Avukatı açıkladı: İBB çalışanının tutuklandığı suç iddianamede yok!
Kamuoyunda bilinen adıyla İBB davasında dördüncü haftaya girildi. Tartışmalara neden olan davada tutuklu sanıkların avukatları tahliye taleplerini iletmeye başladı.
Tutuklanmasına gerekçe olarak örgüt suçlaması gösterilen Esra Huri Bulduk'un avukatı Ruşen Ali Nergis, müvekkilinin tutuklanmasından 14 gün sonra hazırlanan iddianamede örgüt suçunun yer almadığını açıkladı.
İBB ÇALIŞANININ TUTUKLANDIĞI SUÇ İDDİANAMEDE YOK!
Ruşen Ali Nergis, müvekkilinin tahliyesini talep ederek şu savunmayı yaptı:
Bu durum bize şunu gösteriyor: Müvekkilimiz örgüt suçlamasından tutuklandıktan sadece 14 gün sonra çıkan iddianamede örgüt suçu yer almadı. Anayasa Mahkemesi'nin tutuklama kararlarıyla ilgili ısrar ettiği 'tutuklamanın hukuki olması' kavramı burada hayati önemdedir. Alt sınırı sadece 1 sene olan bir suçtan dolayı tutuklanan ve sadece bu suçtan iddianame tanzim edilen müvekkil hakkındaki tutukluluk; ölçüsüzdür, orantısızdır ve AYM içtihatları karşısında hukuki olmaktan uzaktır. Tensip zaptı sürecinde, müvekkil hakkında TCK 220'den dava açılmadığını ve TCK 136'dan verilmiş bir tutukluluk kararı olmadığını, dolayısıyla müvekkilin sadece TCK 135'ten tutuklu olduğunu ve 3 aya yaklaşan bu sürecin kişi hürriyetini ihlal ettiğini belirterek tahliye talep ettik. Mahkemeniz maktu gerekçelerle reddetti; 41. Ağır Ceza Mahkemesi ise daha ileri giderek, müvekkil hakkında sanki örgüt suçundan dava varmışçasına gerçek dışı bir gerekçeyle itirazımızı reddetti. Bunun üzerine Anayasa Mahkemesi’ne 2026/4916 numaralı bireysel başvurumuzu yaptık. Buradan bir ihlal kararı çıkacağından eminiz ancak bu zaman alacaktır. Mahkemenizin elinde bu hukuki olmayan durumu perşembe günü sonlandırma fırsatı vardır.
Esasa ilişkin olarak; Eylem No 13'te iki ayrı iddia vardır: 'İstanbul Senin' ve 'İBB Hanem'. Müvekkil hakkında 'İstanbul Senin' uygulamasıyla ilgili bir ceza talep edilmemektedir. İddianamenin 264. sayfasındaki son iki paragrafta sadece 'İBB Hanem' uygulamasıyla ilgili TCK 135 ve 136’dan cezalandırılma istenmektedir. Bu nedenle isnat edilmeyen 'İstanbul Senin' uygulamasına dair ayrıca savunma yapmayacağız. 'İBB Hanem' uygulamasıyla ilgili ise ortada bir yanlış anlaşılma var. Bu ister özensizlikten ister kötü niyetten kaynaklansın; bir hukuk devletinde bu derece kötü bir iddianame çalışması kabul edilemez. Öncelikle 'İBB Hanem'in ne olduğunu anlamak gerekiyor; iddianame eklerini okuduğunuzda zaten bu uygulamanın ne olduğunu açıkça anlıyorsunuz
İBB HANEM İDDİASINI AÇIKLADI
İBB Hanem, İstanbul Planlama Ajansı (İPA) nezdinde yapılması planlanan ancak hiçbir zaman hayata geçirilmemiş bir uygulamadır. İstanbul Planlama Ajansı, kamu hizmetlerinin geliştirilmesi ve iyileştirilmesi için faaliyet gösteren bir kamu iştirakidir. Bu çalışmanın amacı; İstanbullulara sunulan hizmetlerin geri bildirimlerini analiz etmek, sosyal hizmetlerde mükerrer faydalanmanın önüne geçmek ve eksik faydalanmayı engellemek adına kurum içi bir sistem oluşturmaktır. Bu, 'İstanbul Senin' uygulaması gibi vatandaşların Apple Store veya Google Store'dan telefonlarına indirebileceği bir aplikasyon değildir; sadece ilgili belediye personeli için tasarlanmış bir çalışmadır. Bu ayrım ya kötü niyetten ya da büyük bir özensizlikten dolayı yanlış anlaşılıyor. Örneğin; iddianamenin 264. sayfasının son paragrafında, 'İBB Hanem uygulaması içerisinden hukuka aykırı kaydettikleri verilerle konum verilerinin yurt dışına sızdırılmasını sağlayan şüpheliler' denilmektedir. Bu ifade dehşete düşürücü bir hatadır; çünkü iddianamenin fezlekesi, ekleri ve USOM raporu, İBB Hanem'in vatandaşın konum bilgisini eşleştirdiğini iddia etmemektedir.
"DOSYADA TEK BİR DELİL YOK"
Bu iddia 'İstanbul Senin' uygulaması içindir. Oradaki iddia, uygulamanın vatandaşın telefonunda olması hasebiyle konum verisi alıp Almanya veya Amerika’ya gönderdiğidir (ki bunun doğruluğunu diğer meslektaşlarım çürütecektir). Ancak İBB Hanem ile ilgili aktarım isnadı, sandık verilerinin e-posta yoluyla üçüncü kişilere gönderilmesidir. İddia makamı, İBB Hanem ile ilgili TCK 136/1 uyarınca yazacak bir şey bulamadığı için, 'İstanbul Senin'deki aktarım iddiasını kopyalayıp buraya yapıştırmıştır. Burada büyük bir mantık hatası vardır: Eğer bu aplikasyonu yurttaş kullanmıyorsa, yurttaşın konum verisi nasıl bu uygulamanın içinde olabilir? Kişinin uygulamayı kullanması gerekir ki konum sinyali versin. Dolayısıyla TCK 136 kapsamındaki ceza istemi ne hukuken ne teknik olarak ne de mantıken olanaklı değildir. TCK 135 bağlamında; kişisel verilerin (sandık verilerinin) hukuka aykırı ele geçirilmesi suçunun oluşması için, öncelikle o veriyle temas etmeniz ve ardından onu hukuka aykırı kaydetmeniz gerekir. USOM raporu ve teknik tutanaklar ışığında, bu verilerin müvekkil tarafından kaydedilebilmesi zaten teknik olarak mümkün değildir; buna dair İBB Hanem de yoktur.
Müvekkilimiz kimdir? Kendisi bir sosyal çalışmacıdır; sosyoloji mezunudur. 20 yılı aşan meslek hayatında sadece sosyal hizmetler alanında çalışmış, bu alanda yüksek lisans ve doktora yapmıştır. 2019 yılından itibaren İBB iştiraklerinde yoksullukla mücadele üzerine çalışmaktadır. Müvekkilimizin herhangi bir veriyi işleyebilecek veya kaydedebilecek teknik kapasitesi söz konusu değildir. Bir sosyal çalışmacı olarak işi gereği veriyle karşılaşmış mıdır? Elbette. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı personeli veya Kaymakamlıktaki bir sosyal yardım görevlisi ne kadar veriyle karşılaşıyorsa, müvekkil de o kadar veriyle karşılaşmıştır; ancak kayıt sürecine dahil olmamıştır. Sandık verisi konusunda bir bardak suda kıyamet koparılıyor ve belediye kriminalize edilmeye çalışılıyor. Oysa belediye bir kamu tüzel kişiliğidir, yani devlettir. Bir yurttaşın temel verilerinin idare nezdinde olmasından daha doğal bir şey yoktur. Kaldı ki kimin nerede oy kullanacağı seçim mevzuatı gereği muhtarlıklarda askıya çıkarılarak alenileşmiş bir veridir. Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) 5. ve 6. maddeleri uyarınca; alenileşmiş verilerin ele geçirilmesi TCK 135'teki suç tanımına sebebiyet vermez.
Son olarak; Sayın Savcılık makamının 7 sanıkla ilgili tahliye mütalaasındaki kriterlerine baktığımızda 'mevcut delil durumu, tutuklu kaldığı süre ve suçun vasfı' gerekçelerini görüyoruz. Mevcut delil durumu açısından; TCK 136’ya ilişkin maddi vaka zaten gerçek dışıdır ve fezlekeyle, USOM raporuyla çelişmektedir. TCK 135 ile ilgili de tek bir delil yoktur. Tutuklu kaldığı süre açısından ise müvekkilin yargılandığı maddelerin alt sınırı 1 yıldır; bu süre, Yargıtay içtihatları ve infaz yasaları gözetildiğinde fazlasıyla dolmuştur. Alt sınırdan uzaklaşılarak ceza verilebilmesi için bunun mahkeme tarafından, keyfiyetin önüne geçmek adına somut şekilde gerekçelendirilmesi gerekir. Müvekkilim doktora sahibi, çocuk sahibi bir kadındır. Dolayısıyla burada alt sınırdan uzaklaşılamayacağına göre; alt sınırı 1 yıl olan bir suç için 6 aya yaklaşan bir tutukluluk süresi fazlasıyla yeterlidir. Hatta şunu düşünüyorum; Türk Ceza Kanunu’nun 135. maddesinden kaynaklı Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en uzun tutukluluğu müvekkilim ve arkadaşları yaşıyor olabilir. İddianamede TCK 220 (örgüt) maddesinin olmadığı kabulüyle; suçun vasıf ve mahiyeti tahliye için gayet kabul edilebilir bir gerekçedir.
CMK 100. madde bağlamında; benden önceki meslektaşlarımın da ifade ettiği üzere, delillerin tamamı dijitaldir. Bu durumda delil karartma ihtimali teknik olarak mümkün değildir. Sayın Başkan, 20 yıla yakındır bu mesleği yapıyorum; tarzım olmasa da müvekkilimin somut durumuna dair şahsi bir hususu deklare etmek istiyorum. Müvekkilim bekar bir annedir. İki hane olarak bir sitede yaşıyorlar; bir hanede annesi, babası ve engelli erkek kardeşi, diğer hanede ise 11 yaşındaki oğlu ve müvekkilim yaşıyor. Müvekkilim esasen bu iki hanenin kadın reisi olarak hayatını sürdürmektedir. Bu mağduriyet mahkemece nazara alınmak zorundadır. Müvekkilimin oğlu Arin’in akademik durumuyla ilgili defalarca dilekçe sunduk; karnesinden takdir belgesine kadar her belgeyi dosyaya ekledik. Bu sabah dosyama çalışırken, tamamen tesadüf eseri müvekkilimin çocuğuyla aynı yaşta ve aynı sınıfta (6. sınıf) olan oğlumun içeride sosyal bilgiler sınavına çalıştığını gördüm. Müfredat gereği 'anayasal haklar' konusuna çalışıyordu. Eğer biz Milli Eğitim müfredatına anayasal hakları koyup 6. sınıf öğrencilerine öğretiyorsak, bu çocukların öğrendikleri hakların gerçek hayatta uygulanmadığını görmelerinin neticesi hepimiz için çok ağır olur. Perşembe günü tahliye kararı verilmemesi halinde; müvekkilimizin oğlunun, öğrendiği o anayasal hakkın neden kendi annesine uygulanmadığına dair soracağı soruya hiçbirimiz cevap veremeyiz.
"TAHLİYESİNİ TALEP EDİYORUZ"
Müvekkilimiz hakkında haksız tutukluluğun sona erdirilerek tahliyesine, mahkeme aksi kanaatte ise adli kontrol hükümlerinin uygulanmasına karar verilmesini talep ediyoruz. Son olarak; tahliye kararı verilmemesi ihtimaline binaen bir hususu belirtmek isterim. Müvekkilim hakkında 11 Kasım itibariyle iddianame düzenlenmiş ve üzerinden 4 aydan fazla süre geçmiştir. Müvekkilimiz, hakkında örgüt suçu isnadı olmamasına rağmen, cezaevinde hala örgütlü suçlara uygulanan (başta telefon hakkı kısıtlaması olmak üzere) ağırlaştırılmış bir infaz rejimi altında tutulmaktadır. Cezaevi yönetimi bu konuda kendilerinin idari bir makam olduğunu ve Sulh Ceza Hakimliğinden gelen müzekkereyle bağlı olduklarını iddia etmektedir. Artık soruşturma aşaması tamamlanmıştır; müvekkilimin hürriyetinin kısıtlanmasıyla ilgili tüm yetki ve sorumluluk Mahkemenizdedir. Dolayısıyla, perşembe günü tahliye kararı verilmemesi halinde; müvekkilim ve onunla aynı durumda olan (hakkında örgüt suçlaması bulunmayan) sanıklar hakkındaki bu rejim mağduriyetinin giderilmesi için Marmara Kapalı Cezaevi'ne gerekli müzekkerelerin yazılmasını ve bir ara karar oluşturulmasını talep ediyorum.
