Osman Kavala'nın suçu Türk olmak mıdır?

Yayınlanma:
Güncelleme: 28 Ekim 2021 09:52

Zabıtalar gecekondusunu yıkmak için kapıya dayanınca evladının boğazına kör bıçağı bastırıp "Keserim ha!" diye tehdit savuran zalim babalar vardır ya hani...

Osman Kavala'nın tahliyesi için açıklama yapan büyükelçiler karşısında iktidarın zafer havası işte bu babayı andırıyor.

Evet, dozerler şimdilik durdu.

Kazma kürek takımı yere indirildi.

Bu kondu kaçakmış.

Mahalleli hukuk tanımazlıktan şikayetçiymiş.

Aman, ne gam!

Baba zabıtaları püskürttüğüne ve birkaç gün zaman kazandığına...

Bıçağın ucundaki evlat hayatta kaldığına seviniyor.

Şiir okumaktan bile cezası yok

Cumhurbaşkanı Erdoğan, diplomatik kriz aşılınca, "Amacımız Türkiye'nin onurunu, gururunu, haysiyetini korumaktır" diyor.

Türkiye, kimlerden oluşur?

Her devlet gibi canlı-kanlı vatandaşlardan değil mi?

Vatandaşın onurunu, gururunu ve haysiyetini korumak devletin görevi sayılmaz mı?

Düşünün.

Kavala, 79 şehirde en az 5 milyon insanın sokağa çıktığı Gezi Parkı eylemlerini tek başına yönetmekle ve bu nasıl oluyorsa bir kuruş vermeden finanse etmekle suçlanıyor.

İki kez tahliye, bir kez beraat kararı verildiği, bir gün ceza almadığı halde dört yıldır tutuklu bulunuyor.

İçeride kalmasını sağlamak için gülünç bir 15 Temmuz Davası açıldı ve görülüyor.

Aynı anda Cumhurbaşkanı, Kavala'ya "Soros'un artığı" diye hakaret ediyor.

Onu "Gezi'nin finansörü" olmakla itham ediyor.

Elinde bir kanıt var mı?

Ne gezer!

Cumhurbaşkanlığının yanı sıra ekonomi uzmanı ve paşaların paşası da olan Erdoğan, eski Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit ile çay toplamaktan gelen yargılama yetkisini kullanıyor. Daha doğrusu, yargısız infaz yetkisi.

Şiir okuduğu için 'şahsına' özel cezaevinde geçirdiği üç ayı, 22 yıldır mağduriyetinin siyasi sermayesi yapan Erdoğan, şimdi bir dize bile okumaktan ceza almamış Kavala'yı betona gömüyor.

İnsan hakları iç mesele değildir

Ulusal bağımsızlık, bir ülkenin evrensel hukuktan kopması...

İnsan hakları yalnızca içişleri meselesi değildir.

Nasıl ki seçmen çoğunluğundan oy aldınız diye insan haklarını ve özgürlükleri askıya alamaz, demokrasiyi sandıkta oylayamaz, 'milletimizin tercihi' diyerek köleliği getiremez, işkence yapamaz ve yargısız infaz edemezseniz; aynı şekilde muhaliflerinize Düşman Ceza Hukuku da uygulayamazsınız.

Asıl onur kırıcı olan

Anayasa'nın 90. maddesinde iç hukukla uluslararası hukuk çatıştığında ikincinin esas alınacağı yazmasına rağmen iktidar AİHM kararının gereğini yapmıyor.

Türkiye'nin 1949'da üye olduğu Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin uyarılarına kulak asmıyor. Geçtim AİHM'i, siyasi talimatla hareket eden yerel mahkemeler Anayasa Mahkemesi'nin özgürlükçü kararlarına direniyor.

Bu yüzden, asıl onur kırıcı olan...

Muhalif bir Türk vatandaşını kanıtsız şekilde tutuklayıp mahkeme kararı olmaksızın dört yıl cezaevinde tutarak, Türkiye'yi Avrupa Konseyi'nden atılacak aşamaya getirmektir. On büyükelçinin bir Türk vatandaşının hukukunu Türk devletine karşı savunmasıdır, gururumuza dokunan.

Haysiyetimizi inciten...

Cumhur'dan torpilli ya da tarikat müridi diye hakimlik cübbesi giymiş partizanların iktidar emrettiği için verdikleri hukuksuz kararlarla Türkiye'nin saygınlığına kastetmesidir.

Bizi utandıran ve başımızı öne eğdiren, iktidarın hukuk devletini alaşağı ederek, 10 büyükelçiye bu açıklamayı yaptırtmasıdır.

Paramız dünden daha az aşa ve ekmeğe yetiyorsa, bilin ki hürriyetimiz dünden daha kısıtlı, zorbalık daha pek diyedir.

Rahip Brunson'dan biliyoruz

Neyse ki ABD Büyükelçiliğinin "Viyana Sözleşmesi'nin 41. Maddesi'ne riayet etmeyi teyit eder" şeklindeki açıklaması ile kriz sönümlendi.

Bu kez "Kim geri adım attı?" tartışması çıktı.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price, açıklamanın Viyana Sözleşmesi'nin 41. maddesiyle tutarlı olduğunu söylüyor. "Geri basmadık" demeye getiriyor.

Fakat şu bir gerçek ki, büyükelçilerin 'istenmeyen kişi' ilan edileceğini açıklayan Erdoğan'ın eli bu açıklamayla rahatladı. Haliyle "Benim kitabımda geri adım atmak yok" diyor.

Bilmez miyiz?

Rahip Brunson'da yaşadık, gördük.

Erdoğan, "Ver papazı, al papazı" dedi ve Gülen'i istedi.

"Bu fakir bu görevde olduğu sürece o teröristi alamazsın" diye yüklendi bir de.

Trump'ın iki tweeti ile Brunson şak diye tahliye edildi.

Gazeteci Deniz Yücel'den de iyi biliyoruz.

Erdoğan, "Tam bir ajan terörist. Bu makamda olduğum sürece asla iade edilmeyecek" dedi.

O, makamda otururken...

Başbakan Binali Yıldırım, Merkel ile Almanya'da el sıkıştı.

Almanya, Yunan adasında güneşlenen büyükelçisini çağırıp özel uçakla Türkiye'ye gönderdi. Yücel, Allah bilir, pasaport kuyruğuna girmeden Almanya'ya döndü.

Fransız gazeteci Loup Bureau da Macron'un bir telefonuyla kurtuldu.

Demem o ki Kavala, eloğlu olsaydı işi gayet kolaydı.

Ya tehdit tweeti...

Ya resmi ziyarette at pazarlığı...

Ya da rica telefonu ile özgürlüğe kavuşabilirdi.

Kavala'nın suçu, yalnızca Türk vatandaşı olmakmış.

Türk'e kendi vatanı bile gurbet!

Bakü yolu

Erdoğan, "Bir büyükelçinin Türkiye'nin bir kabile devleti olmadığını bilmesi lazım" dedi, Azerbaycan'dan dönerken.

Tesadüf bu ya...

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, bugüne kadar yalnızca bir ülkeyi AİHM kararlarını uygulamadığı için cezalandırdı.

Hangisi mi?

Tabi ki Azerbaycan!

Erdoğan'ın dediği gibi, Türkiye kabile devleti değildir.

Devlet de, gecekondusunu yıktırmamak için kör bıçağı evladının boğazına dayayan zalim baba olmamalıdır.

Suriye'ye diplomat ordusu gönderelim

TBMM'de önceki gün Irak, Suriye ve Lübnan'a asker gönderilmesine ilişkin fezleke oylandı. CHP, PKK'lı diye suçlanmayı göze alarak, fezlekeye "Hayır" dedi.

Hoş, "Evet" deseydiler de bu yaftadan kurtulamayacaklardı.

Kanımca doğru karar verdiler.

Bir kere bu fezleke neden öncekilerden farklı olarak iki yıl için isteniyor?

Acaba seçim öncesinde mi kullanılacak?

Türkiye, derhal Suriye Arap Cumhuriyeti ve onun lideri Beşşar Esad ile görüşmelidir. Görüşmenin seyrine paralel TSK, Süleyman Şah Türbesi'nin bulunduğu topraklar hariç, İdlib'den başlayarak adım adım Suriye'den çekilmeli. Türkiye, Suriye'nin bölücü ve yıkıcı diye nitelediği ve terörist saydığı Özgür Suriye Ordusu başta olmak üzere muhaliflerden desteğini çekmeli. Bırakalım, Suriyeliler kendi toprağında egemenlik kursun ve terör örgütleriyle mücadele etsin.

Öte yandan Kürtlerin siyasi ve kültürel hakları, elbette ki Suriye'nin toprak bütünlüğü çerçevesinde değerlendirilmeli.

Masa kurulduktan sonra Suriyeli mülteciler gönüllülük temelinde ülkelerine dönmeye teşvik edilmeli.

Türkiye, 10 yıldır harladığı Suriye'deki yangına artık su dökmeli.

Suriye'ye asker değil, diplomat ordusu gönderilmeli.

Önceki ve Sonraki Yazılar