Uğur Ergan
İran savaşı ve Büyükanıt’ın sözleri
AKP’nin hoşlanmadığı “Eski Türkiye”de, başkentte yabancı ülke büyükelçiliklerinin resepsiyonları özellikle diplomasi muhabirlerinin kaçırmamaları gereken etkinlikler arasındaydı.
Ya Milli Gün, ya da Silahlı Kuvvetler Günü kutlamaları için verilirdi resepsiyonlar. Ankara’ya gelmiş bakan veya üst düzey bir yetkili için de, dar kapsamlı katılımın olduğu özel davetler de önemliydi elbette.
Resepsiyona katılan siyasilerden, Türk veya yabancı diplomatlardan, askerlerden alınan bilgilerle, gecenin geç vakti gazetelerin manşetlerinin yıkıldığı zamanlardı.
Mesleğe yeni başlayan genç meslektaşların şimdi hayal bile edemeyeceği bu ortam, Abdullah Gül’ün Başbakan, Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı olduğu AKP’li dönemde de sürdü.
Ancak Gül’ün “Erdoğan’ın AKP’si” üzerindeki etkisi iyice azaldığı için, Cumhurbaşkanlığı’nın son 1-2 yılını ise bu dönemin dışında tutmak daha doğru bir yaklaşım olur.
ABD için İran savaşında işler istenilen düzeyde gitmeyince, yukarıda kısaca özetlediğim o dönemde Genelkurmay İkinci Başkanı olduğu zaman merhum Yaşar Büyükanıt’la bir resepsiyonda yaptığımız sohbeti hatırladım.
2003’ün ilkbaharı.
ABD ile yaşanan “1 Mart tezkere krizi” sadece Türkiye’nin değil dünyanın da gündeminde. Irak’ın işgaline destek verilmesi talebiyle ABD’den Ankara’ya gelenin, gidenin haddi hesabı yok.
Kim gelirse, gazeteci ordusu Esenboğa’da karşılıyor, konvoy halinde peşine takılınıyor, başkentten ayrılana kadar yakın takip. Aynı gün bir resepsiyon varsa, onu da kaçırmamak gerekiyor.
Kimi zaman öyle sıkışıklık yaşanıyor ki, gazeteciler kendi aralarında paslaşmak zorunda kalıyor. Paslaşma olsa bile, mesleğin özünde rekabet ve atlatma haber yapmak olduğu için (şimdiki medyaya çok uzak bir kavram) herkes birbirini kolluyor.
ABD’nin Irak’ı işgal ettiği 19 Mart 2003’ten sonraki bir tarihte, hangi ülkeye ait olduğunu hatırlamadığım resepsiyonda, Büyükanıt’ı görür görmez yanına yanaştım.
Ağzından laf alabilmek için her zaman olduğu gibi hastası olduğu Fenerbahçe üzerinden muhabbete başladım. Sağ eli üzerinde kabuk tutmuş yara izini görünce, “Geçmiş olsun efendim. Hayırdır?” diye sonuca, “Bizim evdeki kerata (köpek) ısırdı. Önemli bir şey değil, geçti” deyince, o zamanın Hürriyet’inde yayınlanan siyasi magazin ağırlıklı “Cinnah Fısıltıları” köşesi için ilk haberi kapmış oldum.
Söz ABD’nin Irak’ı işgaline geldi. Büyükanıt’ın o gün için söyledikleri, bugün yapılmak istenenden hiç farklı değil. Yazılmamak şartıyla anlattığı için sert sözler de kullanmıştı:
“Gerçekten hadsizler. Her şeyi kendi hakları görüyorlar. İmkanlarımız da kısıtlı olduğu için, biz bir şey yapmadan önce oturur, 40 kere düşünürüz. Artıları, eksileri nelerdir, hesaplarız. Atacağımız bir adım sonrası neyle karşılaşabiliriz, değişik senaryolar üzerinde çalışırız. ABD’nin anlayışı ise şu: Silah bende, güç bende, teknoloji bende, para bende. Girer istediğimi yaparım. Sonrada parayı ortaya koyar istediğim şekilde her şeyi kendime göre düzenlerim. Belki onlarca kez muhataplarımıza söyledik, bu işler öyle olmaz diye. Ama adamlar züccaciye dükkanına girmiş fil gibiler. Hele Ortadoğu coğrafyasında toplumsal yapı, kültür ve dini olgular konularında tam anlamıyla zır cahiller. Bak gör, işler istedikleri gibi gitmesin, hemen yanlarına suç ortağı aramaya başlarlar.”
Ne farkı var dün Irak’ta yapılanın, bugün hadi kibarca söyleyelim “Hastalıklı kafa” Trump’ın İran’da işler ters gidince, Hürmüz Boğazı’nı bahane edip diğer NATO üyelerini yanına çekme arayışından?
“Hastalıklı kafa” diyorum, çünkü daha düne kadar NATO üyesi Danimarka’ya ait Grönland’ı işgal edeceğim diye ittifak dahil herkese atıp tutan, İran’da sıkışınca “NATO yardım etsin” diye sağa sola çıkışan bu adamın “Akli melekeleri yerinde” denebilir mi?
Olması gereken yer Beyaz Saray değil, Washington DC’de akıl hastalıkları tedavisiyle ünlü St. Elizabeths Hospital.