Türk Dil Kurumunun yılın kelimesi seçtiği “dijital vicdan” aslında vicdanların kanayan yarası mı?

2025 yılının kelimesi olarak “dijital vicdan” seçildi. Gerçi benim oyum “eylemsiz merhamet” kavramından yanaydı. Yani oturduğu yerde her şeye üzülen, fakat üzüldüğü hiçbir şeyi değiştirmek için çaba sarf etmeyen, müdahil olmayan, susmayı tercih eden kişilerin toplumdaki sayısı giderek artınca, ben oyumu eylemsiz merhametten yana kullandım. Ama kabul etmek gerekir ki, “dijital vicdan” da yerinde bir seçim.

Oylama dijital ortamda yapıldı, oy verenlerin önemli bir kısmı sosyal medyanın içinde yaşayan insanlardı. Dijital olan, dijitali seçti. Bu yüzden başta, bu tercihte biraz kendini onaylama hâli, hatta hafif bir pozitif ayrımcılık sezdirmedi desem yalan olur. Ama kelime üzerine düşünmeye başladıkça, seçimin hiç de yanlış olmadığı ortaya çıkıyor.

Dijital platformda etkili olanlar için Umberto Eco yıllar önce; “Sosyal medya, vaktiyle bir barda gevezelik eden ve topluma zerre zararı dokunmayan bu ahmaklar güruhuna konuşma hakkı tanıdı” şeklinde özetlemiş. Günümüzde bu durum, tüm sosyal medyalar için, hatta dijital hayatın özeti gibi. Çünkü artık bu masa başı bilmişleri (!), Nobel ödüllü bilim insanlarıyla ya da akademik kariyer yapmış kişilerle aynı platformlarda fikirlerini beyan ediyorlar. Üstelik bilgisizliğin verdiği güçle daha yüksek sesle, daha baskın bir şekilde; teyit edilmemiş bilgileri ya da kendi görüşlerini net bilgi gibi yalan yanlış paylaşıyorlar.

Umberto Eco’nun teşbihte hata olmaz diyerek “aptalların istilası” diye tarif ettiği sosyal medyaya özellikle biri linç edilecekse, bu istila bütün ihtişamıyla sahneye çıkıyor!

X (eski adıyla Twitter), fiilen bir halk mahkemesi olmuş durumda; savunma hakkının olmadığı, tarafsızlığın askıya alındığı, delillerin yerine takipçilerin yorumlarının konuştuğu bir yer. Çünkü bugün dünyada pek çok şey artık mahkemelerde değil, X’te karara bağlanıyor. Savcıdan önce Trend Topic’e düşen soruşturma dosyaları var. Hâkimden önce hüküm veren çok bilmiş kullanıcılar… Hâkim de, savcı da, avukat da artık X kullanıcıları. Herkes her konuda fikir sahibi. Herkes hukukçu…

Bir video düşüyor X’e (delinin biri kuyuya bir taş atıyor). Gerisini tahmin etmek zor değil: Kırk akıllı o taşı nasıl çıkaracağını tartışmaya başlıyor . On saniyelik, önü arkası belli olmayan bir görüntü, bir anda hakikatin yerine geçiyor. Bir cümle kesilip biçiliyor, bağlamından koparılıyor. Ardından karar veriliyor : Suçlu…

Masumiyet karinesi mi?

O da ne?

Kimse “bir duralım, anlayalım” demiyor.

Maksim Gorki, Benim Üniversitelerim adlı eserinde bilinçsizce yargılamak ve kınamakla ilgili olarak şöyle söylemiştir:

“Yargılamakta, kınamakta, ayıplamakta acele etmeyin!

Bu en kolay yoldur; kendinizi bu tür kolaycılıklara kapılmaktan alıkoyun. Her şeye sakin, soğukkanlı bir şekilde bakın ve bu sırada yalnız bir şey düşünün: Her şey geçer, her şey iyiye doğru değişir. Ha bu uzun mu sürer? Daha iyi ya, ne kadar uzun sürerse değişim o kadar sağlam olur! Her şeyi izleyin, inceleyin, yoklayın. Korkusuz olun. Ama yargılamada acele etmeyin…”

Bugün bir insan birkaç saat içinde toplumun önünde mahkûm edilebiliyor; işini kaybediyor, ailesiyle birlikte hedef gösteriliyor, açık bir itibar suikastine uğruyor. Vurucu bir başlık, yüzlerce yorum…

Bir insan infaz ediliyor.

İnfazından sonra belki masum olduğu ortaya çıkıyor ama geçmiş olsun!

Kimse geri dönüp bıraktığı yıkımı onarmıyor. İade-i itibar diye bir şey yok; çünkü linç hızlı ve etkiliyken telafisi yavaş ve zordur.

Eski Türkçede: “Bir şeyin şüyuu, vukuundan beterdir.” (Yani bir olayın gerçekten olmasından çok, olmuş gibi yayılması daha yıkıcıdır.) diye bir söz var. Dijital platformlarda bu sözün doğruluğunu anlatan yüzlerce itibarsıZlaştırma örnekleri var.

İşin garip tarafı, bu linçlerin büyük bir kısmı sözüm ona iyi niyetle yapılıyor .İnsanlar klavye başında kendilerini kötülüğün değil, adaletin tarafında hissedip oturdukları yerden adalet dağıtıyorlar . Oysa çoğu zaman ortada ne tam bir bilgi var ne de adil bir yargı. Masumiyet karinesi denen kavram yok sayılır. Bu arada linç edenler kendilerini sorgulamaz, yani buna hakkı olup olmadığı önem arz etmez çünkü herkes yapıyordur. Maalesef çoğunluğun yaptığı makbul kabul ediliyor.

İlkel Beyinlerde, Beyni İlk Meşgul Eden Kazanır

Bence artık en çok ihtiyacımız olan şey, sosyal medyada gördüğümüz şeyler hakkında biraz durup düşünmek. İlk gördüğümüz başlığa, ilk izlediğimiz videoya, ilk okuduğumuz iddiaya göre hüküm vermemeyi öğrenmek. Bir insanın onurunun, birkaç saniyelik öfkeye ya da birkaç yüz beğeniye kurban edilemeyecek kadar kıymetli olduğunu hatırlamak. Herkesin hata yapabileceğini ama kimsenin onuruyla oynanmayı hak etmediğini bilmek. Sağduyu, dijital çağda en az teknoloji kadar öğrenilmesi gereken bir meziyet hâline geldi.

Bu yüzden okullarda sosyal medya dili, okuryazarlığı zorunlu ders olmalıdır.

Okullarda, evlerde, hayatın içinde insanlara nasıl vicdanlı insan olunacağı yaparak yaşayarak öğretilmelidir.

Eleştirmeyi linçten, yargılamayı hakaretten, adaleti öfkeden ayırabilen bir dil kazandırılmalı. İnsan onuruna, vakarına yakışır şekilde davranmanın bir erdem olduğu anlatılmalı. Çünkü klavyenin arkasında değil, yüz yüze bakıldığında da söylenebilecek sözler kurabilmek gerçek cesarettir. Yüzüne söyleyemeyeceğimiz büyük lafları klavye başında yazmak kolaydır.

Bir toplumu ayakta tutan en önemli düsturlar; hoşgörü, insanlık, iyilik, sevgi ve en önemlisi vicdandır. Yargısız infazla vicdanlarımızı yaşam boyunca kanatacak hatalar yapmayalım. Çünkü vicdan en geveze kuştur. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin…

Önceki ve Sonraki Yazılar
Şahin Aybek Arşivi

Eğitimde sessiz şiddet: Mobbing

25 Aralık 2025 Perşembe 05:00