Yavaş Yavaş Ölmemek İçin Eğitim Hakkında Birlikte Düşünmeliyiz

“Ülkemizde despotların pek sevdiği insanlar, birbirinden uzak, hatta kutuplaşmış, böylece birbiri hakkında öğrenmeye ve anlamaya uzak; en kötüsü kin, hırs ve nefret duyguları içinde kederli insanlardır.”

“Okullar kamusal niteliğini yitirdikçe, baskı ve tehditlerle eğitimin taban güçleri geri çekildikçe, eğitim iktidarın bir denetim ve disiplin alanı haline getiriliyor! Eğitim alanında siyasal iktidarın felsefesi ile kamusal, laik ve bilimsel eğitimi içeren ve yüzyılın geleneğini içinde taşıyan eğitim pratiğinin birbiri ile ciddi bir gerilim yaşadığı bir dönemin içindeyiz.”

Prof. Dr. Nejla Kurul ile eğitim üzerine düşündük ve konuştuk.

Hocam niye hep birlikte eğitim hakkında düşünelim?

Eğitim hakkında hep birlikte düşünelim, ancak “düşünce”ye çok daha derin ve geniş bir anlam vererek bunu yapalım. Düşünmeyi, onu tetikleyen karşılaşmaları dahil ederek yapabilme ile harmanlayalım. Çünkü eğitim ve sağlık en yaygın iki kamu hizmeti, yurttaşlar olarak yaşamımızın bir döneminde dersliklerde ve hastane koridorlarında yan yana gelebildiğimiz iki hizmet. Diğer bir deyişle eğitim ve sağlık, yurttaşlar arası karşılaşmaları sağlayan iki hizmet alanı. Aynı ülkede yaşayan insanlar eğitim üzerine düşündüklerinde, birlikte yaşayabilmek için hangi duygu ve düşüncelere sahip olabilecekleri hakkında düşünmek ve bu düşünceleri yaşama geçirmek isterler. Ülkemizde despotların pek sevdiği insanlar, birbirinden uzak, hatta kutuplaşmış, böylece birbiri hakkında öğrenmeye ve anlamaya uzak; en kötüsü kin, hırs ve nefret duyguları içinde kederli insanlardır. Öte yandan despotların sevmediği insanlar ise birbirine güvenen, umut ve öğrenme heyecanı içinde gülebilen, dans edebilen, bilim ve sanatın peşinde sevgi dolu insanlardır. Bizler, Pablo Neruda’nın muhteşem şiirindeki “yavaş yavaş ölen insanlar” olmak istemeyiz.

Pablo Neruda: Yavaş yavaş ölürler
Seyahat etmeyenler.
Yavaş yavaş ölürler
Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Alışkanlıklarına esir olanlar,
Her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile
girmeyenler,
Bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Heyecanlardan kaçınanlar,
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı
görmek istemekten kaçınanlar.

Eğitim Çocukları ve Gençleri Güçlendiriyor mu? Eğitimde Güç İlişkileri Nasıl Seyrediyor?

Bizi yazmaya başlama gücü veren bu cümlelerden sonra eğitim ve öğrenme sürecinin en önemli işlevinin çocukların ve gençlerin gelişmelerine, güçlenmelerine ve özgürleşmelerine yardımcı olmak olduğunu ifade edelim. Çocuğu ve genci koruma adına ona bağırdığınızda, bedeninin gözlerinizin önünde ufalıp gittiğini göreceksiniz. Onu güçlendirdiğiniz mi hayır, utanç ve keder duygusu ile incitmiş olabilirsiniz tersine. Aynı iletiyi daha sakince dillendirdiğinizde ve onu tartışmaya kattığınızda onu güçlendirmiş olacaksınız. Gündelik yaşam içindeki davranışlarımızı güç ilişkileri içinden izlediğimizde, bizleri güçlendiren ve zayıflatan şeyleri çok daha kolay fark ederiz. Dikkatli etmemiz gereken şey başkalarını zayıflatmak pahasına kendimizi sürekli güçlendirmeye çalışmamaya dikkat etmektir. Otoriter kişiliklerin yapmaya çalıştığı şey tam da budur. Nitelikli öğretmenler, çocukları ve gençleri çeşitli düzenlemelerin tam ortasında güçlendirmeye çalışan öğretmenlerdir. Çocukların çok bilgili olması yetmez, bilginin eylemle harmanlanmış olması beklenir.

Toplumsal alanda bir şeylerin anlamı, o şeye egemen olan güçlerle anlaşılıyor. Ancak o gücün, üzerinde egemenliğini kurmaya çalıştığı şeylerin de bir gücü var. Bu nedenle şeyin kendisi de tarafsız değil ve o an için egemen olan güçle az ya da çok yakınlık içinde olabilir ya da kaçış çizgileri örerek güçten çok uzak da durabilir. Her güç, gerçekliğin bir miktarının ele geçirilmesi, tahakküm altına alınması ve kullanılmasıdır. Eğer bir şeyin hangi güç tarafından ele geçirildiğini, sarıldığını, kullanıldığını ya da hangi kuvvetin ifade edildiğini bilmiyorsak o şeyin anlamını hiçbir zaman bilemeyiz. Bu bağlamda eğitime güç ilişkileri zemininden yaklaşarak anlamaya çalışmak yararlı olacaktır.

Eğitim alanında, eğitimin bileşenlerinin çok da farkına varamadıkları öz güçleri dışında etkili olan en önemli örgütlü bürokratik-makinesel güç, hareketi başlatan ve tamamlatan güç siyasal iktidardır, devlettir. Ancak siyasal iktidarın eğitim alanında yapıp ettikleriyle ortaya çıkan sonuç hem öğrenciler hem de öğretmenler açısından vahimdir. Genel bir kanaate göre pek çok toplumsal alan gibi bir kamu hizmeti olan eğitim ciddi bir çöküşle karşı karşıyadır. Bu görüşü destekleyen çok sayıda kanıt bulunuyor. Bu problemi kısaca nasıl ifade edebiliriz? Bu cümleyi kurmanın bir genellemeye ulaşmaya çalışmanın güç olduğu da açık! Ancak bir eğitim problemi var ve bu problemi tanımlayarak yazımızı ilerletmeliyiz.

Eğitim bir kavram, kavramın içinde ondan etkilenen eğitimin bileşenleri var, bunları eğitimin güçleri olarak da görebiliriz: güç olarak öğrenciler, bir güç olarak öğretmenler, bir güç olarak veliler ve diğer kesimler. Eğitim kavramı, her bileşenin bakış açısından farklı bir anlam kazanıyor. Yine eğitim yoluyla çocukları ve gençleri etkilemek isteyen siyasal iktidar, ve irili ufalı iktidarlar siyasal partiler, tarikatlar, cemaatler ve diğer çeşitli toplumsal baskı grupları, kitle iletişim araçları ve diğer etkiler ve güç kaynakları var. Çocuklar ve gençler böyle çok yönlü, boyutlu karmaşık bir etki alanları, güçler ile karşı karşıyalar!

Sorunu ifade eden cümlelerimizi kurmayı deneyelim! Eğitimde, öğrenciler, öğretmenler, eğitim emekçileri canlı, özgür, sevinçli ve üretken bir eğitim yaşamı inşa edebilir, hareketi başlatan ve sonlandıran güç olabilirler, bu şenlikli okullarda, öğrenmenin ve yaşam deneylerinin heyecanını yaşayabilir ve yaşatabilirler. Ancak milyonlarca çocuk ve gencin büyük bir kısmı okullarda, bilimden, sanattan, özgürleştirici eğitim politikalarından ve sevgi üreten, kendilerini değerli gördükleri demokratik bir iklimden uzaklaştırılıyorlar. Eğitimin bileşenleri, Maarif Modeli gibi sahte özgürlük vaadi ve pratikleriyle özgürlüklerini kaybettikleri, ayrımlar, hiyerarşiler, eşitsizlikler üreten bir yolculuğa çıkarılıyorlar.

Okullar kamusal niteliğini yitirdikçe, baskı ve tehditlerle eğitimin taban güçleri geri çekildikçe, eğitim iktidarın bir denetim ve disiplin alanı haline getiriliyor! Milyonlarca çocuğun ve gencin okula geldiği, aynılaştırıcı bir eğitime tabi tutulduğu ve okul sonrası evine döndüğü, öldüren bir rutine, denetime, iktidar kodlarına tabi tutulduğu bir halden söz ediyoruz! Bu olguyu bir tür sivil ölüm olarak da niteleyebiliriz, canlının canlılığını yitirmiş maddeye nitel ve nicel olarak dönüşmesi, sivil ölüme yakın bir şey. Bu süreç sadece öğrenciler için değil, öğretmenleri de kuşatıyor. Eğitim bir iletişim ve etkileşim süreci, aynılaştırıcı sessizliğin ve suskunluğun karşısında öğretmenler, öğrenciler ve veliler ne yapabilirler? Hele kendileri de iktidar aygıtı tarafından kapılmaya çalışırken.

Eğitim alanında siyasal iktidarın felsefesi ile kamusal, laik ve bilimsel eğitimi içeren ve yüzyılın geleneğini içinde taşıyan eğitim pratiğinin birbiri ile ciddi bir gerilim yaşadığı bir dönemin içindeyiz. Eğitim alanı, çocukları ve genç bedenleri etki altına almak yönünde işleyen politik bir alan olduğu için eğitimi bir güç mücadeleleri alanı olarak ele almamız gerekiyor. Çocuklar ve gençler iktidarın “makbul yurttaşları” olarak siyasal iktidara boyun eğen, “iktidarın gözü”ne bakarak davranışlarını iktidara göre düzenleyen kişiler olarak mı yetiştirilecektir? Yoksa “aklını kullanmaya cesaret eden”, duygularını ifade edebilen, eleştirel ve sorgulayıcı, yaratıcı kişiler olarak mı yetiştirilecektir? İktidarın olduğu her yerde ikilik oluşturan bu sorularla karşı karşıya kalırız. İktidarın arzu ve istekleri mi yoksa tüm çoğulluğumuz içinde kendimizin arzu ve istekleri mi?

Siyasal iktidarın ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın eğitim pratiğini kendi istekleri doğrultusunda dönüştürmek için ciddi bir çaba içinde olduğunu gözlemliyoruz. Okulların dinci vakıf ve derneklere açılması, haftalık ders çizelgelerinin demokratik katılım sağlanmaksızın değiştirilmesi ve eğitimin laiklikten, bilimsel yaklaşımdan uzaklaştırılması, dinselleştirilmesi, Maarif Modeli’yle bu dönüşümün tüm ders içeriklerine, ders kitaplarına, öğretmen davranışlarına yansıtılmaya çalışılması, okul yöneticilerinin yeterliklerine göre değil, siyasal iktidara yakınlığına göre seçilmesi, eğitimin özelleştirilmesi ve ticarileştirilmesi siyasal iktidarla kurulan ve 22 yıl içinde yetkili sendika haline getirilen sendikamsı yapıların okul müdürleri eliyle okulda hakimiyet kurması olup bitenin sadece birkaç örneğidir

Düşünürler insanlığı eleştiriyor ya “henüz düşünmüyorsunuz” diye. Daha yoğun düşünelim. Peki düşünmek nedir? Foucault’a göre, asıl olarak düşünmek, her zaman deneylemektir, yorumlamak değil, deneylemek ve deneyim, her zaman aktüel olan, doğmakta olan, yeni olan, olmakta olandır. Kanımızca, deneyimler, karşılaşmalarla başlar. Deneyimler; insanlarla, toplumun belli bir kesimi ile, doğanın canlıları ile düşünmeyi uyaran karşılaşmalar yaşamak demektir. Düşünürün dünyasında düşünmek, ilk olarak görmek ve konuşmaktır, ama gözün şeylerde takılı kalmayıp “görünürlüklere” kadar yükselmesi ve dilin sözcüklerde ya da tümcelerde takılı kalmayıp sözcelere kadar yükselmesi koşuluyla. Bu, arşiv olarak düşünmedir. İkinci olarak düşünmek, bir şeyi eyleyebilme, yapabilme gücünde olmaktır, yani güç ilişkilerinin şiddete indirgenmeyip, eylemler üzerinde eylemler, yani “teşvik etmek, sürüklemek, caydırmak, kolay ya da zor hale getirmek, serbest bırakmak ya da sınırlamak, az ya da çok olası kılmak...” gibi edimler oluşturduğunu anlamak koşuluyla, güç ilişkileri kurmaktır. Bu, strateji olarak düşüncedir. Son olarak, “özneleşme süreci” olarak bir düşüncenin keşfi vardır:

Burada yeni yaşam olanaklarının icadı bulunur. Özne olarak değil, sanat yapıtı olarak varoluş ve bu son evre, sanatçı-düşüncedir.

Arşiv Düşünme (1): Türkiye’de Eğitim Düşünmeyi Uyaran Karşılaşmaları Ne Kadar Sağlıyor?

Okullar ve üniversiteler, farklı cinsiyetten, farklı sınıfsal, toplumsal ve kültürel çevrelerden gelen, farklı yaşam tarzlarından, farklı siyasal görüşten insanların karşılaşmalarını, birbirini görmelerini, birbiri hakkında konuşmalarını sağlıyor mu? Buna olumlu cevap vermek mümkün değil. Okullarda çoğulcu ve demokratik değerler güçlendirilmiyor, tersine bir değişim söz konusu. Eğitim alanları, kentsel sınıfsal ayrışmalara, egemen kimliklere göre konumlanmış, sistemin, siyasal iktidarın savunduğu özellikleri taşıyacak niteliklere bürünmüş durumda. “Bana mahalleni, semtini söyle sana çocuğunun nasıl bir okulda okuduğunu söyleyeyim.” Okul türleri de öğrencileri toplumsal sınıfsal bağlamda birbirinden ayırıyor. Açık ortaokullara ve liselere, mesleki eğitim merkezlerine, mesleki ve teknik liselere, imam hatip liselerine hangi çocuklar devam ederler? Bu çocuklar mahallesine ve okul türüne göre kimlerle karşılaşır, neyi deneyimlerler? Bu sorunun cevabını genel olarak biliyoruz aslında.

Okulların kamu ve özel okul olarak ayrışması hangi karşılaşmalara vesile olurlarken hangilerini engeller? Özel okullara veliler, çocuklar ve gençler neden devam etmek isterler? Bu ayrışma çocuklar, gençler ve veliler için ekonomik, toplumsal, kültürel ve psikolojik yönleriyle neye mal olur? Özel okul fiyatlarının çok yükseldiğini velilerin paylaşımlarından öğrendik. Özel okullarda öğrenim gören öğrenci sayısının toplam öğrenci sayısına oranı yüzde 8,7 civarında. Özel okullaşma oranı siyasal iktidarın istediği hızda yükselmiyor. Bunun için bütçeden 340 bin civarında özel okul öğrencisine özel okul teşviki veriliyor. Eğitimin özelleştirilmesi kamusal eğitimin çürütülmesi ile başarılabilir ancak. Eğitimin kamusal niteliği, laik eğitimden uzaklaşarak, okullarda katı cinsiyetçi normlar oluşturarak, sınav odaklı sistemlerle acımasız bir rekabet sürdürülerek, öğrenciler ve öğretmenler değersizleştirilerek ciddi değer kaybına uğratıldı, özellikle devlet okulları orta sınıfların gözünden düşürüldü. Eğitimin niteliğini düşürerek, ortaya bir eğitim felaketi çıkarılıyor, sonra da eğitimin özelleştirilmesi yönünde felaket kapitalizmi hayata geçiriliyor. Böylece, üst sınıflar için sorun yok olmayabilir ama orta sınıflar borçlandırılarak teslim alınıyor.

Peki arşiv olarak düşünmeyi okullarda nasıl sağlayacağız? Yani çocukların ve gençlerin yaşadıklarını görmelerini ve konuşmalarını nasıl güçlendireceğiz. Tabi birkaç cümle ve paragrafta söz etmiyoruz. Yani gözün şeylerde takılı kalmayıp “görünürlüklere” kadar yükselmesi ve dilin sözcüklerde ya da tümcelerde takılı kalmayıp sözcelere kadar yükselmesi okullarda başarılabilir mi? Başarılabilir kuşkusuz ancak öğretmenlerin ve eğitimcilerin bu tarz düşünmeye hazırlanması gerekiyor. Bu biçimde düşünme, bilim, sanat, sevgi, sosyal ve siyasal konularda özgürce konuşabilmeyi sağlamak anlamına gelir. Okullar, hatta üniversiteler bile ifade özgürlüğünün çok daraltıldığı, geriletildiği alanlar haline getirildi. Öğrencilerin, öğretmenlerin hatta velilerin sözce üretmeye yeniden başlaması gerekiyor. Öğretmenlerin yeniden entelektüel kategorisiyle buluşmaya gereksinmesi var.

Dilin sözcüklerde ya da tümcelerde takılı kalmayıp sözcelere kadar yükselmesi nedir? Okullarda ve üniversitelerde görmek ve konuşma edimini yaşamın yeğinliğini ve yoğunluğunu, hızını artırmak üzere sözce üretmektir. Sözceleme bir sözce üretme edimi, bireyin sözcükleri belli bir bağlam ve durum içinde gerçekleştirme edimidir. Gönderen ve alıcı soyut varlıklar değildir, kendilerine özgü ruhsal durumları, tarihsel ve toplumsal konumları, bilgi birikimleri olan gerçek bireylerdir. Kısacası bir takım dilsel ve kültürel edimlere sahiptirler. Bunlar sözcenin anlaşılmasında çok önemli bir rol oynar. Alıcı sözceyi daha önceki birikimlerine ve deneyimlerine göre yorumlar. Bir tiyatro oyunu ya da sinemada hareket halindeki kadınları ve erkeklerin izleyiciler üzerinde yarattığı etkiyi düşünelim. Senaryo yazılırken ne kadar çok düşünülmüştür, senaryo sahnelenirken oyuncular ne kadar çok tekrarın içinden geçmişlerdir. Sahnelenen oyuna gelen izleyiciler, oyunu kendi birikimleri ve deneyimlerine göre çok geniş bir yelpaze içinde yorumlamaktadırlar. Çok zengin bir düşünme süreci, sözce üretim süreci ile karşı karşıyayız. Bir öğretmenin böyle bir sahne hazırlığı içinde oluş hallini düşünelim, öğrenciler de onun sahnesi hakkında düşünsün ve konuşsunlar!

Strateji Olarak Düşünme (2): Eğitimin Bileşenleri Okullarda ve Üniversitelerde Eyleme ve Yapabilme Gücüne Sahip midir?

Strateji olarak düşünme için Türkiye’de eğitim süreçlerine yakından bakmak gerekir. Okullarda ve üniversitelerde öğrencilerin, öğretmenlerin ve bilim insanlarının ne denli eyleyebilme gücüne, yapabilme gücüne sahip olduğunu değerlendirmek anlamlı olacaktır. Eğitim kurumlarında eğitimin bileşenleri arasında yöneticiler etkindir. Ancak yöneticiler çalışmalarını kendi başlarına yapamayacakları için “makamın gücüyle” öğretim elemanları, öğretmenlerin ve hatta öğrencilerin bir kısmının desteğine ihtiyaç duyarlar. Ama bileşenlerin çok büyük bir kısmı edilgindir. Okul ve üniversite içinde güç ilişkilerini şiddete indirgemeden, eğitim olayları içinde eyleme, yapabilme gücünü geliştirmek oldukça anlamalıdır. Eğitimin bileşenlerini, öğrencileri, öğretmenleri, velileri, bunların birbirlerini “teşvik etmek, sürüklemek, caydırmak, kolay ya da zor hale getirmek, serbest bırakmak ya da sınırlamak, az ya da çok olası kılmak...” gibi yaptığımız şeylerle onları güçle doldurmak, harekete katmak, hız ve yoğunluk sağlamaktır. Bunu yapabilmek, çok çalışkan, üretken ve etkin olmayı gerektiriyor. Ancak okullarda hem öğrenciler hem de öğretmenler, edilgin etkilenişler içinde tutuluyorlar. Temsil oyunu böyle tanımlanmış çünkü; ancak değişebilir de, roller farklılaşabilir de.

Bu soruyu başka bağlamlarda da düşünerek yanıtlayabiliriz. Toplam öğrenci sayısına göre ayrılan merkezi yönetim bütçesinin düşüklüğü ve ebeveynlerin yüksek enflasyon karşısında düşen ücretleri bağlamında bir değerlendirme yapalım. Öğrencinin yapabilirliklerini artırmak kuşkusuz düşük maliyetli araç ve gereçlerle mümkün olabilir. Ancak bunlara erişmeyi de kolaylaştırmak gerekir. Okullar öğrencileri destekleyemiyor. Okullarda bir öğün ücretsiz öğle yemeği hizmeti bile öğrencilerin yapabilirliklerini artıracaktır. Asgari ücretle geçinen kayıtlı sekiz milyon, kayıtsız üç milyon toplam 11 milyona yakın kişinin çocuklarının yapabilirlikleri oldukça sınırlı. Evden toplu taşıma ile bir yere gitmek bile ciddi bir maliyet bugün.

Bazı okul türleri dışında Türkiye’de eğitim öğrencilerin genellikle bilişsel yönlerine hitap ediyor, ders sıralarında öğrenciler büyük ölçüde zihinsel sorgulamalar yapabilirler. Hareket yaratmak için uygulama dersleri çok az, kalabalık okullarda ve sınıflarda öğrencinin sırasından kalkması bile çok zor. Öğrencilerin yapabilirlikleri için örgütlenebileceği alanlar çok sınırlı. Çocukların okulda olmadığı açık liseler, açık ortaokullar, öğrencilerin okula sadece bir gün gidebildiği MESEM’ler, kalabalık okullar, sınıflar, ikili öğretim vb düşünüldüğünde çocuğun yapabilme gücünü, güç ilişkilerini öğrenciler lehine geliştiren bir eğitim ortamından söz etmek oldukça güç. Türkiye’de eğitim, “iyi düşün, iyi olsun” tarzında ilerliyor.

Sanatçı Düşünce (3): Eğitim Sisteminde Özneleşme Süreci Olarak Düşünmenin Keşfi Ne Denli Mümkündür?

Praksisi, söylem ve eylem birliği anlamında kullanıyoruz. Düşünmeyi de bu bağlamda eyleme ve yapabilme gücüne doğru çekerek düşünce kapasitemizi genişletebiliriz, söylem ve eylemi buluşturabiliriz. Sanatçı düşüncede, var olmayanı, farklı olanı inşa etme uğraşısı ile karşı karşıya kalıyoruz. Okulda, evde veya sokakta yeni yaşam olanaklarının icadı nasıl mümkün olabilir? Öğrenciler ve öğretmenler çeşitli yollarla ifade özgürlüğünü geliştirebilirler. Özne olarak değil, sanat yapıtı olarak varoluşu inşa eden evre sanatçı-düşünce; en çok okullarda ve üniversitelerde yaşama geçirilebilir. Ancak engellerin teker teker aşılması, yeni yolların, kanalların açılması gerekir.

Hocam Sonuç Yerine Ne Söylersiniz?

Her bütünleme (total) düşüncesi, farkı, özgünlüğü, yaratıcılığı yok eder. Aynılaştırıcı otoriter eğitim, sınır tanımadan akan yaşamı sekteye uğratabilir, ancak durduramaz. Çünkü doğada belirlenmiş bir varlığa sahip olan tüm tekil varlıkların, varlığını sürdürmeye ve var olma direnci göstermeye hem güçleri hem de hakları vardır. Bu durumda bizler bir milyonun üzerinde eğitim emekçisinin ve 20 milyon öğrencinin/bedenin sınırsız yapabilme gücünü (potentia) düşünmeliyiz. İnsan olmaktan doğan haklar okulun içinde cesaretle ve sevinçle yaşama geçirilebilir. Çocukların ve genç insanların yaşam gücü tüm öğrenme alanlarında hareket ediyor, yani devinim halinde. Öğrencilerin ve öğretmenlerin biyopolitik gücünün, taleplerinin, arzularının, düşlerinin ortak yaşam alanı içinde etki üretmeye başlamasıyla siyasi iktidarın gücü (potestas) eğitim sürecinde pekâlâ talileşebilir, iktidarın toplumsal alandan etkilenmesi sağlanabilir.

Kabul etmeliyiz ki okullar ve üniversiteler iktidar alanları değil, tüm çeşitliliği ile eğitim toplumunun müşterek alanlarıdır. Bu alanlarda yapabilirliklerimiz gücümüzdür, etkin etkilenmeler içinde güçlenerek yapabilirliklerimizi çoğaltmalıyız. Spinoza’dan esinle bizleri edilgenliğe yönlendiren korku, hınç, kibir ve kin gibi kederli duyguları bir yana bırakmalı sevinç, merak, icat üreten etkin etkilenmeler içinde olmalı ve karşılaşmaları örgütlemeliyiz. Pratiğin aklı ve kuramın heyecanı ile okullarda oluş içinde olmalıyız. Yine Spinoza’nın sözünü akılda tutarak “Çocuklukta, ya da genç yaşta kadavra haline geçene mutsuz denir ve tersine, bütün hayat boyunu sağlam bir bedende sağlam bir ruhla geçirebilen kimseye de mutlu denir.” Yaşamdan yana bir öğrenme süreciyle okullarda ve üniversitelerde mutlu insanların yaşamasını dileriz.

Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin...

Önceki ve Sonraki Yazılar
Şahin Aybek Arşivi

Adalet eğitimin de temelidir

25 Mart 2025 Salı 05:14