradığımda perşembe akşamı açtı. Yeminler etti, neler neler söyledi.


-Mesut Özarslan'ın CHP'den ayrılışı ve sizinle yaşadığı süreçten sonra, “Buradan Mansur Bey'e de gelinecek” iddiaları gündeme geldi. Bir yandan Adalet Bakanı değişti, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Ankara’ya bakan olarak atandı. Sizin, “İmamoğlu yoksa Mansur Yavaş var” demecinizi de düşünürsek, böyle bir endişeniz var mı?

Bu iktidarın kötülük yapma potansiyeli olarak bakarsanız her şeye ihtimal var ama bu PORTAŞ meselesinde olduğu gibi Mansur Bey'in ortaya koyduğu özgüven ve bu konuda toplumun da “İlk rakibini ortadan kaldırdı, olası rakibine de bunu yapıyor” diyebileceği bir şey, bence bu iktidarın siyaseten taşıyabileceği bir yük değil. İkincisi, Türkiye ekonomisinin de taşıyabileceği bir yük değil. Artık bu vakitten sonra bir kez daha aynı yönteme başvururlar mı bilmiyorum ama akıllarına daha inovatif bir kötülük gelirse ondan da Mansur Bey'i esirgemezler, mahrum bırakmazlar. Ama aynı yöntemle vatandaşı ikna edemedikleri bir şeye, yeniden Mansur Bey'i tabi tutabileceklerini de sanmıyorum ben. Ama her şeyi yapabilirler. Her kötülük beklenir yani.


-Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olarak yemin etmesi Meclis’te protest edildi. Grup Başkan Vekili Ali Mahir Başarır ise aynı gün Meclis’te Gürlek’le tokalaşarak “Bugün sizin için kötü bir gün olacak” dediğini söyledi. Siz CHP'ye yönelik operasyonları "siyasi olarak nitelendirip, bu operasyonların Gürlek üzerinden yürütüldüğünü” belirtirken Gürlek’le tokalaşılmasını siz nasıl yorumluyorsunuz?

Tokalaşma yemin sonrasında değil, öncesinde olmuş. Ali Mahir Başarır, “Herkesle tokalaşıyordum. O da ayağa kalktı, sıktım elini” dedi. Meclis’in arka tarafında, diyalog zemininde ben daha kimsenin, kimsenin elini havada bıraktığını görmedim. Akın Gürlek’in orada olduğu biliniyorsa gitmeyebilirdi ama herkesin sıradan elini sıkarken, “Akın Gürlek’i atlayayım, öbürüne gideyim” dememiştir. Tutup da Akın Gürlek’le helalleşmemiş sonuçta. Oradan geçerken, “Sizin için zor bir gün olacak” demiş. Bu işlerin bu kadar büyütülmesini doğru bulmuyor. Meclis’te arka taraf steril bir alandır. Meclis Başkan vekili olur, Grup Başkan vekilleri olur. Varıp da helalleşmemiş, barışmamış, biz mücadeleyi sürdürüyoruz sonuçta.


-Adalet Bakanı olarak atanan Akın Gürlek’e seslenerek “Mal varlığını açıkla” demiş ve bir hafta süre vermiştiniz. Bu haftaki grup toplantısında açıklama yapmanız bekleniyordu ancak yapmadınız ve sürenin akşam dolacağını belirttiniz. Beklenen açıklamanız akşam saatlerinde de gelmedi. Son durum nedir, neden bir açıklama yapmadınız?

Pek yakında. Ben “Bunu bir an önce açıkla” diye bir hafta süreyi Akın Gürlek'e verdim, kendime bir süre vermedim. Şundan dolayı söylüyorum; kanunen göreve geldikleri zaman, bir ay içinde mal bildirimi vermesi gerekir. 11 Mart günü süresi dolacak. 11 Mart'tan sonraya bırakır mıyız, bilmiyorum. Çünkü geçen salı günü Akın Gürlek'in süresi doldu. Çarşamba günü, “Mitingde neden konuşmadın?” diye köşe yazısı yazanlar oldu. “Akın Gürlek'le bir pazarlığa mı giriyor?” veya “Akın Gürlek CHP'yi tehdit mi etti?” gibi bir düşünceye girilmesini hiç istemem. O yüzden, “Ben bir an önce kamuoyunu açıkla” diye bir hafta süre verdim. Onun hukuki süresi 11 Mart. Ben 11 Mart'ı beklemek istiyorum, ki devletin kaydına girsin istiyorum. Yoksa bugüne kadar neyi açıklamamışız ki, bir adım geri atmamışız.

-Yani aslında bugün de açıklayabilecek durumdasınız.

Elimizde olmasa zaten söylemezdik, zaten rakamları, tapu sayısını verdim, doğru olduğunu onlar da biliyor. Akın Gürlek'in süresi doldu ama sanki benim de sürem doldu gibi davranılıyor. Ben bunu en uygun zamanda belki ayrı bir basın toplantısıyla, belki bir başka yöntemle açıklarım, gizleyecek halimiz yok.


-19 Mart operasyonları ardından boykot çağrısı yapmıştınız, ilerleyen süreçte “Boykotu bitirdik” demiştiniz. Fakat vatandaşların bir kısmı boykotu bırakmadı. Sizin güncel olarak bir boykot çağrınız var mı, boykotlar ne aşamada?

Devam eden boykot, resmi boykot ettiğimiz bir yer yok. Şöyle bir şey var: Boykot meselesinin üç boyutu var. Birinci boyutunda gençlerin genel bir boykot talebi vardı. O meseleyi toplumda destekleyenlerin oranı yüzde 21 ve küçük esnafa da zarar verecek gibi algılanıyor. Gençlerin bir günlük boykot çağrısına biz de bir günlüğüne katkı verdik. Orada bunu destekleyen yüzde 21’dir. Marka boykotlarında dahi destek oranı en fazla yüzde 35’e çıkıyor. Aslında son derece meşru tüketimden gelen gücü kullanmak ama ahali bu işten çok hoşlanmıyor Türkiye'de. Öyle bir yüzde 80 destek görmüş hali yok. Bu biraz gevşeyince bu sefer bir silah olmaktan çıkıyor. Biz bütün boykotları kaldırırken dedik ki, “Kardeşim, bak boykotları kaldırıyoruz ama herkes yaptığı habere falan dikkat etsin, biz takip ediyoruz.” Boykot kaldırılmadan önce haberimizi hiç vermeyen bir sürü televizyon şimdi belki mitingleri canlı vermiyor ama mitingden dört dakikalık paket yayınlıyor. Bunu bir ölçüyoruz, bir bakıyoruz. Yanlış yapan ve bizi yok sayan yapı, marka, firma, kurum olduğunda boykottan geri duymayız ama bir o silahı alalım ve yeniden bir şarj olsun istedik. Çünkü sürekli kullanıldığında şarjı biter boykot silahının. Sonuç alınmalı. Mesela ilk başlarda kaygı yaratan şey, kaygı yaratmamaya başlamıştı. Bu nedenle yeniden şarj ediyoruz şimdi.


Geçenlerde yaptığınız açıklamada 2 Mart'ı işaret etmiştiniz. Seçim vaatlerini mi açıklayacaksınız o süreçte?

Seçim vaadi olarak tamamını değil ama politika kurulu başkanlıklarının önerilerinden süzülen ve toplumun da beklentilerine uygun CHP iktidarına yönelik bazı vaatlerimizi açıklayacağız. Bir de nasıl bir büyük kampanyayı başlattığımızı açıklayacağız. Siyasi tarihimizin en uzun soluklu kampanyasının içindeyiz zaten. Önce örgütlerimizle, milletvekillerimiz, partimiz örgütlerimizle sahaya çıkacağımızı ve ne anlatacağımızı konuşacağız. Ve kampanyaya katılma yönünde bir çağrı yapacağız. Bizim, dünya siyasi tarihinin en kalabalık kampanyasını yapma hedefimiz var. Bunu kademe kademe güçlendireceğiz.


-Bir çeşit ‘seçim startı’ diyebilir miyiz 2 Mart için?

Biz seçim startını 19 Mart'ta verdik. Gerekirse bin günlük kampanya yapacağız demiştik. Ben bininci güne işaret etmiştim, nasılsa onlar da 2027’nin sonbaharı diyorlardı. Bininci gün 13 Aralık 2027’ye geliyor. Kuvvetli ihtimalle o gün ya iktidarda olacağız ya da iktidar değiştirmek üzere seçime maksimum dört ay kalmış olacak.


-Abdullah Öcalan yeni çağrısında, özellikle millet kavramı üzerinden artık pozitif inşa aşamasına geçilmesi gerektiğini söyledi. İşaret ettiği şey aslında bir anayasa değişikliği gerektiriyor. CHP olası bir anayasa masasında olur mu? Siz nasıl buluyorsunuz şimdi devam eden süreci?

Biz masaya otururken bütün partilerle konuşmuştuk ve bütün partiler de bunu teyit ettiler; “Bu masadan bir anayasa çağrısı çıkmayacak” diye. Çünkü ben Türkiye'nin bir anayasaya ihtiyacının olduğuna; demokratik, sivil, seçilmiş bir Meclis’in yaptığı bir anayasaya ve çok özgür şartlarda bir referandumla çok yüksek oranda bir destek bulup, anayasanın büyük bir toplum sözleşmesine ulaşması gerektiğine inanan birisiyim. Ancak bu şartlar altında Tayyip Erdoğan'ın yapacağı anayasa değişikliğinin yine geçen seferki gibi anayasa değil, “Bana yasa” olacağından, Erdoğan'a hizmet eden bir anayasa olacağından ve onun ya kendi iktidarını kalıcılaştırma ya mevcut rejimini anayasal güçle koruyacak bir kalıcılaştırma arayacağından da eminim. Onun için de bu meseleye fevkalade mesafedeyim. Ama şöyle de bir şey söylemem lazım. Meclis’te kurulan komisyon mevzusunda, “CHP olsun, olmasın” tartışmasında, “Bizim olduğumuz değil, olmadığımız komisyondan korkun” dedik. Şimdi o konudaki haklılığımız ortaya çıktı. Her ne kadar çıkan komisyon raporu üzerinden bir şey koparıp acaba bir şey yaratabilir miyiz diye bir çaba olduysa da karşılık görmedi. Çünkü rapora bakan, “Hadi canım, bir ihanet raporu denmez bu rapora” diyor. CHP'nin olmadığı yerde o rapor başka yerlere de evrilebilirdi. CHP'nin oradaki hem destekleyici hem de denetleyici hem de düzenleyici rolü de önemli oldu.

"CHP'yi bir kenara atacağı konfor alanını Erdoğan'ı tanımamak lazım"
Ayrıca Numan Kurtulmuş'un kendi ağzından dinlediniz, raporun 6. ve 7. maddelerinin iç içe ve hızla hayata geçirmesi gerektiğini söylüyor. Altıncı madde örgütün silahsızlanması sonrasında atılacak adımlara atıf yaparken, yedinci maddede güçlü demokratik düzenlemelere atıf yapıyor ve CHP olmasa o yedinci maddenin orada olacağı yoktu. Buradan bir demokratikleşme adımlarının çıkmasına yönelik bir Meclis raporu var artık, altına imza atılmış. O yüzden anayasa konusunda biraz önce çizdiğim çerçeve bizim genel çerçevemiz olmakla birlikte, benim CHP Genel Başkanı olarak CHP'yi getirmeye çalıştığım nokta şu; siyasi muhataplar açısında öngörülebilir bir CHP olmak iyi bir şey olmuyor. “Nasılsa ben bunu yaparım. Ben bunu yapınca CHP bunu yapar. CHP'den boşalan yeri şununla doldururum. Fotoğrafı bunlarla veririm, işimi yürütürüm” gibi böyle bir kolay siyaset alanını, partide yönetime geldiğimiz günden beri Tayyip Erdoğan'a vermedik. Ben vermemek gerektiğini de düşünüyorum. O yüzden öngörülebilir, aktörlerin CHP'yi bir kenara atıp diğer aktörlerle her şeyi yapabildiği gibi bir konfor alanını Tayyip Erdoğan'ı tanımamak lazım. Örneğin bugün gelip bir anayasa tartışması başlatmayı, “altıncı maddede düzenlemeler yapılsın ve bu toplumsal mutabakatla yapılsın”ı en çok kim bekliyorsa en çok ona zarar verir. Çünkü bugün terörün ortadan kalktığı veya terör örgütünün tamamen silahsızlaşması durumunda atılacak adımlara yönelik beklenti kimde en yüksekse anayasa tartışması en çok o kesime zarar verir.


-AKP içinde liderlik tartışması olduğuna dair yorumlar yapılıyor. CHP lideri olarak, AKP'nin içindeki son dönemde konuşulan liderlik mücadelesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle Bilal Erdoğan, Hakan Fidan ve Berat Albayrak’ın adı geçiyor ve aralarında siyasi bir siyasi bir rekabet olduğu konuşuluyor.

Erdoğan’ın yakınındakilerin söylediklerine göre Hakan Fidan'a iki genel başkan “TikTokçu Hakan” diyor. Biri ben, biri de başka bir genel başkan. Diyormuş ki ekibine, “Bugün ne yapmış TikTokçu Hakan, bir bakın bakalım.” Tayyip Bey kendisi dışındaki partideki tüm hazırlıklardan acayip rahatsız oluyor. O yüzden de Hakan Bey'e benim taktığım lakapla sesleniyır olmasına şaşırmadım. AK Parti'de sosyal medyaya baktığınızda bile kimin neye niyetlendiğini, hangi imaj çalışmalarının yapıldığını görüyoruz. Ama bu kadarıyla meşgulüm ben. Ben kendi işime bakıyorum. Onun dışında bunlara bel bağlayıp da iktidar olunmaz. Bizim kendi adayımızla, kendi yürüyüşümüzle meşgul olmamız lazım. Ama orada da süt liman bir durumun olmadığı, parti içinin çalkantılı olduğunu herkes biliyor. Bence temel rahatsızlık AK Parti'deki temel rahatsızlık kişilerin de ötesinde siyasi. AK Parti'nin Gençlik Kolları’ndan gelen, AK Parti'de siyasette olan Adalet Bakanı tasfiye olup bürokrasiden gelen birisi yerine geçti ve aralarında ciddi bir çatışma vardı son ana kadar. O yüzden de AK Parti'de, AK Parti siyasetinin kişiye endeksli kaldığı, kendi kadrolarını, kendi evlatlarını korumak yerine kolaylıkla onları feda edebildiği ve sadece Tayyip Bey'in dışında hiçbir AK Partili siyasetçinin kollanmadığı, gerektiğinde hemen feda edilebildiği meselesi bence en çarpıcı tartışma. “Biz bu siyaseti kimin için yapıyoruz, ne için yapıyoruz? Bu kadar yıl bu kadar emek Akın Gürlek için mi verildi?” gibi…

İçişleri Bakanlığı'ndaki Bülent Turan meselesi… Partinin grup başkan vekiliydi, yıllarca Tayyip Erdoğan'ın vekilliğini yapmış birisine İstanbul Valisi’nin altında görev verildi. Orada büyük bir çatışma çıktı. Hatta İçişleri Bakanı, kendi bakan yardımcısını medyanın önüne atmaya çalıştı. Burada bu deneyimle Bülent Turan gelmedi de bu sefer de Erzurum Valisi geldi. Yani AK Parti siyasetinin bunu tartıştığını biliyorum ve siyaset bu tartışmayı kolay kolay hazmetmez. Getirdin işte valiyi, neler yaptı? Şimdi neden o valiyle mücadelesinde haklı çıkmış, o valinin kumpaslar kurduğunu sana ispat etmiş Bülent Turan'ı değil de yine bir başka valiyi getirip koyuyorsun. Bu önemli bir şey. İçişleri Bakanlığı, bence Türkiye siyasetinin en mihenk taşı yerdir. Mesela bir koalisyonda İçişleri Bakanlığı'nın kimde kaldığı çok önemli bir şeydir. AK Parti'nin kendi içindeki koalisyonda bu İçişleri Bakanlığı, hep bu atanmışların ve hep böyle siyasette emeği olmadan yemeğe gelenlerin mi olacak yani? Bu tartışmayı uzun süre taşıyamazlar.


-Yerel seçimlerden sonra Cumhurbaşkanı ile “normalleşme” adımı atmıştınız, kendisi bunu “siyasette yumuşama olarak” tanımlamıştı. Bugün gelinen noktada bu adımı atmaktan pişman mısınız?

O sürece iki kişi isim verdi. Tayyip Bey “yumuşama” dedi. Ben “Normalleşme, normali budur” dedi. Siyasette bir devir kapandığında o isim neyle anılıyorsa bunun bir anlamı vardır. O süreç yumuşama olsaydı o benim sürecim değildi. Biz yumuşamadık bu süreçte, normalini yaptık. Neyin normalini yaptık? Seçimden birinci çıkmış parti döner ve bayram geldiğinde telefonu açmak ona düşer. Tayyip Bey birinci partiyken bir kere bizi aramadı. Ben birinci partiyken onu aradım. Bunu Tayyip Bey görsün diye değil, seçmenleri görsün diye yaptım. Ben Tayyip Bey'e bir hürmet göstermenin peşinde değilim. Seçmenine hürmetim var. CHP gücü eline aldığında rövanşist mi oluyor, yoksa normal bir siyasete mi dönüyor, kendine yapılanları mı yapıyor? Hukukun hesap sorması başka bir şey. Normalleşme süreci benim Tayyip Erdoğan'ı aramamla ya da benim ona, onun bana gitmesiyle başlamadı ki. Normalleşme süreci ilk yaptığımız basın açıklamasıylaydı. Dedim ki, “Cumhuriyet Halk Partisi 47 yıl sonra birinci partidir. Buradan birinci beklentim; bu gece başta silah, havai fişek gibi şeylere kimse dokunmasın. Sevindik, mutlu olduk ama makul bir saatte yatalım. Bu seçimin CHP kazananı, hiçbir kaybedeni yok.” Zaman zaman bize yapıldı; kaybeden belediye başkanının kafasında sabaha kadar davul çalınır köylerde, beldelerde, ilçelerde. “Bunu yapmayın. Asla kaybedenleri kızdırmayın. Bu seçimin kazananı Türkiye'dir, kaybedeni yoktur” dedi.

"Tayyip Bey 'yumuşama' adını takmayı başaramadı, adı 'normalleşme' kaldı"
Böyle bir bakış açısıyla ve özellikle de bundan sonra bir süreçte milletin verdiği yetkili onlara kimseyi ayırmadan hizmet edeceğimizi söyledik. Bu süreçten geriye o süreçle ilgili beni eleştiren arkadaşların aklında başka şeyler kalmış olabilir. Benim derdim, o gece, seçimde bize oy vermeyen seçmenin aklında ne kaldı? Çünkü gelecek sefer oy verirken, “Seçimi kazandığı akşam Özgür Özel ne yapmıştı?” diye aklında bir şey kaldıysa o önemlidir. Veya, “Birinci parti olarak bayram telefonu açtıysa, yarın birinci parti olduğunda da bizi dışlayan, iten, kakan değil, aksine bizi de kucaklayan bir tavırda olacak” diyecek mi, meselenin özü bu. O sürece olanca gücüne rağmen Tayyip Bey “yumuşama” adını takmayı başaramadı, adı “normalleşme” kaldı. Çünkü normali bu. Biz iktidarımızda da normal bir iktidar olarak normal ilişkiler sürdüreceğiz siyasi muhataplarımızla.


-Ekonomi ile birlikte yargıya yönelik eleştiriler var. Son olarak Alican Uludağ’ın tutuklanmasında da yaşadık. Sizin yargı konusunda bir çalışmanız var mı, nasıl bakıyorsunuz?

Böyle bir tehlike var. Tabii bu dönemde alınanların tamamının bir partinin militanı olduğunu söylememek lazım ama az buz da bir sayı değil. Militanlar içeride ve maalesef kritik yerlere yerleştirmiş durumdalar. Bu noktada Şule Özsoy Boyunsuz'un bir görevi var; onunla yaptığım görev tanımı şöyle: Hocam, biz geldiğimizde “Adalet mekanizmasını, yargıyı nasıl ele geçiririz?” diye çalışmayın. Biz geldiğimizde, “Bir daha kimsenin ele geçiremeyeceği bir yargı düzenini nasıl kurarız?” diye çalışın. O da dedi ki, “Bu şimdiye kadar aldığım en iyi brifti, yönlendirmeydi, aksini söyleseniz benim de içime sinmezdi” dedi. Çünkü böyle bir tenis maçına dönmemesi lazım. O yüzden geleceğe dönük olarak kimsenin ele geçirebileceği bir yargı düzeni istiyoruz. Bir kere yargıdaki hâkim, savcı sayılarının çok artması hususu var. Bu noktada doğru elekle elemeler yapılacak bir arındırma mekanizmasına ihtiyaç var. Bunu, son derece subjektif kriterlerle seçilmiş ve belli yerlere yerleştirilmiş militanların, daha faydalı yerlerde, kendi emeklerinin karşılığını daha alabilecekleri yerlerde değerlendirileceği, bizim değil ama Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsız yargısının oluşturulacağı bir çaba içinde arkadaşlar. Koca bir ekip çalışıyorlar. Bu önemli bir hazırlık. Bunu medya için de planlıyoruz. Medyayı ele geçirmek değil, bir daha ele geçirilmeyecek bir medya, basın kanunu üzerinde veya pratikler üzerinde çalışıyoruz.


-Tanıl Bora’nın Cereyanlar kitabının başucu kitabınız olduğunu söylemiştiniz, başucu kitabınızı değiştirdiniz mi?

Başucu demişim, belki daha da kızarlar, temel başvuru kitabı… Tanıl Bora'nın kendi siyasi düşüncesi, yaklaşımı bir yana. Tanıl Bora Gençlerbirliği'ni tutuyor, ben tutmuyorum. Tanıl Bora'nın kendi siyasi yönelimi başka ama ortaya koyduğu esere ve emeğe kimsenin haksızlık etmemesi lazım. Bir benzerini kim yazarsa yazsın alıp onu da kütüphaneme koyarım ve sık sık başvururum. Türkiye siyasi tarihini bu kadar iyi özetleyen, hem detay açısından hem meraklısı için az ama bir başkasına fazla da olsa, -ön sözünde yazdığı gibi- acayip bir eser var. Benim gibi çok isim unutan, kısaltmayı unutan birisi açısından çok böyle temel bir başvuru kitabı. Ona bakarsan başucu kitabım Hemingway'dir benim normalde. Eskiden hep Hemingway okurdum, çok iyi gelirdi uyumadan önce. Ama çok başvurdum ve hem Manisa'da hem Ankara'da olan bir kitap. Hakikaten bakarsan başucu kitabı tanımana da uygun bir yandan. Büyük haksızlık yapıyorlar. Ev sahibi bir dili var o kitabın ve hangi akımı anlatacaksa o akımı anlatırken ciddi bir ev sahipliği yapıyor o akıma. Bu da hiç kötü bir şey değil, düşmanlaştırmadan yaptığı bir şey.


-Peki laiklik bildirisi ve okullardaki ramazan etkinlikleriyle ilgili yapılan tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Meselenin kendisi şu: Milli Eğitim Bakanı’nı doğrudan kutuplaştırmayla görevlendirmiş. Milli Eğitim Bakanı’nın sinir uçlarına dokunarak yaptığı her şey; “birileri bir reaksiyon göstersin, buradan bir kutuplaşma çıkaralım, hizmetle yapamadığımızı okulda eğitimle yapalım.” Milli Eğitim Bakanı Türkiye'nin en başarısız iki bakanından bir tanesi. Biri Adalet Bakanı, biri Milli Eğitim Bakanı. Bütün anketlerde, AK Partili kadın seçmen bile çocuğunun aldığı eğitimden yüzde 23 memnun. Yüzde 18’lere düşmüş eğitimden memnuniyet oranı. O yüzden Milli Eğitim’de attıkları adımlarla rıza üretemeyenler, şimdi eski kavgalara çekerek ve ramazanı da istismar ederek bir kutuplaşma çıkarıp buradan bir şey çıkarmaya çalışıyorlar. Durduğumuz yer belli, Milli Eğitim Bakanı'nın yaptıklarına karşı, Cumhuriyet’in değerlerine ve Cumhuriyet’e yönelik yapılan bütün saldırılara karşı nerede durduğumuz belli ama onun oyununa gelecek ve onun istediği zemine gidip meseleyi onun istediği yerden tartışıp ona istediği siyasi faydayı sağlayacak acemilikte de değilim. Sayın Erdoğan onu onunla görevlendirmiş. Biz meseleye çok temkinli, doğru bir yerden yaklaşıyoruz. Öyle de yaklaşmaya devam edeceğiz.

Kaynak:Halk TV Haber Merkezi