
Şahin Aybek
Milli Eğitimde son 22 yılda neler oldu?
Prof. Dr. Murat Gürkan GÜLCAN ile eğitimin son 22 yılındaki yapısal sorunları ve çözüm önerilerini konuştuk.
Milli eğitimde son 22 yılda yapılan önemli değişiklikleri nasıl ele alabiliriz?
Milli eğitimde son 22 yılda yapılan önemli değişiklikler 4 boyutta ele alabliriz: Programlar, öğretmen ve yönetici yetiştirme, Bakanlık teşkilat yapısı ve okul sistemi.
Her eğitim sistemi ülkelerin devlet, toplum ve birey boyutunu ele alan Devletin yapısı, toplumsal özellikler ve toplumların kültürleri ve bireylerin kendilerine ve topluma ekonomik sosyal ve kültürel katkıları.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin eğitim programları söz konusu olduğunda öncelikle Anayasa’ya bakmak gerekiyor. Anayasa ve Milli Eğitim Temel Kanunu’ndaki genel amaçlar ile temel ilkeler programların ana omurgasını oluşturur.
Türkiye Yüzyılı Maarif Modelini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Millî Eğitim Bakanlığı Öğretim Programları, başlığı ile başlayan açıklama kısmında iki ayrı anlatım formu karşımıza çıkmaktadır.
‘‘Köklerden geleceğe.’’
“Eğitim birçok bileşeni olan bir bütündür. Bir ayağı geçmişte duran eğitimin diğer ayağı insanlığın geleceğine ufuklar açan bir kapıdır. Millî ve manevi değerler manzumesi ile maddi gelişmenin zirvesini hedefleyen bu süreçte temeli milletimiz oluşturur. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli; öğrenci profili, beceriler çerçevesi, erdem-değer-eylem modeli, sistem okuryazarlığı, alana ait bilgi kümeleri bileşenlerinden oluşan bütüncül bir modeldir.
Yalnızca medeniyete uyum sağlayan bir nesil değil, etkin olarak medeniyet kurucusu ve geliştiricisi bilge nesiller yetiştirmeyi hedefleyen eğitim felsefemiz doğrultusunda ahlaklı, erdemli, milleti ve insanlık için iyi, doğru, faydalı ve güzel olanı yapmayı ideal edinmiş öğrenci profili modele temel oluşturmaktadır.” Böyle devam ediyor; ilk 13 sayfada idealist bir eğitim felsefesi hakim ve medrese eğitim modeli diyebileceğimiz bir açıklama bölümü. Hiç Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa ve Atatürk kavramları yok.
14. sayfadan sonra “Öğrenme Çıktıları Çerçevesi” başlığıyla;
“Günümüzde sosyal, kültürel alanlar ile ekonomi, teknoloji alanlarında gerçekleşen hızlı değişim ve dönüşümler insanların sahip olması gereken bilgi ve becerilerin farklılaşmasını, eğilimlerin farklı şekilde işe koşulmasını ve değerlerin tabii bir şekilde kazandırılmasını gerektirmektedir. Bu değişim sürecinde zihinsel faaliyetlerin insanlar tarafından anlamlandırılıp kullanılması için değişim ve dönüşümün bir bütün olarak tanımlanması gerekmiştir. Buna göre söz konusu dönüşümlerin birer yansıması olarak öğrencileri çağın gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatmak için çeşitli yenilikçi politika ve uygulamaları öğretim programları aracılığıyla hayata geçirmek amaçlanmıştır.” şeklinde bir program dilinde yeni bir açıklama karşımıza çıkmaktadır.
Ortak metinde neler vardı?
Eğitim programları, gözlenebilir ve ölçülebilir, bilişsel, duyuşsal ve psikomotor beceriler üzerine kurulur. Ortak metinde “erdemli insan” 46 kez kullanılmıştır. Modern dünyanın hiçbir programı “insan”ı bu düzeyde soyut gözlenemez, ölçülemez bir kavram üzerine oturtmamıştır. Ayrıca erdem kavramı pek çok anlamda anlatılmaya çalışılmıştır. Metinde, profil olarak erdem, yetkinlik olarak erdem, ahlaki pusula olarak erdem, model olarak “erdem-değer-eylem” gibi kavram savrulmaları görülmektedir.
Erdemli insan: “..millî bilince sahip şahsiyetlerden oluşan bir toplum oluşturabilmek adına ahlaklı, erdemli; milleti ve insanlık için iyi, doğru, faydalı ve güzel olanı yapmayı ideal edinmiş bilge nesilleri hedefler.” şeklindeki açıklama programın “Bütünleşik Beceriler” başlığında yer alan “Gözlemleme Becerisi”, “Çözümleme Becerisi”, “Karşılaştırma Becerisi”, “Sorgulama Becerisi”, “Yapılandırma Becerisi”, “Yorumlama Becerisi” gibi becerilerle uyumlu değildir. Bu becerilerin “erdemli insan ve “bilge nesiller” ile ilişkisini kurmak mümkün değildir.
Metinde, “Ontolojik Bütünlük: Ruh ve beden bütünlüğü, bir öğrencinin bireysel gelişiminin ruh ve beden boyutlarını içeren bütünsel bir bakış açısıyla ele alınmasıdır. Kalp ve zihnimizi içeren ruh; beden ile birlikte iki ontolojik yanımızı ifade eder.” şeklindeki açıklama ile program modelindeki becerilerin uzak yakın ilişkisi kurulamamıştır.
Aynı şekilde, “Beden ve ruh, insanın fiziksel ve zihinsel boyutlarını ifade eder. İnsanın bedeni fiziksel varlığını temsil ederken zihin de ruhtaki, düşünme, öğrenme, anlama ve anlamlandırma; kalp ise yönelimleri, meyilleri ve duygusal deneyimler gibi süreçleri ifade eder.” Şeklindeki açıklama metnin 14. Sayfasındaki “Kavramsal beceriler; karmaşık bir süreç gerektirmeden edinilen ve gözlenebilen temel beceriler ile soyut fikirleri ve karmaşık süreçleri eyleme dönüştürürken zihinsel faaliyetlerin bir ürünü olarak işe koşulan bütünleşik ve üst düzey düşünme becerilerini ifade eder. Bu eylemler iç içe geçmiş üç farklı boyut (temel, bütünleşik ve üst düzey düşünme) içeren geniş bir beceri kümesinin parçaları olarak tanımlanmıştır.” Şeklindeki açıklama tamamen farklı iki eğitim felsefesinin ürünüdür.
“Kalp ve zihin, madde ve mana bütünlüğündeki mana kısmı olarak kabul edilir. Çünkü insanın kalbi; eğilimlerini, yönelimlerini, duygusal deneyimlerini, değerlerini, ahlaki inançlarını ve içsel dünyasını temsil ederken; zihni ise, düşüncelerini, farkındalıklarını, bilgi ve öğrenme süreçlerini ifade eder. Başka bir ifade ile ruhun organları gibi olan kalp ve zihin, insanın içsel dünyasının merkezi olarak kabul edilir ve insanın duygusal ve bilgisel gelişimini şekillendirir. Kalp; insanın sevgi, merhamet, saygı gibi duygusal değerlerini taşırken aynı zamanda insanın içsel dünyası ve kişisel değerleri de kalp kavramıyla ifade edilir.”
Bu açıklamada programın Tasarım Yoluyla Öğrenme Modelinde “gözlenebilen temel beceriler” kavramıyla açıklanamaz. Kalp, ruh, zihin faaliyetleri gözlenebilir değildir. Hatta iyi, merhametli, erdemli, ahlaklı, huzurlu gibi kavramlar modelin kavramları olamazlar.
Programın başka bir bölümünde; “Etkinlikler yalnızca bilişsel alanı değil duyuşsal alanı da kapsayacak şekilde oluşturulmalıdır. Aynı zamanda duyuşsal özellikler olan ilgi, tutum, değerler de bilişsel özellikler gibi zamana göre değişim göstermektedir.” şeklindeki açıklama ile yukarıda tanımlanan insan özellikleri uyumlu değildir. Ayrıca Ortak Metinde insan “Ruh ve beden” esasına dayandırılmıştır. Burada ise bilişsel, duyuşsal ve psikomotor alanlar vardır.
Görülüyor ki önceden hazırlanmış ve kendi içinde tutarlı bir modele monte edilmiş bölümler vardır. Metinde ilk 13 sayfa tamamen medrese eğitim felsefesinin açıklamalarından oluşan ve bir programda olması gerekmeyen bir bölüm olarak karşımıza çıkmaktadır. Aynı şekilde 55-56. Sayfalar ile 75-91. sayfalar metinden atıldığında metin kendi içinde tutarlı bir şekil alabilir. 69. sayfadan sonrası düzenleme yapılabilir.
Ortak metinde (sayfa 89) Vatanseverlik değerinin çıktıları “milli kimliği tanımak” Şehit ve gazilere saygı gösterir, Atalarının başarılarını takdir eder. 28 kez Vatan var. 38 kez milli kavramı var; Atatürk yok. Metinden “Türkiye Yüzyılı” çıkarıldığında programın hangi ülkenin programı olduğu anlaşılamaz. Metinde tek bir “Atatürk” kavramına yer verilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük önder Atatürk yok sayılarak hazırlanmış ulusal bilinçten yoksun bir metindir.
Eğitimin son çeyrek yüzyılını değerlendirir misiniz?
Milli Eğitimde 2000’li Yıllar
2000'li yıllarda Türk Milli Eğitim sisteminin hedef, ilke ve politikalarını belirlemek amacıyla 15 yıllık bir süreyi kapsayan Eğitim Ana Planı (1996-2010) oluşturulmuştur. 15. Milli Eğitim Şurası ve VII. 5 yıllık kalkınma planını temel alan Eğitim Ana Planında "Eğitimde Çağı Yakalama 2000 Projesi" kapsamında yeni hedefler belirlenmiş, geleceğin eğitim ihtiyaçlarına cevap veren bir eğitim sistemi için yöntemler geliştirilmiştir.
Proje kapsamında sekiz yıllık kesintisiz ilköğretim uygulamaya konulurken; ikili öğretime son vermek, sınıf mevcutlarını 30’a çekmek, taşımalı eğitimi yaygınlaştırmak, kırsal bölgelerdeki öğrencileri yatılı ve pansiyonlu okullara yerleştirmek, birleştirilmiş sınıf uygulamasını aşamalı olarak kaldırmak, öğrencilerin okul giysisi, çanta, kitap ve defter gibi gereksinimlerini karşılamak, örgün eğitimi, uzaktan öğretim yöntemiyle desteklemek, okullarda bilgisayar destekli eğitimi yaygınlaştırmak, ilköğretim kademesinde en az bir yabancı dil öğrenme olanağı sağlamak, okulları, çağın gereklerine uygun araç ve gereçlerle donatmak, öğrenci merkezli öğretim yöntemlerini geliştirerek “öğrenen toplum” yaratmak ve okullarda fiziki alt yapıyı güçlendirmek gibi hedefler belirlenmiştir.
2000 yılı itibariyle son üç yılda 64.220 dersliğin yapımı tamamlanmıştır. 2002 yılının sonuna gelindiğinde ise 42.000 dersliğin yapımı daha tamamlanmıştır. Sınıf mevcutlarının 30 a indirilmesi hedefine ulaşılmış ancak bölgesel farklılıklar ve göç nedeniyle bazı bölgelerde kalabalık sınıf mevcutları varken bazı bölgelerde boş okullar ve sınıflar bulunmaktadır.
Eğitim öğretim programları ve ders araç gereçleri ile haftalık ders programları AB standartlarına göre düzenlenmiştir. Buna göre programlarda bütünlük ve temel eğitimin gerektirdiği öğrenci gelişim özellikleri dikkate alınarak temel eğitimde hayata ve üst öğretime hazırlama ilkeleri dikkate alınmıştır. Ücretsiz ders kitabı dağıtımı her zaman yapılmakta olup, 2000 yılından başlamak üzere kırsal kesim ve dar gelirli aile çocuklarına yıllık 1.5 milyon öğrenciye ücretsiz olarak ders kitabı dağıtımı yapılmıştır. Kapanan köy okullarının öğrencileri YİBO ve PİO lara veya taşımalı olarak taşıma merkezlerine kaydedilmiştir. Okul müdürlerinin ve ilköğretim müfettişlerinin eğitimlerine aralıksız olarak devam edilmiştir. 4306 sayılı Yasayla eş zamanlı olarak yürürlüğe konulan “ Çağı Yakalama 2000 Projesi” hedeflerine tam olarak ulaşılamamış ancak önemli bir gelişme kaydedilmiştir.
Milli Eğitim Bakanlığı merkez ve taşra teşkilatlarında yönetici atama, görevde yükseltme ve yer değiştirme işlemleri ile ilgili olarak Başbakanlığın çerçeve yönetmeliğine dayalı olarak iki yönetmelik çıkarılmış, her kademe ve türdeki yöneticilerin seçimi, ataması ve görevde yükseltilmeleri objektif kurallara bağlanmıştır. Yönetmelik eklerinde çizelgelerle hangi yöneticinin hangi koşullar altında hangi yönetim kademesine yükseltileceği kurallara bağlanmıştır. Yönetimde keyfiliğin önüne geçilmiş, kariyer ve liyakat esasları uygulanmaya başlanmıştır.
MEB 2002 Sonrası Eğitim
Milli Eğitim Bakanlığı 2002 yılında, önce yönetici atama, yer değiştirme ve görevde yükseltme ile ilgili yönetmelikleri askıya almıştır. İzleyen yıllarda merkez ve taşra teşkilatına yönetici atamada her hangi bir ölçüt gözetmemiştir. Ayrıca her düzeyde yöneticiler çok sıklıkla görevden alınmış veya yerleri değiştirilmiştir. Böylece MEB tarafından zaman içinde oluşturulan yönetmelikler ve kriterler yıllarca işletilmemiştir. Atamalarda 657 S.K. “kariyer ve liyakat” esasları dikkate alınmamıştır. Atamaların önemli bir kısmı dava konusu yapılmış, idari mahkemeler ve Danıştay idarenin atamalarını iptal etmiştir. Yerine tekrar atanan yöneticiler en kısa sürede tekrar görevden alınmış; bu süreç böyle devam edip gitmiştir. Bu süreç içinde çıkarılan yönetmelikler 11 kez değiştirilmiş, yapılan sınavlar ve atamalar tartışma konusu yapılmıştır. Bu verimsiz yılların ardından Milli Eğitim Bakanlığı’nın yeniden yapılandırılması amacıyla; Bakanlar Kurulu tarafından 652 sayılı KHK, 14.09.2011 günlü Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Söz konusu KHK’nin “Görevler” başlıklı 2. Maddesinde, Anayasanın 42. maddesinde yer alan “Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılacağı…” hükmüne yer verilmemiştir. Diğer yandan, Bakanlığın Görevler maddesinin kapsamı bu kararname ile genişletilmiş ve Anayasanın çizdiği çerçevenin dışına çıkılarak, “küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak, uygulamak, güncellemek; öğretmen ve öğrencilerin eğitim ve öğretim hizmetlerini bu çerçevede yürütmek ve denetlemek” gibi yeni görevlere yer verilmiştir. Bu durumda eğitimin ulusal ve evrensel boyutta ülkede ve dünyada “anlayışı”, “işbirliğini”, “dostluğu”, “kardeşliği”, “barışı” üretme; insan kişiliğini tam geliştirme; iyi insan ilişkileri kurma; eşit düzeyde ilişki kurma becerisi kazandırma gibi temel işlevleri ve millilik niteliği “küresel düzeyde rekabet” anlayışı ifadesiyle ile gölgelenerek etkisizleştirilmiştir. 657 Sayılı Devlet memurları Kanunu’ndaki “kariyer ve liyakat” esası yerine “performans kriterleri” getirilmiştir. Ancak, görevden alınan yaklaşık 400 orta ve üst düzey yöneticiler pasif görevlere atanmış ve hatta tamamen verimsizleştirilerek devlet zarara uğratılmıştır. Bu personelin maaşlarında ayrıca 666 Sayılı KHK ile iyileştirmeler yapılmıştır. Bir yandan performans kriterlerinden söz edilirken diğer yandan hiç çalıştırılmayan personelin maaşlarına zam yapmıştır.
Kararname ile Müsteşar, müsteşar yardımcısı ve genel müdür gibi kadrolardan müşavirliğe atanan 95, genel müdür yardımcılığına atanan 40, daire başkanlığına atanan 85 ve şube müdürlüğüne atanan 370 kişi ile merkez teşkilatında 590 personel ile 74 il milli eğitim müdürü toplamı 664 kadro atıl duruma getirilirken 2 Sayılı Liste ile 618 kadro daha ihdas edilerek kamu kaynaklarında büyük bir israfa neden olunmuştur.
Yeni ihdas edilen kadro karşılığı sözleşmeli personel için getirilen (yılda dört ikramiye, iki teşvik ikramiyesi, fazla çalışma ücreti gibi ödemeler) memur statüsünde görevli personele verilmemektedir. Bu şekilde aynı işi, benzer önem, güçlük ve sorumluluk derecesinde yerine getiren personel arasında özlük hakları bakımından ayrımcılık yaratılmıştır.
Bu işlemlerin üzerinden üç yıl geçmeden, R.G. 1/3/2014 tarih ve 6528 sayılı kanunun 25. maddesi, 3. fıkrası “Millî Eğitim Bakanlığı merkez teşkilatında Talim ve Terbiye Kurulu Üyesi, Müsteşar Yardımcısı, Genel Müdür, İnşaat ve Emlak Grup Başkanı ve Grup Başkanı kadrolarında bulunanlar ile Bakanlık taşra teşkilatında İl Müdürü, İl Millî Eğitim Müdür Yardımcısı ve İlçe Millî Eğitim Müdürü kadrolarında bulunanların görevleri bu maddenin yayımı tarihinde hiçbir işleme gerek kalmaksızın sona erer.” Şeklinde düzenlenerek MEB yeniden reorganize edilmiştir. Yani üç yıl önce değişen tüm bakanlık örgüt yapısı 2014’te tekrar sil baştan yapılmıştır. Yine aynı kanunun 8. fıkrasında “Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla halen Okul ve Kurum Müdürü, Müdür Başyardımcısı ve Yardımcısı olarak görev yapanlardan görev süresi dört yıl ve daha fazla olanların görevi, 2013-2014 ders yılının bitimi itibarıyla başka bir işleme gerek kalmaksızın sona erer. Görev süreleri dört yıldan daha az olanların görevi ise bu sürenin tamamlanmasını takip eden ilk ders yılının bitimi itibarıyla başka bir işleme gerek kalmaksızın sona erer.” denilerek 60.000 okul ve kurum yöneticilerinin görevi de sona erdirilmiştir.
Bu iki düzenleme ile 800’ü orta ve üst düzey yönetici olmak üzere merkez ve taşrada toplam 150.000 okul ve kurum yöneticisinin görevi sona ermiştir. Bu türden bir uygulama MEB tarihinde ilk kez görülmektedir. MEB merkez ve taşra teşkilatında, genel müdürler, başkanlar, milli eğitim müdürleri ve yardımcıları, okul müdürleri ve yardımcıları artık her gün görevden alınma kaygısı ile iş başı yapmaktadır. Bu durum, eğitimde sürdürülebilir ve kalıcı bir eğitim politikası oluşturmanın önündeki en büyük engeldir.
Eğitim sistemimizin kırılma noktalarından olan 4+4+4 Okul Modeli sonrası hangi sorunlar yaşanmıştır?
1997 yılında uygulamaya konulan 8 yıllık ilköğretim uygulaması ile ilköğretimde program bütünlüğüne dayalı eğitim öğretim aşamalı olarak gerçekleşirken ve henüz tam olarak sonuçları görülmemişken, 30 Mart 2012 günü kabul edilen 6287 Sayılı “İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” 11 Nisan 2012 tarihinde de Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Yasanın uygulamaya konmasının bir yıl sonra kamuoyu ve eğitim çevrelerince bu yasanın, öğrencileri, öğretmenleri, velileri ve toplumun büyük bir kesimini mağdur ettiği ifade edilmiştir. Temel eğitimi düzenleyen yasanın toplumunda her bireyi yakından ilgilendirmesine ve ülkemizin geleceğini şekillendirecek olmasına rağmen, toplumsal uzlaşı sağlamadan ve bilimsel bir temele dayandırılmadan yasa uygulamaya konulmuştur. Bu uygulama ile karşılaşılan sorunlar şöyle sıralanabilir:
Okula başlama yaşının geriye çekilmesi ile birlikte, 60, 66 aylık ve 72 ve 83 aya kadar olan farklı yaşlardaki öğrencilerin; aynı sınıfta, aynı ortamda bulunmaları, fiziksel dengesizlik ve psikolojik farklılıkları beraberinde getirmiştir. Bu yaş grubu çocukların gelişim özellikleri bakımından birkaç aylık far büyük önem arz etmektedir. 60, 66 ve 72 aylık çocuklarda, beslenme, tuvaletini yapma vs. temel ihtiyaçlarını giderirlerken büyük güçlükler çektikleri gözlemlenmiştir. Birçok veli bu durumdan dolayı, okul bahçesinde ya da bir şekilde okul ile irtibat sağlayarak çocuğunu endişeli bir şekilde beklemek zorunda kalmıştır.
2011–2012 eğitim öğretim yılında, 1 milyon 285 bin öğrenci eğitim öğretime başlamışken, 2012–2013 eğitim öğretim yılı döneminde 1 milyon 758 bin öğrenci okula başlamak zorunda kalmıştır. Bu nedenle, derslikler yetersiz kalmış sınıflar kalabalıklaşmıştır. OECD ülkelerinde ortalama sınıf mevcudu 21 iken, ülkemizde 1. sınıfların mevcudu ortalama 57 olmuştur. Okullarda kalabalık sınıflardan dolayı tam gün eğitim çalışmaları yapılamadığı için okulların %51’ ikili eğitim yapmak zorunda kalmıştır. Ders saatlerinin artması nedeniyle de birçok yerde derslere saat 06.45 de başlanmış, ders saatlerini bir güne sıkıştırmak için, teneffüslerin 5 dakikaya indiği gözlemlenmiştir. Bu nedenle, küçük yaşlardaki çocukların temel ihtiyaçlarını gideremediği ve dinlenemediği gözlenmiştir.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre; 60–66 aylık çocuklar arasında 1 milyon 200 bin öğrenci, 66,72 aylık çocuklardan yaklaşık 550 bin öğrenci okula başlamıştır. Dönem başında çocuğunu okula göndermeyen velilere para cezası, verileceğinin söylenmesine rağmen böyle bir uygulama yapılamamıştır. On binlerce anne baba, 60 – 66 aylık çocuklarının okula başlamasının uygun olmadığını ispatlamak ve rapor almak için doktor kuyruğa girmişlerdir.
1. sınıfa başlayan öğrenci sayısındaki artış nedeni ile okullardaki resim atölyeleri, laboratuvarlar, müzik odaları hatta depolar bile sınıfa dönüştürülmüş, ancak sınıfların mevcutları düşmemiştir. Bazı okullarda üst sınıfların derslikleri birinci sınıflara tahsis edilmiş bu yüzden üst sınıfların mevcutları da artmıştır. Bazı okulların inşaatları tam bitmeden hizmete açılmak zorunda kalınmıştır. Bilimsel ve sanatsal eğitim açısından yetersiz olan okullarımız daha da olumsuz şartlara doğru sürüklenmiştir.
İlk dört yıl birinci kademeden sonra, “mesleğe yönlendirme” adı altında çocukların çıraklık ya da stajyer öğrenci olarak, küçük yaşta iş piyasasına çekilmesi ve çocuk işçilerin sayılarının artması tehlikesi doğmuştur. Bu uygulama ile çocuk işçilerin artmasının yanında, okul ortamından uzaklaştırılan çocukların sosyal, akademik becerilerinin gelişmesi engellenmiştir.
Eğitim bölgelerindeki okullarının imam hatip ortaokuluna dönüştürülmesi, öğrencileri evlerine daha uzak yerlerdeki okullarda eğitim görmeye zorlamıştır. Böylece okulları ile evleri arasındaki mesafe artmış olan öğrenciler, başka okuldaki (5.6.7.8 sınıflar) ile birleştirilerek kalabalık sınıflarda eğitim görmelerine yol açmıştır. Okulların İmam hatip’e dönüştürülmesi ile İmam hatip ortaokul ve imam hatip lisesi sayısı gereğinden fazla artmış, birçok okulun kontenjanın boş kalması sonucu kaynakların boşa harcanmasına neden olmuştur. Ayrıca, henüz işlem öncesi ve somut işlemler dönemindeki çocuklar temel okuma yazma becerisi bile kazanmadan ikinci dört yılda imam hatip ortaokullarına gönderilerek; çocuklar erken yaşta akademik bakış açısından koparılarak ezberci eğitime yönlendirilmiştir.
İlköğretimin birinci kademesinin 4 yıllık ilkokul, ikinci kademesinin de 4 yıllık ortaokul şeklinde düzenlenmesi, 5. sınıfların ortaokullara dahil edilmesi ile 20-30 bin sınıf öğretmen açığa çıkmış, bunların büyük bir kısmı okullarında norm fazlası hale düşürmüştür. Öğretmenlerin birçoğu norm fazlası duruma düşmemek ve istemedikleri yerlerde çalışmamak için alan değiştirmek zorunda kalmışlardır. Alan değişikliği ile geçiş yaptıkları alanın formasyon bilgisine yeterince sahip olmadıkları gibi, o alanın bilgi birikimi de öğretmenlerde yetersiz kalmıştır.
Seçmeli ders kavramı içerisinde öğrencinin seçimine bırakılması gereken dersler zorunlu seçmeli ders haline getirilmiştir. Bazı okullarda diğer seçmeli dersler için branş öğretmeni olmadığı ileri sürülmüş ve öğrenciler, din derslerini seçmeye zorlanmışlardır. Anayasa, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve Milli Eğitim Temel Kanuna aykırı eğitim kurumları açılmıştır. Bazı derslerde Anayasaya aykırı bir şekilde çocuklara Atatürk sevgisi kazandırmak yerine, çeşitli yollarla Atatürk ilke ve devrimleri hakkında olumsuz bakış açısı kazandırılmaya çalışılmıştır.
Ortaöğretim öğrencileri ise bir taraftan üniversitelere giriş sınavı hazırlığı ile karşı karşıya kalırken bir taraftan da okul öğretim programına uyum sorunu yaşamışlardır. Birçok öğrencinin sınava hazırlanmak için heyet raporu alarak okullarını bıraktıkları, dershanelerde, kurslarda sınava hazırlandıkları gözlemlenmiştir.
İkinci kademeden sonra getirilen, isteyen öğrenci açık öğretimden liseyi tamamlayabilir uygulaması ile açık öğretim yoluyla lise bitirme oranlarında artış olmuş ve binlerce öğrenci okul ortamından uzaklaşmıştır. Açık öğretim lisesi uygulaması ile öğrencilerin okul ortamından uzaklaştıkları; sosyal, kişisel ve akademik becerilerinin gelişmesinin engellendiği ve tam zamanlı öğrenmeden de uzaklaştıkları, birçok öğrencinin, daha lise çağında iken evlendikleri ve çalışmak zorunda kaldıkları gözlemlenmiştir.
Okullar tümüyle etkisiz hale getirilerek öğretmen – aile işbirliği kağıt üzerinde raporlardan öteye gidememiştir. Aileler ve öğrenciler inançlarına göre ayrıştırılmaya çalışılmıştır. Eğitim denetimi Milli eğitim Bakanlığı’nın görev ve sorumluluğundan çıkarılmaya çalışılmış, öğretmen denetimi sadece okul müdürünün keyfi uygulamasına terk edilmiştir.
Eğitim planlaması ilkelerine aykırı, siyasi tercihlerle okul ve kurumların planlaması yapılmıştır.
Dershaneler ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
2010 yılında yayınlanan MEB Strateji Planında, yükseköğretim arzının ve mesleki eğitime yönelimin yetersiz olmasının eğitim sisteminde sınavları ön plana çıkaran faktörler olduğu ve son dönemde yapılan eğitim reformlarıyla birlikte bu olumsuzlukların zamanla giderileceği belirtilmiştir (MEB, 2010). "Buna bağlı olarak planda dershanelerin talebin azalacağı ima edilmiş ve dershane kurucularının geleceğe dönük yatırım planlarının özel okullara yönlendirilmesinin sağlanacağı belirtilmiştir. Bu yönlendirmenin sağlıklı gerçekleşmesi için içerisinde dershanelerin okula dönüşümüyle ilgili teşvikleri (arsa tahsisi, vergi muafiyeti vb. ) içeren yeni mevzuat geliştirileceği ve bu doğrultuda 2014 yılı sonuna kadar özel dershanelerin % 70'inin özel okula dönüştürülmesinin sağlanacağı belirtilmiştir." (Özoğlu, 2011: 17).
1/3/2014 tarih ve 6528 sayılı Kanunla, 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanununun 2. maddesinde tanımlanan “dershaneler” ibaresini yürürlükten kaldırılmıştır. Okulların, Bakanlıkça dönüşüm programına alınan kurumlardan 2018-2019 eğitim-öğretim yılının sonuna kadar, özel eğitim, okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve ortaöğretim gibi özel öğretim okullarına dönüştürülmesi ön görülmüştür. Ancak alınan bu kararları uygulamak çok da gerçekçi değildir. Öncelikle dershanelerin özel okula dönüştürülmesi çok zor görünmektedir. Uygulama sonuçları birkaç yıl içinde sonuç verecektir, ancak, dershanelerin tümüyle kapanabilmesi söz konusu olamayacağı şimdiden görülebilmektedir. Ayrıca, dershanelerin okullara alternatif kurumlar olarak geliştiği gerçeği yanında bu kurumların aynı zamanda ticari kurumlar olarak yasalara aykırı eğitim vermediği sürece arz-talep dengesi içerisinde işletilmelerinin yasaklanamayacağı da savunulmaktadır.
Dershanelerin zaman içerisinde etkisini kaybetmesi, 1739 S.K. Temel İlkeler bölümü III. Yöneltme, Madde 6 da belirtilen: “Fertler, eğitimleri süresince, ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde ve doğrultusunda çeşitli programlara veya okullara yöneltilerek yetiştirilirler. Millî eğitim sistemi, her bakımdan, bu yöneltmeyi gerçekleştirecek biçimde düzenlenir. Bu amaçla, ortaöğretim kurumlarına, eğitim programlarının hedeflerine uygun düşecek şekilde hazırlık sınıfları konulabilir. Yöneltmede ve başarının ölçülmesinde rehberlik hizmetlerinden ve objektif ölçme ve değerlendirme metotlarından yararlanılır.” açıklamasının uygulamaya konulmasına bağlıdır. MEB, 2003 yılında çıkarılan “İlköğretimde Yöneltme Yönergesi”nin işletilmesini sağlayamamıştır. Yani, Türk Milli Eğitim Sistemi’nin sınavlar dışında bir “yöneltme” politikası yoktur. Buna göre sınavlar var oldukça dershaneler de var olacaktır.
Hocam sonuç ve öneriler olarak ne söylemek istersiniz?
- Son 22 yılda MEB tarafından uygulamaya konan düzenlemelerle 2000’li yıllarda başlatılan programlar ve kazanımlar etkisiz hale getirilmiştir. Eğitimde süreklilik en temel ilkelerden biridir. Ancak son 20 yılda uygulanan eğitim politikaları değerlendirildiğinde eğitimin sürekliliğinin göz ardı edildiği görülmektedir. Her bakan değişikliğinde öğretim programlarından başlamak üzere tüm eğitim politikaları yeniden düzenlenmiştir.
- Öğrenci merkezli eğitim hedefine ulaşılamamıştır. 2005 yılından başlayarak tüm öğretim programlarının “yapılandırmacı” model dikkate alınarak yeniden yapılmasının üstünden 20 yıl geçmiş, ancak öğrenci bilgiyi yapılandırmak yerine ezberlemeye devam etmiş, programın hedefleri havada kalmıştır. MEB sınav odaklı eğitim anlayışından kurtulamamış, çoktan seçmeli sınava dayalı yöneltme devam etmiştir. 2024 yılında Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli olarak değiştirilen programlarda Tasarım Yoluyla Öğrenme Modeli uygulamaya konmuş ve Türk Milli Eğitimi hedeflerinden uzaklaşılmıştır.
- Eğitim istihdam ilişkisi açısından eğitimde planlama ilkeleri yeterince dikkate alınmamıştır. MEB, merkez ve taşra her düzeydeki eğitim yöneticilerini her fırsatta görevden alıp yeni yöneticiler atayarak eğitim yönetimini sürdürülebilir olmaktan çıkarmıştır. Bu görevden almalar ve atamalarda, temel yasalardaki kariyer ve liyakat esasları dikkate alınmamış, binlerce yönetici pasif görevlere atanarak ve verimsizleştirilerek kamu kaynakları boşa harcanmıştır. Eğitim yönetimi alanı ve formasyonu tanımlanarak yönetici olmak için gerekli koşulların taşınması kanun ve yönetmeliklerce belirlenmelidir. Eğitim yöneticilerinin her fırsatta görevden alınmaları engellenmelidir.
- Öğretmenlik mesleği önemini biraz daha kaybetmiştir. Öğretmenlik formasyonu fen-edebiyat fakültelerine açılarak ve kısa sürelerde formasyon kazandırma yolları tercih edilerek öğretmenlik mesleği herkesin yapabileceği bir meslek haline getirilmiştir. Milli Eğitim Akademisi öğretmen yetiştirme görevini üstlenmiş ve eğitim fakülteleri ile yeni bir paradoks yaratılmıştır. Bunun yerine öğretmenliğin mesleki statüsü yükseltilmeli, öğretmenlik mesleğine iki yıllık lisansüstü (ağırlıklı olarak uygulamalı) eğitim sonunda atama yapılmalıdır. Ayrıca öğretmenlik mesleki yeterlikleri yeniden tanımlanmalı kanunla “Öğretmenler Odası” kurulmalı ve öğretmenlik mesleğine giriş ve görevde yükselme vb. konularda “Öğretmenler Odası” yetkilendirilmelidir.
- Son 22 yıllık uygulamalarla, Türk eğitim sisteminde, geçmişten gelen sorunların çözümlenmediği, tam tersine bu sorunları daha da derinleştirdiği görülmüştür. Milli Eğitim Bakanlığı çok büyük bir örgüttür ve uygulamaları toplumun tamamını etkilemektedir. Milli bir eğitim planlaması, ihtiyaç analizi yapılmadan ve toplumsal uzlaşı sağlamadan yeni bir modelin uygulamaya konulması sorunları çözmek yerine dana da derinleştirmekte ve toplumda ayrışmalara neden olmaktadır. Eğitim politikaları oluşturulurken sürdürülebilir olmalı ve toplumsal uzlaşmayla oluşturulmalıdır. Yeni eğitim sistemini oluşturulmadan önce, STK’lar, eğitim uzmanları, üniversiteler vb. kişi, kurum ve kuruluşların katılacağı geniş çaplı katılım sağlanmalıdır.
- Dershanelerin kapatılması ya da dönüştürülmesi öncelikle eğitimde dershaneleri doğuran aksaklık ve eksiklilerin giderilmesine bağlıdır. Dershanelerin kapatılması ya da dönüşümü hedeflenmişse uzun vadede dershane talebini artıran eğitim politikalarından vazgeçilmelidir. Bunun için ortaöğretim ve yükseköğretim kurumlarının artırılması ve aralarındaki kalite farkının giderilmesi gerekmektedir.
- Geleceğe yönelik insan kaynakları planlaması yapılmalıdır. Ülkemizin gelecekte ihtiyaç duyacağı insan kaynakları planlamasını yapabilmesi için, Milli Eğitim Bakanlığı, Yüksek Öğretim Kurumu, Meslek Odaları, STK’lar bir araya gelip çalıştaylar düzenleyerek, hangi alana ne kadar insan kaynağı gerekeceği konusunda planlama yapmaları ve buna göre ortaöğretime ve yükseköğretimde ihtiyaçlar doğrultusunda programlar açılmalıdır. Eğitimde planlama sadece Milli Eğitim Bakanlığı’nın üstesinden gelebileceği bir sorun değildir. Eğitimde planlama, başta sanayi kuruluşları olmak üzere üniversiteler, diğer kamu kurumları ve sivil toplum örgütlerinin de katılacağı ve süreklilik arz eden bir konu olarak ele alınmalıdır.
- Yapılan araştırmalara göre, Türkiye’de yaklaşık 20 milyon öğrenci (örgün ve yaygın eğitim), 1 milyon öğretmen bulunmaktadır. Türk eğitim sistemi, % 94 oranında merkeziyetçi bir sistemle yönetilmeye çalışılmaktadır. Bu merkeziyetçi yönetim modeli, eğitimin ağır yükünü kaldıramamaktadır. Özellikle okul öncesi ve ilköğretim (ilkokul, ortaokul) düzeyinde yerinden yönetim, planlama, bütçeleme ve istihdam olanakları yaratılmalıdır.
- OECD ülkelerinde zorunlu eğitim 12-14 yaş arasında tamamlanmaktadır. Bu çerçevede, bazı ülkelerde ortaöğretimin tamamı, bazı ülkelerde ise bir kısmı zorunlu eğitim kapsamındadır. Bazı ülkelerde de zorunlu eğitim ortaöğretim öncesinde tamamlanmaktadır. OECD ülkelerinin çoğunda ortaöğretim, genel eğitim ve mesleki-teknik eğitim olmak üzere iki ana bölümde yapılandırılmıştır. Türkiye’de ortaöğretim düzeyinde başarılı uygulamalarıyla bilinen, okul sanayi iş birliği ile gerçekleştiren, mesleki ve teknik eğitim veren okullar korunmalı ve geliştirilmelidir.
- Yöneltme, öğrencilerin ortaöğretim sonunda kendilerine ve yaşamlarına ilişkin bir öngörü oluşturmaları ve bu öngörüye göre belirledikleri hedefler doğrultusunda çalışmaları gerekir. Bu model Türkiye’de öğrencilerin büyük çoğunluğunun aynı tür lisede, farklı öğretim programlarını izleyerek, öğrencilerin farklı gereksinimleri olduğunu kabul edilmesi ve okulların bu gereksinimlere yönelik farklı program ve yaklaşımlar geliştirebilecek kapasite ve esnekliğe sahip olması gerekir. Ortaöğretimin son iki yılında öğrenciler farklı alanlarda seçmeli dersler alabilirler. Orta öğretimde çok programlı, yatay ve dikey geçişlere elverişli eğitim programları geliştirilmelidir. Okul türlerinin azaltılması ve okul içinde sunulan programların öğrencilerin ilgilerine göre çeşitlendirilmesi gerekir. Öğrenci hızlı bir gelişim dönemindedir ve gerçekçi ve kalıcı seçim dönemine henüz girmiş olduğundan sık sık alan ve meslek seçimi kararı değişmektedir. İlköğretimde temel becerileri kazanmış olan öğrencilerin, ortaöğretimde üst öğretim koşulları hakkında bilgi sahibi olmaları, ilgi ve yeteneklerini test etmeleri ve öğrencinin üst öğretime yöneltilmesinde akademik başarının yanı sıra öğrencinin ilgi ve isteği dikkate alınmalıdır.
- Okullarda rehberlik ve yönlendirme hizmetlerinin hem nicelik hem de nitelik açısından büyük ölçüde güçlendirilmesi gerekir. Rehber öğretmen başına düşen öğrenci sayısı her kademede en fazla 250 olması gerekir. Bu gün bu sayı iki neredeyse üç katıdır. Ayrıca, yöneltme hizmetleri okul, öğretmen, veli ve diğer kurumlar arasında bir iş birliği gerektirir. Bu nedenle, yöneltme sadece rehberlik servisinin yürütebileceği bir hizmet değildir. Her öğretmen kendi branşı bakımından ve genel olarak pedagojik bakımdan öğrencileri izleme, değerlendirme ve yöneltme konusunda sorumluluk üstlenmelidir. Bu nedenle öğretmenin hizmet öncesi ve hizmet içinde yöneltme konusunda yetiştirilmesi gerekir.
- Eğitime erişim, eğitimde genellik ve eşitlik ve eğitim hakkı ilkeleri bağlamında çocuk işçiliği tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de eğitim hakkının önündeki en büyük engeldir. Son 22 yılda, özellikle de 2016 sonrası çocuk işçiliği ile etkin bir mücadele politikası uygulamaya konulamamıştır. Özellikle de mevsimlik tarım işçiliği nedeniyle eğitime düzenli devam edemeyen 400.000 öğrenci için mobil ve gezici okul, taşımalı eğitim gibi eğitim modellerinin geliştirilmesi ve devam takip işlemlerinin 222 sayılı kanuna göre yapılması gerekmektedir.
Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin..