Corona günlerinde medya

Corona günlerinde medya

Yeni tip corona virüs (Covid-19) dün 'pandemi' olarak tanımlandı. Ondan bir gün önce ise Sağlık Bakanı Koca, Türkiye'de ilk vakanın tespit edildiğini duyurmuştu. Genetik Doçenti Çağhan Kızıl'la Covid-19'u çok yönlü bir biçimde konuştuk.

Röportaj: Ali Isıyel

Yeni tip corona virüs (Covid-19) tüm dünyada salgın hâline geldi. Avrupa Birliği ülkelerinin tamamında görülen virüs, ilk olarak Çin'in Wuhan kentinde ortaya çıktı. Dün geceye kadar Türkiye'de teyit edilmiş corona virüs vakası ise bulunmuyordu. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, yeni tip corona virüsün Türkiye'de ilk kez tespit edildiğini belirtirken, 'hasta mahremiyeti' gerekçesiyle kişinin yaşadığı şehri de söylemedi. Bilinen tek şey, hastanın erkek olduğu ve yakın zamanda Avrupa'ya seyahat geçmişi olduğu.

Genetik Doçenti Çağhan Kızıl ile corona virüsünün medyada ele alınış biçiminden, Türkiye'deki önlemlerin yetersizliğine; bilimin medyatikleşmesi sorunundan, neoliberal sağlık politikalarına kadar birçok konuyu konuştuğumuz röportajımızı yaptığımız saatlerde bakanlık Fahrettin Koca'nın açıklama yapacağını duyurdu. Röportaj bittiğinde ise Koca henüz açıklamaya başlamamıştı. Röportajı okurken, Türkiye'de corona virüs vakasının açıklanmadığı bir zamanda yapıldığını göz önünde bulundurmakta fayda var.

Medyada yer alan ve bilimsellikten uzak tartışmalar halk sağlığını nasıl etkiliyor? İnsanlar bu yayınları izlediklerinde, otorite olarak gördükleri 'bilim insanlarına' inanmaya meyilli oluyor doğal olarak. Sizce özellikle anaakım medyada yapılan bilimsellikten uzak tartışmaların halk sağlığına etkisi nedir?

İnanılmaz kötü etkiliyor. Bu işi düzgün yapan bilim insanlarıyla kendi fikirleri bilimsel olarak kanıtlanmış gibi aktaran insanların konuşmaları arasında büyük bir fark var aslında . Bu insanların bir kısmı da bilimin içerisinde insanlar. Şöyle oluyor, bilmediğimiz bir şeye ya da kanıtlayamadığımız şeylere "Bilmiyoruz, böyle olabilir" diyerek olasılıklar veririz. Fakat bu insanlar, örneğin Oytun Erbaş'ın söylediği "genlerimizin bizi hastalıktan koruduğu" ifadesi... Bununla ilgili bilimsel bir kanıt yok. Aksine bunun böyle olmadığına ilişkin kanıtlar var. Bir makale çıktı, "Bu virüs el yapımıdır, belli ırklara gider, onları enfekte eder" gibi. Böyle bir şey yok. Bu proteinler her ırkta var, herkeste var. Nasıl normal grip herkesi etkileyebiliyorsa, bu da herkesi etkileyebilir. Normal bir durumda bunu söyleseler belki gülünüp geçilebilir fakat Türkiye'de hiçbir corona virüs vakası tespit edilmediği için insanlar bunu "Bizim genlerimiz zaten korunaklı. Sıkıntı yok, öpüşelim, kalabalık ortamlara girelim" gibi algılayabilir. İnsanlar buna güveniyorlar ve Türkiye'de hâlen korunma yok. İnsanlar birbirleriyle iletişim içindeler, çok rahat öpüşüyorlar. Türkiye'de bakanın da söylediği gibi muhtemelen büyük bir salgın yok. Fakat İtalya'da ve Çin'de ilk virüs girdikten sonra yaklaşık 1 aylık bir süre var patlamanın yaşanmasıyla arasında. Türkiye'de büyük ihtimalle bu aşamadayız. Bu esasında "Ben taşıyorum bu virüsü ve farkında değilim. Sizinle oturuyoruz, konuşuyoruz, öpüşüyoruz ve ben bu virüsü size bulaştırıyorum, siz de başkasına..." anlamına geliyor. Dolayısıyla bu safsatalar bunu besliyor. İnsanlar bu yüzden tedirgin davranmıyorlar. Tabii ki panik yapmayalım hiçbir şekilde, gerek de yok ama biraz olsun temkinli olmamız gerekiyor. En temelde, pratikte halk sağlığını böyle etkiliyor.

Bunların dışında bilim insanlarına güveni ortadan kaldırıyor. "Kelle paça için geçer" diyen birisine güvenen bir halk bir bilim insanını dinlemiyor. Bir de felsefi yönü var. Güvenilirlik, bilim insanlarında yüksek olmalı. Bir bilim insanı, çıkıp gerçekten olanı söylemeli. Medyatik olmak, biraz bilimi ve doğruluğu etkileyen bir şey. Amerika'da yaşanan da bu. Trump ve onun yandaşı bilim insanları var orada da. Örneğin "İklim değişikliği yok" demek, "Virüs bir şey yapmıyor" demek gibi söylemlerde bulunuyorlar. Bunlar bizi bir felakete sürüklüyor. Bilim insanları kesin doğrudur demiyorum, tabii ki yanlış da olabilir fakat gerçekten objektif bilgiyi paylaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Ben en azından böyle bir sorumluluk hissediyorum kendimde. Bu tarihsel de bir şey. İnsanları bilimsel düşünmeye sevk etmek ve buna örnek olmak önemli bir şey. Herkesin düşüncesine saygılıyım tabii ki ama her düşünce kanıtlanabildiği, denenebildiği oranda bilimseldir. Yoksa ben "Dünya düz" diyorum diye dünya düz olmaz. Halk TV bir yandan yayın yapıyor ama anaakım medya hep aynı şeyleri söylüyor ve orada söylenen şeyler gerçekmiş, normmuş gibi algılanıyor. Bu genel olarak ülkeyi -her yeri tabii ama özellikle Türkiye'yi- yalancı bir duruma sürüklüyor.

Fransa'da 64 yaşında bir Türk yaşamını yitirdi. Kaldı ki safkan gen diye bir şey de pek kalmadı. Bu durumda "Türklerin geni korunaklıdır" söylemi zaten çökmüyor mu?

Tabii ki. Biz insanların genlerine bakarak, DNA'larında değişen yerlerine bakarak, insanların tarihsel hareketlerini görebiliyoruz. Gerçekten Kavimler Göçü diye bir şey var. İnsanlar oradan göçmüşler bir zaman fakat farklı yerlere yayılmışlar. Anadolu, dünyanın en polimorfik yerlerinden. Bu, herkes buralardan geçmiş anlamına da geliyor. Afrika'dan gelmişler mesela, Homo sapiens, Neandarteller gelmiş buraya, Asza popülasyonları buradan geçerek Avrupa'ya gitmiş. Bizim coğrafyamız gen havuzu bakımından çok karışık. Bu sebeple böyle bir 'ırk' kavramından bahsetmemiz mümkün değil. Dünyada görece homojen gen havuzuna sahip çok az yer var. Bunlardan birisi İzlanda, belki ada olduğu için böyle. Asya'nın belli yerlerinde ve Afrika'nın bazı kabilelerinde var bu ama onun dışında da yok. Bu düpedüz ırkçılık, düpedüz öjenik. Hitler'in insanları sınıflandırması ve onlar üzerinden bir ari ırk yaratmasına hizmet eden şey bu. Bu genetik alanında zaten tamamen dışlanmış ve arkaik bir şey. Bunun söylenebilmesi bile büyük ayıp ve büyük saçmalık.

Türkiye, Sağlık Bakanı'nın da söylediği üzere risk altında. Bir yandan Türkiye'deki eğitim düzeyinin Avrupa'ya nazaran daha düşük olması, geniş aile yapısının hâkim olması, ticaret bağlamında transit geçişlerin çok yoğun olması, turizm için çekici bir ülke olması sebebiyle burada önlem almak çok zor. Bu durumda devlet nasıl bir yol izlemeli? Bunun örnekleri var mı dünyada?

Bu kadar insanların karıştığı, ticaret yollarının olduğu bir yerde böyle bir salgının önlenmesi çok zor fakat tabii ki önlemler var. Çin'i ele alırsak, Çin yüzde 40'lara varan bir ölüm oranıyla başladı. Şu anda da yüzde 4'e yüzde 3'e indi. Günde çok daha az insan yaşamını yitirmeye başladı ve salgını stabilize ettiler. Bunun için inanılmaz bir çaba sarf ettiler. İnsanları birbirinden ayırdılar, yani karantina önlemlerini artırdılar. Kriz yönetimini doğru şekilde yaptılar. Birçok bulaşıcı etkeni -para gibi- dezenfekte ettiler. Olabildiğince hasta insanların iletişim kurduğu insanları bulup onları farklı yerlerde tutmaya ve hastalığın sağlıklı popülasyona geçmemesini sağlamaya çalıştılar. Bu başarılı oldu. Bilimsel olarak da bu kabul edilen bir şey ve Dünya Sağlık Örgütü de onlara teşekkür etti. 

Şimdi Avrupa'da ne oluyor? Önce İtalya'ya kapatıldı. İtalya'da Milano'nun bulunduğu Lombardia bölgesini önce kapattılar sonra tüm ülkeyi kapattılar. Bugün Almanya'da birçok enstütü çalışanlarına "Evden çalışın" dedi. Burada da aynı şey yapılıyor. Toplu alanlarda buluşulmaması gerektiği söyleniyor. Kalabalık toplantılar iptal ediliyor. Ben Alzheimer çalışıyorum ve dünyanın en büyük Alzheimer kongresi Viyana'da yapılacak bir dahaki ay, ona katılacaktım. İptal edilmedi fakat herkes online olarak katılacak böylece herkes olduğu yerden katılacak.. Örneğin Amerika'da büyük okullar; Columbia Üniversitesi, Harvard Üniversitesi, New York'taki okullar tatil edildi en azından 1 aylığına ya da dönem boyunca. Öğrenciler okula da gitmiyor. İnsanlar evlerinde olabildiğince kendi çevrelerinde olup bu salgını bitirmek istiyorlar. İki hafta önce Amerika'dan geldim, New York'taki JFK Havalimanı'nı hiç bu kadar boş görmemiştim. İnsanlar seyahat de etmemeye başladılar. 

Öte yandan tabii ki bir açıklık ve saydamlık gerekiyor. Devletin kriz yönetiminde ne olduğunu anında söylemesi ve çok hazırlıklı olması gerekiyor. Çin hazırlıklı değildi tabii ki, İtalya hazırlıklı değildi, Almanya hazırlıklıydı fakat yine de yükseliyor... Ocak ayının başından beri bu virüsle ilgili -genetik yapısı vs.- Çin gibi inanılmaz kapalı ve baskıcı bir ülke bile her şeylerini açtılar. İnanılmaz bir dayanışma gerçekleşti, olması gerekiyordu ve doğru yaptılar. Türkiye'de ise, ben mesela genetikçiyim ama hiçbir yerde bizim yaptığımız testin ne olduğunu bulamıyorum. Yani Ulusal Biyoloji Enstitüsü Başkanı'nın "Yerli kit kullanıyoruz ve sonuçlar güzel" diye bir açıklaması var. Bin kişinin test edildiğini ve hepsinin negatif çıktığını söylüyor. Fakat bilimde tüm sonuçların negatif çıkması bir sıkıntıya işaret ediyor. Amerika'da da aynısı oldu. Orada CDC (Hastalık Kontrol Merkezi) bir metod yayımladı ve testlere başladı. New York eyaleti bunları aldı ve "Bunlar yanlış, bu pozitif sonuç vermiyor ve hasta olan insanları teşhis edemiyorsunuz" dedi. Başka ülkelerde de aynısı oldu. Dünya Sağlık Örgütü de ilk önce protokolünü değiştirdi. Tabii açık olursanız herkes diyor ki "Burası yanlış, şurayı değiştirebilirsiniz" ve siz de iyi niyetli olarak değiştriyorsunuz. Kimse kimseyi eleştirmek için demiyor bunu. Doğru şeyi yapıp doğru sonuca ulaşmak için söylüyorlar. 

Bu noktada araya girmek istiyorum özür dileyerek. Türkiye'de üretilen yerli kit, gerçekten corona virüs tanısı konulmuş bir insan üzerinde hiç denenmedi mi? Buradan bunu bu anlamamız gerekiyor? Bu çok bilimsellikten uzak bir durum değil mi?

Bence öyle. Bunları Twitter'dan yazıyorum ama linç içerikli mesajlar geliyor. Birkaç kişi KKTC'de iki kişinin Türkiye'nin yaptığı testlerle pozitif çıktığını yazdı. Ben bu bilgiye ulaşamadım, teyit edemedim. Burada şöyle bir şey var, ‘real time PCR’ denilen bir teknikle yapılır ve burada metodolojiniz ve başlangıç materyaliniz önemlidir. Nasıl yapıldığını bilmiyoruz. Bu aslında teknik bir konu. Ben öğrencilerime laboratuvarda anlatıyorum hem de birinci sınıfta. Bu çok basit bir metottur. Bakanlığın ya da testi üreten hangi şirketse artık, bunu bize açıklamaması ilginç. Korktukları bir şey yoksa açıklasınlar ama bu testin beklenen şekilde çalışmadığını düşünüyorlarsa da bıraksınlar yardım edelim çünkü bu politik bir şey değil. Bir salgın geliyor ve Türkiye'de birkaç hafta içinde ciddi bir salgın olabilir ve ağırlaşabilir hastalar ve biz demek ki hazırlıklı değiliz bu teste. Bunu anlamamız gerekiyor.

Bilimsellikten uzak diyorsunuz, evet ama Türkiye'de yıllar içerisinde liyakattan, profesyonellikten uzak, böyle yapıyorum diyen bir yapı gelişti tabii. Burada da böyle bir yapıyla karşılaşırsak bizim için bir felaket olacak. Bunu engellemenin yolu bakanlığın açıkça "Şöyle yapıyoruz bu testleri, protokol budur" demesi. Şeffaflık biraz eksik ve bu beni kaygılandırıyor.

Her mutasyon kötü değil ama yeni tip corona virüs ne tarz mutasyonlar geçirebilir? Mutasyonlara karşı önlemler alınabiliyor mu?

- nextstrain.org isimli sitede gerçek zamanlı olarak patojen evrimi izlenebiliyor. Özellikle de yeni tip corona virüs üzerine veri analizi yer alıyor burada. Burada bir grafik var ve tarihsel olarak genetik yapıdaki değişimleri gösteriyor. Şöyle düşünün, mesela virüsün 1000 tane nükleotiti var, bunların da bir yapısı var. Zaman geçtikçe, örneğin İtalya'ya geçince bunların 2 tanesi değişiyor. Ondan sonra İtalya'dakilerin hepsi nesilden. Amerika'ya giden virüs başka. Buradan şunu anlıyoruz, Çin'den çıkan virüsün -hepsi Çin'in Wuhan kentinden çıktı- insan içinde mutasyona uğruyor. Avrupa'ya iki kez girmiş bu virüs, bir kez İtalya'dan bir kez Fransa'dan. Amerika'ya tek yerden girmiş. Bu değişiklikler oluyor, zaten virüsün yapısı bu ancak bu mutasyonların virüsün enfeksiyon etkisinde, öldürücü etkisinde bir değişikliğe sebep olup olmadığı bilinmiyor ama olduğu da düşünülmüyor. Fonksiyonel bölge dediğimiz, virüsün hücreye girmek için 'S proteini' denen bir yapısı var. Bu S proteininin genomundan ürettiği yer değişmiyor. Orada tek bir değişiklik var, o da S ve L olarak değişiyor. Bu aminoasitler demek. Virüsler için evrimsel olarak daha güçlü olmak iyi değildir. Sebebi de, virüsün güçlü olması durumda girdiği organizmayı öldürmesi. Bu durumda da virüs yayılamaz. Dolayısıyla evrimsel olarak seçilim zayıf virüsler üzerinden gider. S olan biraz daha zayıf bir virüs ve çoğu zaman zaten S'yi görüyoruz şu an. Fakat bu kesinlikle ırka bağlı değil. İki üç farklı çalışmayla da kanıtlanmış durumda. Aynı infulenza gibi (grip) mutasyona uğruyor. Bir sene grip aşısı olduğunuzda, ertesi yıl aynı aşı sizi korumayabilir çünkü virüs değişmiş olabilir. Corona virüs de belki böyle olacak. Ebola MERS'ten, MERS de SARS'tan daha güçlüydü. Ebola virüsü daha ölümcüldü, ölüm oranı yüzde 70'lerin üzerindeydi. Bu nedenle çok daha az kişiye bulaşabildi. SARS ise bu üçü arasında en düşük ölüm oranına sahip olan virüstü ve bu nedenle de en çok yayılan virüs oldu. SARS kapanan vakalarda yüzde 4-6 ölüm oranına sahip, influenzaya baktığımızda ise oran yüzde 0.16. Yani neredeyse 50 kat daha ölümcül SARS, influenzadan.

Hastalık başladığından bu yana çok fazla simülasyon ve grafik ortaya çıktı. Bazıları bir ay içerisinde 1 milyona yakın insanın öleceğini ön gördü, bazıları dünyanın yüzde 60'ına yüzde 70'ine yayılabilir, 60 milyon insan ölebilir diyor. Bunların hangileri bilimsel? Bir simülasyona baktığımızda, bunun bilimsel mi yoksa uydurma mı olduğunu nasıl anlarız?

- 2002 yılında SARS ilk çıktığında birçok yayın yapıldı. Epidemologlar pandemik modellemeler yaptı. Genel olarak söylenen, bu tarz beta corona virüslerin oldukça yayılgan olduğu yönündeydi. Ebola gibi değil, Eboladan 28,646 kişi etkilendi çünkü etkili olarak çevrelenebiliyordu hastalığın hemen teşhis edilebilmesi nedeniyle. Zaten maalesef insanlar çok kısa sürede yaşamlarını kaybettiler. İnfluenzaya baktığınızda şu an dünya nüfusunun önemli kısmı bu hastalığı taşıyor. Corona virüs de maalesef o şekilde olacak çünkü öldürücülüğü çok az. Coronayı taşıyacağız, bir yerlerde duracak. Yüzde 60-70 tahmini gerçek dışı bir tahmin değil. Bence de böyle olacak. Fakat mevsimsel değişiklikler, insanların yapısı, belki bir aşı geliştirilebilir, belli bir zamanda diyelim ki 1 milyon kişiye yayıldı -ki yayılacak gibi görünüyor- yüzde 2'ye düştüğünde ölüm oranı 20 bin kişinin yaşamını kaybedeceğini düşünüyorsunuz. Belki bu daha da azalır, yayıldıkça mutasyona uğrayıp öldürücü etkisi azalabilir. Ben bunu bilimsel buluyorum, yüzde 60-70'e yayılacak tahmini bilimsel bir tahmin. Bunu söyleyen Harvard'lı bir profesördü ve alanında yetkin birisi. Dün Merkel de benzer bir açıklama yaptı. Bu modellemeler doğru, maalesef yayılacak. Bununla yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Ortadan kaldırılması çok etkili bir ilaç ya da aşının bulunmasına bağlı ve uluslararası bir kampanyaya bağlı.

Son yıllarda dünyada müthiş bir neoliberalizm etkisi görüyoruz. Özellikle Amerika'da bu çok daha korkunç boyutlarda. Devletler, tarihsel olarak her büyük salgından sonra ciddi yapısal değişikliklere gitmek zorunda kalıyorlar. Burada da üretim azaldı, petrol fiyatları çakıldı vs. Amerika'daki sağlık sisteminde ise zenginler tedavi olabilecekken, yoksul halk tedaviye ulaşamayacak. Yoksullar arasında bu hastalık yayılmaya devam edecek böyle giderse. Siz yapısal bir değişiklik öngörüyor musunuz özellikle sağlık alanında?

- Bu güzel bir soru ancak benim uzmanlık alanım dışında, siyaseten durduğum yerden verebileceğim cevaplar var. Akademik ve profesyonel bir cevap olmayacak ama benim gördüğüm şu; Amerika'da seçim yarışı devam ediyor ve sağlık sistemi ciddi bir şekilde tartışılan bir konu. Bernie Sanders, herkes sağlık hizmetlerine ücretsiz bir şekilde erişebilmeli derken; başka tarafta başka şeyler söyleniyor. Örneğin New York eyaleti, pazartesi günü corona virüs testlerini bedava yaptığını açıkladı. Normalde gittiğinizde binlerce dolar vereceğiniz testlere bedavaya ulabilmeniz anlamına geliyor bu. Bu insanlar komünist, sosyalist vs. değiller. Fakat bu şekilde bir yapı, bu şekilde bir uygulama elzem. Bunu zaten yapmak zorunda kalacak devletler.

Borsa kötü etkilendi, ekonomik veriler ciddi değişiklikleri işaret ediyor. Bunlar sonucunda ortaya çıkacak halk hareketleri, toplumsal bir değişimi de beraberinde getirebilir. Yapısal değişiklik elbette olacak. Dünya savaşlardan ve böyle pandemiklerden sonra asla eskisi gibi olmuyor. Bakın işte herkes Ortadoğu'yu konuşurken bunu bir anda unuttuk. Herkes corona virüs salgınını konuşuyor. Bir şeyler değişecek ama bunu olabildiğince aşağıdan, neoliberal politikalara karşı halkın bedava eğitim hakkını savunduğumuz gibi bedava sağlık hakkını da savunmamız gerekiyor. Tabandan böyle bir hareket oluşur mu, bunu göreceğiz. Çin'in İtalya'ya bugün binlerce maske göndermiş olması güzel dayanışma örnekleri. Fakat bunu da kâra çevirmek için uğraşan birçok şirket var. Kapitalizmin doğası bu zaten. Fakat biz halk olarak, bundan muzdarip insanlar olarak bedava sağlık hizmetine ulaşamayan yoksul halk bunu değiştirmek için harekete geçebilecek mi, ilerici politikacılar bir atılım yapabilirler mi ve bu bir örnek olabilir mi bunları göreceğiz. Ben umuyorum ama tabii çok zor şeyler bunlar. Türkiye çok başka bir yer. Umarım Türkiye'de büyük bir salgın çıkmaz ama çıkarsa insanlar nasıl tepki verecekler ve oradan nasıl bir değişim talebi doğacak göreceğiz.

Bilim insanları bunları da konuşmak zorundalar ama Türkiye'de bunlar konuşulmuyor çok daha başka şeyler konuşuluyor.

Son yıllarda bilimin itibarsızlaştırıldığını, rasyonel aklın reddedildiğini görüyoruz. Bu bütün dünyada böyle, yalnızca Türkiye'de değil. Aynı zamanda yalnızca 'gerici' olarak adlandırdığımız kesimlerde değil bazı 'aydın' olarak bildiğimiz insanlarda da bu tavrı görüyoruz. Örnekse birkaç ay önce muhalif kimliğiyle tanınan Soner Yalçın, aşı karşıtı bir kitap yayımladı... Yıllardır akademinin içerisinde olan bir akademisyen olarak bunun sebebini ne olarak görüyorsunuz, sonuçları ne oldu? 

- Çoğunluğu bilim insanlarının çok daha rasyonel, aklıselim bir yerde duruyor. Sorduğunuzda, aşı konusunda çoğu insan size "Tabii ki aşı olacaksınız" der. Tabii biz de kabul ediyoruz aşının bir kapitalist yönü var. Şirketlerin bazı aşıları olmaması gerekirken satmaya çalışması vs. oluyor. Bunları yadsımıyoruz. Fakat, çocuklara kızamık aşısının yapılmaması sözkonusu olamaz. Bunları birçok bilim insanı söyler. Mantıklı konuşan bilim insanı daha fazla olmasına rağmen, diğer taraftakiler medyatik bir görünüm kazandığından sanki onların söylemleri daha bilimselmiş gibi ortaya çıkıyor. Burada bir ters orantı var. Bilim insanlarının çoğunun söylediği, ekranlara çıkan birkaç kişinin söylediğiyle uyuşmuyor çoğu zaman. Bu tabii ki itibarsızlaştırıyor. En tehlikelisi de o. Bilimle ilgilisi olmayan birini kâle almazsınız. Fakat bilimle uğraşan bir kişiyi ciddiye alırsınız, böyle olması gerekir. Bu etik bir sorumluluk. Bilim insanı konuşurken "Bu benim fikrim, ben bunun kesin kanıtını bilmiyorum. Böyle olabilir, ben burada duruyorum ama siz bu araştırmamı deneyebilirsiniz" diyebilmeli. Ama siz "Bu işler böyledir," diye çıkıp onu da saçma sapan bir yere bağlarsanız -ki bunlar analizci grup, elmalarla armutları bir araya karıştırırlar- bir komplo teorisi ortaya atarsanız tabii ki insanlar size kimliğinizden dolayı inanırlar. Bu durumda biz de muhalif, sürekli eleştiren durumuna düşüyoruz ama söyledikleri şeyler yanlış. Aşı karşıtlığı, iklim değişikliği yoktur demek, şu anda bu 'genetiktir' safsatası vs. bunlar zarar veren şeyler ve maalesef ki çok etkililer. Benim sözümden, bizim sözümüzden, ben sabaha kadar konuşayım çok reyting yapmıyorum ama onlar reyting yapabiliyorlar.

Oytun Bey'i tanımam etmem ben. İşte 200 tane makale yazdığı söyleniyor, makalenin etki değeri vardır. Çok makalenin olması önemli değil, bir insanın 3 makalesi olur ama alanı değiştirir, bu daha önemli bir şeydir. Bunu ben böyle görüyorum. Yani tabii Oytun Bey'in de bildiği çok şey var muhakkak ama işte bu söylediği şey kendini daha yetkin, muktedir saymak. Bazı şeyleri bilmeyebilirsiniz. Ben söylüyorum katıldığım programlarda, ben corona virüsle çalışmadım, ben bir epidemolog değilim, tıp doktoru değilim... Dolayısıyla tıbbı size şöyle şöyle diyemem fakat fikrimi belirtebilirim. Ancak genetik konusunda herkes çıkabilir karşıma, tartışırım, ve beni ikna da ederler çok rahat olarak. Yanlışsam kolayca ikna olurum, bilimin temeli de budur. Bu seviyeli tartışma ortamını yakalayamadığımız için Oytun Bey de bunu yapıyor Canan Karatay gibi. Medyanın birtakım dinamikleri ve bu insanlar kendilerine yer bulabiliyorlar. Fakat ben ve birçok bilim insanı, prensip gereği bunu kabul edemez.

Bu biraz da medyanın etkisi. Siz de muhtemelen bu etik sıkıntıları kendi içinizde tartışıyorsunuzdur. Sizin durduğunuz yer, başkasının durduğu yer var. Bizim alanımızda da bu mevcut. Her bilim insanı maalesef çok güvenilir değil. Çok konuşan, kendini çok ön plana çıkaran, kendini çok öven insanlar... Herkes bir şeylerin başı, herkes bir ödül almış tabii de mesele o değil. Ben doktoroma Nobel ödüllü bir hocayla yaptım. Canlıların gelişiminin genetik temellerini bulan çok önemli bir bilim insanı. Bir kere bile Nobel'i hakkında konuştuğunu görmedim, kendini övmezdi ve öveni de sustururdu. "Ben böyleyim, şu ödülleri aldım," bunları konuşmazdı. Böyle insanlar ile çalıştım ben ve bilim, fedakârlık böyle bir şeydir. Nazım'ın dediği gibi, "Laboratuvarda hiç tanımadığın insanlar için ölebilmelisin". Ben böyle bir bilimi seviyorum. Daha romantik, arkada duran, çok insanla birlikte çalışılan, ortak akla hizmet eden ve olabildiğince doğruları ortaya çıkartan bir bilimi seviyorum.