Üç gün önce Avrupa sahnesinde İtalyan devini ezen
Galatasaray, müthiş bir futbol koymuştu ortaya.
Juventus’u sadece yenmedi; oyunla boğdu, presle daralttı, tempoyla nefessiz bıraktı.
Beş oyuncuyla bitmeyen bir ön alan baskısı…
Bir saat gibi işleyen bir organizasyon…
Beş gol. Daha fazlası da olabilirdi.
O gece koşu mesafesi istatistik değil, iradeydi.
Pres bir taktik değil, kolektif bir inançtı.
Bu yüzden Konya deplasmanında tökezleme ihtimali çok uzak görünüyordu.
Ama futbolda dün yok.
Galatasaray maça kötü başladı. Rehavet mi, fiziksel yorgunluk mu bilinmez; sahadaki görüntü üç gün önceki takımdan tamamen farklıydı. Temposuz, dağınık, pas bağlantıları kopuk bir yapı… Ön alan baskısı neredeyse hiç yoktu. Rakibi hataya zorlayan refleks kaybolmuştu. Topa sahip olundu belki ama oyuna hükmedilemedi.
İlk yarı sezonun en silik 45 dakikalarından biriydi.
Tek bir isabetli şut yok.
Gol beklentisi 0.31… Bu seviyedeki bir takım için alarm veren bir veri.
Okan Buruk tabloyu gördü ve ikinci yarıya hamleyle başladı.
Lucas Torreira, Barış Alper Yılmaz ve
Noa Lang ile oyunun enerjisini yükseltmek istedi.
Kağıt üzerinde doğru hamlelerdi.
Tempo, dinamizm, pres gücü sahaya sürüldü.
Ama futbol isim değil, senkron ister.
Koşular vardı ama zamanlaması yoktu. Baskı denemeleri vardı ama eş zamanlı değildi.
Top kazanılsa bile ikinci pas gelmedi, üçüncü koşu yapılmadı.
Ligde tutunma mücadelesi veren Konyaspor bu fırsatı kaçırmadı ve Adil ile Kramer'in golleriyle lidere ağır bir ders verdi.
Bir takım üç günde bu kadar zıt iki görüntü verebilir mi?
Eğer verebiliyorsa mesele yorgunluk değil, zihinsel kırılmadır.
Koşu mesafesi düşebilir.
Pas yüzdesi gerileyebilir.
Ama iştah kaybolursa, oyun da dağılır.
Büyük takım yoğun fikstürde de standardını korur.
Standart düşüyorsa sorun fizik değil, sürekliliktir.
Şampiyonluk yürüyüşü böyle olmaz.
Ve asıl soru şu:
Gerçek Galatasaray hangisi?
Avrupa’da rakibini boğan mı, Konya'da kimliğini kaybeden mi?
Bu sorunun cevabı netleşmeden, şampiyonluk için alarm zilleri susmaz.