Bahadır Özgür
İBB Davasında Akla Ziyan Durum... Dedesinin Dedesi de Kara Para mı Akladı!
İBB davasında, henüz iddia edilen suçlar hakkında hüküm verilmeden ağır bir ‘cezalandırma yöntemi’ uygulanıyor. Aslında sadece İBB davasında da değil. Uyuşturucudan yasa dışı bahise kadar son yıllarda yapılan operasyonların tamamında aynı durum geçerli: Mal varlığına el koyma!
TCK’da “suç gelirlerinin aklanması suçu” 282. Madde ile düzenlenmiş. Bu maddede suçlar sayılmıyor. Ceza sınırı belirtiliyor. Kabaca, TCK’ya göre 6 ay ve üzeri suçlardan elde edilen gelirler ‘aklama’ sayılıyor. Düzenlemenin bir diğer ayağı ise ‘etkin pişmanlık’ uygulaması.
Şu sıralar görülen İBB davasında bu ikisinin bir araya gelmesiyle tam bir hukuk garabeti yaşanıyor.
Bunun en çarpıcı örneği Ekrem İmamoğlu’nun seçim kampanyalarını yürütmüş olan Necati Özkan’ın başına gelenler. Özkan’ın bütün mal varlığına el konuldu. Necati Özkan ile ilgili akla ziyan ‘casusluk’ suçlaması da dahil tüm ithamların geriye doğru götürülebildiği en erken tarih 2014.
Bir an Özkan’ın üzerine atılı bütün suçları işlediğini, buradan elde ettiği gelirle de mal varlığı edindiğini varsayalım. Diyelim hepsi de kanıtlandı. El koymanın suç tarihinden sonrası edinilen mal varlığı ile sınırlı olması gerektiğini bilmek için hukukçu olmaya gerek yok herhalde. Adı üstünde, “suçtan elde edilen gelir.”
Peki savcılar ne yapmış?
Necati Özkan’ın 2006’da edindiği ofise de el koymuş. Yetmemiş, Sivas’ta dedelerinin dedesinden miras kalmış, 17 taşlı tarlaya da el konuldu. Özkan’a mirastan düşen hisse yüzde 2.85! Tam 100 kişi o mirasa ortak.
Şimdi sormak lazım: Suç tarihi 1000 yıl öncesi mi? Öyle değilse Özkan sülalesinin taşlı tarlalarına, “mal varlığı değerini aklama” gerekçesiyle neden el konuldu?
Sadece bu bile yapılanın, itirafçı olmadı diye Özkan’ı ve ailesini perişan etmeye, gündelik yaşamlarını sürdüremez hale getirmeye yönelik olduğu apaçık gösteriyor.
İBB davasında böyle onlarca örnek var.
Çoğu soruşturmada da benzer şeyler yaşanıyor aslında.
Mesela; ‘ünlülere yönelik uyuşturucu’ operasyonlarında da durum felaket. Her alınana iki seçenek sunuluyor: “Ya malını ver ya da bir isim.”
Henüz suç belli değil; var mı yok mu araştırılmamış daha. Suç tarihi kesinleşmiş mi, o da muamma. Lakin gözaltına alınan kişiye geleceğini de karartacak bir seçenek sunuluyor hemen.
Buralara nasıl gelindi?
TÜSİAD’ın Şubat 2025’te yapılan toplantısında dönemin TÜSİAD Başkanı Orhan Turan ve Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Ömer Aras, gündemdeki konulara dair sert eleştiriler yapmıştı. Anında gözaltına alındılar. Açılan davada 1 yıl 3 ay ceza verildi. O toplantıda TMSF’nin yetkilerinin genişletilerek kayyım uygulamasının esnekleştirilmesine büyük tepki gösterilmişti. Hatta “organize suç örgütü kurmak, şirket kurmaktan daha kolay oldu” denilmişti. İşte TÜSİAD yönetiminin cezalandırılmasının altında bu yatıyordu. Zira iktidar, ‘topuyla tüfeğiyle’ İBB davasına hazırlanıyordu.
Mala mülke el koyma önce FETÖ davalarında, ardından organize suç örgütü faaliyetlerinde yoğun olarak uygulandığı için, kamuoyu nezdinde bu pratik normalleşti. Oysa artık bir gaspa dönüşmüş halde. Peşin cezalandırmanın, etkin pişmanlıktan yararlanıp itiraflarda bulunmayanların iradesini kırmanın, bunun için ailelerini yoksulluğa mahkum ederek baskı kurmanın yolu oldu.
Daha açık ifade ile yargı eliyle gasp normalleştiriliyor!