Mustafa K. Erdemol
Ateşkes ilanından sonra gündemdeki soru: Savaşın galibi kim?
Olmamış ne varsa olmuş gibi anlatma huyu olduğu için İran’la varılan ateşkesi yine “kendi zaferi” ilan etti ABD Başkanı Donald Trump. Çalışma arkadaşlarını kendisine benzettiğinden de Savaş Bakanı Pete Hegseth’in “İran bu ateşkesi bizden yalvararak istedi” açıklamasından sonra iyice emin olduk.
Oysa İran’ın kimseye yalvardığı yok. Pakistan ile Çin’in olağanüstü çabaları sonucu bazı koşullar öne sürerek İran tarafından kabul edilen bir ateşkestir söz konusu olan. İran’ın BM Temsilcisi dün BBC’de “ateşkese ragmen ABD’ye güvenmediklerini” söylemekten çekinmedi. Hiç de “yalvaran” bir ülke adına konuşuyor gibi değildi.
Bozulması an meselesi olan “Ateşkes”le şimdilik ara verilmiş olan savaşın galibi olduklarını her iki ülke de iddia ediyor. Ama iki ülkenin de “kazandıkları” -bilinen anlamıyla- bir “kesin zafer” yok ortada. Yine de “kazandıklarını” söylemekte haklılar. Çünkü iki ülkenin hedefleri de stratejileri de birbirinden farklıydı. Dolayısıyla bu hedefler açısından bakıldığında kendilerini “kazanmış” görmeleri mümkün.
ABD suç ortağı İsrail’le, savaşın başlamasından sonraki bir hafta içinde, yaptıkları bombardıman sonucunda İran’ın füze saldırılarını azaltabildi. İran donanmasına ait çok sayıda gemiyi batırdı. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’i, üst düzey komutanları, politik figürleri öldürdü. Ülkenin alt yapısını, bir savaş suçu olduğunu bile bile bombaladı. Bunlara bakılırsa askeri anlamda savaşın galibi olduğunu iddia edebilir ABD.
Ama hedefleri arasında yer alan rejim değişikliğini gerçekleştirememesi, füze kapasitesini azaltmasına rağmen İran’ın kimi Körfez ülkelerindeki Amerikan askeri varlığını vurmasını engelleyememesi, Hürmüz Boğazı’nı açma konusunda İran’a tüm tehditlerine rağmen geri adım attıramaması “zafer” iddiasını geçersiz kılıyor Trump’ın.
İsrail kentlerini hem abartılı hem de yetersiz olduğu ortaya çıkan savunma sistemlerine rağmen vurması, Körfez’de ABD/İsrail destekçisi ülkeleri dilediği zaman hedef alabileceğini kanıtlaması, elindeki büyük petrol silahı ile enerji yollarına sahip olma avantajı da İran’a “zafer” kazandığını düşündürtüyor. Daha da önemlisi, yakın zamana kadar büyük protesto gösterileriyle sarsılan “rejimin” gittikçe güçlenmesi de “zafer” iddiasında haklı kılıyor İran’ı.
Hedeflerinin çokluğu açısından bakıldığında birçoğunu “tutturamadığı” için ABD herhangi bir zafer kazanmış değildir.
İran’ın ise, daha önceki bir yazımda da değinmiştim, hedefi “tek”ti: Direnmek, çatışmanın ana merkezini dışa kaydırmak. Bunu başardığını gördük. Nasıl başardı peki? Küresel enerji piyasalarını istikrarsızlaştırarak, ABD’nin ittifaklarını zorlayarak başardı. Bu strateji ABD için stratejik yükümlülükler doğurdu. Avrupalı müttefikleriyle arasını açtı. ABD, Tomahawk ile Patriot önleme füzeleri gibi ikamesi zor mühimmatları tüketti.
İran Hürmüz Boğazı'ndaki ticareti durdurmakla petrol/doğalgaz fiyatlarının yanı sıra gübre gibi temel ihtiyaç maddelerinde artışlara yol açtı. ABD'deki benzin fiyatları 2022'den bu yana en yüksek seviyeye ulaştı. Bu Trump yönetimi için siyasi bir sorun olduğu gibi ABD için de ekonomik bir risk tehlikesi taşıyor.
ABD/Trump, Güneydoğu Asya’dan Avustralya’ya, Avrupa’ya kadar, gaz, gübre ile petrol fiyatlarındaki ani artış yüzünden mahvolan ekonomilerin, küresel çapta ekonomik durgunluğun sorumlusu haline gelmiştir.
Tüm bunlar, bir kazanan varsa bunun İran olduğunu gösteriyor.
Gösterdiği bir şey daha var: Savaşları bazen en güçlü silahlara sahip olanlar değil, stratejisini iyi kuranlar kazanır.
Ateşkes bozulana kadar savaşın galibi İran’dır.
Bozulduktan sonra ne olur, izleyip göreceğiz.