Ozan Gündoğdu

Ozan Gündoğdu

Duygu tutulması

14 Aralık 1953… O gün “CHP’nin haksız kazançlarının iadesi hakkında kanun teklifi” Meclis’e geldi. Kanuna göre CHP’nin neredeyse tüm mal varlığı genel merkez binası dahi Hazine’ye devrolunacaktı. Genç demokrasinin en önemli sınavlarından biri olan bu meselenin sonunda CHP’nin mallarına el kondu konmasına ama Meclis’te de kıyamet koptu. 69 koltuğu olan CHP grubunun sözleri, 416 milletvekili olan DP grubu tarafından sıkça kesildi, kürsüye dönük hakaretler havada uçuştu.

Tartışmaların hararetinin tavan yaptığı anda CHP Genel Başkanı İsmet İnönü kürsüye çıktı ve “Tarih kürsüsünden halinizi seyrediyorum, suçluların telaşı içindesiniz” dedi. Tarihe karşı sorumlu hissetmek, yıllar sonra yaptıklarının tarih sahnesinde nasıl yankılanacağını düşünmek genel olarak bir devrimci tutumdur. Sadece İsmet İnönü’de değil, benzer bir yaklaşım İnönü’nün hayat boyu rakibi Celal Bayar’da da bulunur. Bayar’ın 27 Mayıs’a karşı verdiği 5 kurşunlu tabanca ile direnme tepkisi bunun kanıtı sayılabilir. Ucunda ölüm dahi olsa asıl mesele, cari dönemin muktedirlerinin verdiği hüküm değil tarih mahkemesinin kararıdır. Kimi olaylar bu mahkemede aklanır kimi olaylarsa hüküm giyer. Değişmez kanun odur ki, olaylara cari dönemin sıcaklığıyla duygusal yaklaşanlar, tarih kürsüsünden olaylara bakamayanlar, tarih mahkemesinde hüküm giyerler. 

Bir linçin anatomisi

6 Eylül 1955… Sabah uyanıp radyolarını açanlar, tüyleri diken diken eden bir haberi dinlediler. Kıbrıs Krizi yüzünden Yunanistan’la ilişkilerin oldukça gergin olduğu bir dönemde hem de devlet radyosundaki ses “Atamızın Selanik’teki evine bomba atıldı” diyordu. İstanbul Express Gazetesi aynı gün ikinci baskısını yaptı. Manşet; “Atamızın evi bomba ile hasara uğradı”. Günün ilerleyen saatlerinde Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti’nin (KTC) çağrısı doğrultusunda Taksim Meydanı’nda bir protesto gösterisi düzenlendi. Gösterinin son ermesiyle birlikte 20 ila 30 kişiden oluşan organize olmuş birlikler İstiklal Caddesi’nde ajitasyona başladı. Kışkırtıcılar Türk Bayrakları’nın yanında KTC’nin rozetlerini dağıtıyor halkı kendi dükkanlarına, evlerine, arabalarına Türk bayrağıyla işaret koymaya çağırıyorlardı. Kahvelere giren kışkırtıcılar “Siz ne biçim Türksünüz? Tüm halk ayaklandı siz hala oturmuş burada kart oynuyorsunuz” diye bağırıyor, bu bağırmanın ardından kahve boşalıyor ve kışkırtıcı birimler büyüyerek bir güruha dönüşüyordu. Beyoğlu’nun arka sokaklarına yayılan gruplar, gayrimüslimlere ait olduğu bilinen evleri, dükkanları yağmalamaya, kundaklamaya başladılar. Polisler hırsızlık ve yangın olayları dışında müdahale edilmemesi yönünde talimat almışlardı. Bundan da cesaret bulan güruh evlere giriyor, içerideki tartaklıyor, dışarı çıkınca zafer çığlıkları atabiliyordu. Olaylar büyüdü. O zamanların İzmir’inin Gece Postası adlı gazetesinin manşeti; “Madem Yunanlar Türk Konsolosluğu’nu bombaladı, öyleyse onların bayrağı da Konak Meydanı’nda dalgalanmamalı”. Psikopatın biri Selanik’te Atatürk’ün evini bombaladı diye, Türkiye’deki tüm gayrimüslimler yaklaşık 100 bin kişinin katıldığı bir pogromun kurbanı haline geliyordu. Üstelik olay Yunanistan’da yaşanmış olsa bile Türkiye’deki Ermeniler ve Yahudiler de linçin hedefindeydi. Linç başladığında aklı aramak saçmaydı. Peki bütün Türklere mal edilebilir miydi bu çirkinlikler? Tarih mahkemesinde lehimize deliller üreten şerefli yurttaşlarımız da oldu; Adalar’da şoför Nusret, linççilerin önünü keserek ancak onun cesedi üzerinden yollarına devam edebileceklerini söylemiş ve böylece 50 metrelik bir sokağı kurtarmıştı. Örnekler sayısız. Ancak bilanço ağır, Türk basınına göre 11, Yunan basınına göre 15 kişi öldürüldü. 4 bine yakın işyeri, binden fazla ev tahrip edildi, dükkanlar yağmalandı ve en az 60 kadına tecavüz edildiği biliniyor. Tüm bu yaşananları kışkırtan haberin doğru veya yanlış olması tarih mahkemesinin kararını değiştirmeyecek küçük bir ayrıntıdır ama haber yalandı… İlginç olan tüm bu yaşananların sorumluluğu komünistlerin omzuna yıkılmıştı. Türkiye’deki buna benzer hadiselerde yargılama istisnadır ama 6-7 Eylül pogromu arka planıyla yargılanmıştı. 27 Mayıs’ın ardından yapılan yargılamalarda olayların arkasında DP olduğu ortaya çıktı. İstanbul Emniyet Başmüfettişliği’nin raporuna göre hükümet sınırlı bir saldırı planlamış ama bu plan daha sonra kontrolden çıkınca suç komünistlerin üzerine yıkılmıştı. Tarih mahkemesi komünistleri akladı, linççi güruhu ve bu korkunç tezgahı planlayanlara hüküm verdi.

Linç gaddarlıktır

Linç demişken, bu ifade dilimize İngilizce’den geçmiş. 1493’te İrlanda’nın Galway Kasabası’nda cinayet zanlısı oğlunu evinin bahçesinde boğazladıktan sonra oğlunun cesedini penceresine asan gaddarlığıyla ünlü yargıç James Lynch… İsmi Lynch olan benzer gaddarlar da Linç kelimesinin üzerine yüklenen anlamı pekiştirmiş. Ne çıkar bundan? Linç gaddarlıktır… 

Linç eylemi, ona kalkışanları, ona kapılanları bir güruha dönüştürür. Güruh bir linç için bir araya gelir ve linç bittiğinde gündelik hayat aynı normalliğinde devam eder. Linçten tam da bu yüzden korkmalıyız çünkü linçe meyleden güruhlar yırtıcı hayvan sürüsüne benzer, insanlıktan çıkar. Linçin sıradanlaştığı, kolektif bir utanç yaratmadığı toplumlar, sinirleri alınmış bir kıymadır, toplum olma vasfını yitirmiştir. En acısı da linçin normalleşmesiyle beraber yaşanan manevi yozlaşmadır. Linç sadece bir akıl tutulması değil, beraberinde bir duygu tutulması da yaşatır topluma. Bireylerin empati yapma özelliği kayboluverir, toplumun utanma duygusu körelir, faşizme meyli artar.

Aklımızla beraber duygumuz köreldi

Suriyeli Gazeteci Halid Abdo, Altındağ’daki olayların yaşandığı gece bir sığınmacının evinde korku içinde bekleyen çocukların görüntülerini sosyal medya hesabından paylaştı. Evin tüm perdeleri çekilmiş, dışarıdan gelen cam kırılma, kepenk tekmeleme, küfürler ve tekbir sesleri duyulmasın diye müzik açılmıştı. Ancak belli ki, bu da çare olmamıştı. Bir odaya sıkışıveren çocuklar kulaklarını kapatıyor, oyalanmak için sallanıyordu. Korku, tüm çocukların yüzüne yansımıştı. Görüntülere yapılan yorumlar “bölünerek ürüyorlar”dan tutun da galiz küfürlere kadar varıyor. Çocuklara üzüldüğünü ifade edenlere de “çok meraklıysan evine al besle” deniyor. Kimileri, görüntülerin Filistin’den olduğunu söylüyor, “burada böyle şeyler olmaz” diye vicdanını soğutuyor. Aslında bir utanma duygusu içinde olması gereken toplum, utanarak arınacağı yerde linçi sıradanlaştırıyor, gündelik hayatın normal akışına yerleştiriyordu. Altındağ linçinden daha tehlikeli olan da buydu sanırım. 

6-7 Eylül Pogromu’nun hemen ardından hükümet olayı sert şekilde kınamış, kolektif utanma duygusu medyadan topluma iletilmişti. İçişleri Bakanı Namık Gedik emniyetin başarısızlığı nedeniyle istifa etti. Aynı nedenlere dayanarak Milli Emniyet Hizmetleri (MAH; bugünkü MİT) Şefi, İzmir Valisi, İstanbul Emniyet Müdürü hükümet tarafından görevden alındı. Peki Altındağ’dan sonra ne oldu? Tek bir yetkili görevinden alındı mı? Bir bekçiye bile soruşturma açılmaya gerek duyulmadı. İktidar, suçu muhalefetin üzerine nasıl yükleriz telaşı içindeydi. Suçluların telaşı…

Gelelim, kavram karmaşasına. Her linçte duygu tutulmasına neden olan, duygumuzu manipüle eden kışkırtıcı bir olay yaşanır. 6-7 Eylül’de bu Atatürk’ün evine bomba koyulmasıdır, Sivas’ta Cuma namazı esnasında davul çalınması, Çorum’da camiye ses bombası atılması vs. vs. Altındağ’da da bu, daha 18 yaşındaki bir delikanlı olan Emirhan Yalçın’ın, Suriye uyruklu Yahya Abdo tarafından kalbinden bıçaklanarak öldürülmesi oldu. Ardından adı sanı pek bilinmeyen provokatif hesaplardan tutun da, büyük ulusal gazetelere kadar olay “Suriyeliler bir Türk gencini katletti” şeklinde verildi. Halbuki Suriyeliler, kolektif biçimde karar alıp, Emirhan’ı öldürmemişti, katilin adı Yahya Abdo’ydu ama linçin neden olduğu akıl tutulması sorumluluğu tüm sığınmacılara kesivermişti. Yahya Abdo’nun suçuna öfkelenen bir kısım saldırgan faturayı tüm Suriyelilere kestikten sonra bir esnafın dükkanını yağmalayabildi. Bu durum üzerine uzun uzun düşünülmelidir. 

Batı’dan tümüyle koparak bir Orta Doğu ülkesi haline gelen iktidarın batıya karşı elinde kalan tek kozu ülkesinde tuttuğu milyonlarca mülteci. İktidar da bu kozu kaybetmemek için göçmen politikasının aynen devam etmesi gerektiğine ilişkin açıklamalar yapıyor. Dolayısıyla göçmen krizinin kaynağının bugünkü iktidar olduğu ayan beyan ortada.  Buna karşı muhalefet alternatif sunuyor, iktidara geldikleri takdirde sorunu çözeceklerine ilişkin kimi açıklamalar yapıyor. Demokrasilerde bu işin çözümünün sandık olduğu da belli. İlk sandıktan önce bu sorunun çözüme kavuşmayacağı da belli. Buna karşılık yaşanan öfke nöbeti seçimlere kısa bir süre kalan Türkiye’de her türlü operasyona zemin hazırlıyor. En acil talebin erken seçim olması bu nedenle elzem. Türkiye bu stresi artık kaldıramıyor. 

Türk halkı uzunca bir süredir üzerine iktidar tarafından yöneltilen şiddeti depo ediyor. Depo edilen şiddet duygumuzu ve aklımızı köreltiyor. İktidarın baskıcı yönetme biçimi toplumsal reflekslerimize de zarar vermiş durumda. Yarın, ülke normalleştiğinde, bu reflekslerimiz yerine geldiğinde Altındağ Olayı’nı utanç içinde anacağımıza eminim. Tarih mahkemesi kurulacak ve hüküm kesecek. İsmet İnönü’nün konuşmasındaki “sizi tarih kürsüsünden seyrediyorum” ifadesiyle başlamıştık, aynı konuşmanın sonunda İnönü’nün kürsüden inmeden önceki son sözleriyle bitirelim; “Muhterem arkadaşlar, sizi ıstırap içinde inleyen vicdanınızla baş başa bırakacağım”.

*Yazıda 6-7 Eylül Olayları’na ilişkin kullanılan maddi veriler Dilek Güven’in yazdığı, İletişim Yayınları tarafından basılan 6-7 Eylül Olayları başlıklı kitaba dayanmaktadır.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar