Onur Alp Yılmaz

Onur Alp Yılmaz

Türk Siyasetinde Yeni Bir Fenomen: Yeniden Refah

Hatırlanacağı üzere geçen haftaki yazımda Türkiye’de merkez ve ılımlı seçmenin iki seçim arasında nasıl eridiğinden ve bir sonraki seçime kadar da aynı hızla erimesi durumunda Türkiye’de iktidarı değiştirme ihtimalinin matematiksel olarak ortadan kalkacağından bahsetmiştim. Bunun yanında, CHP’nin havzasından oy alma potansiyeli taşıyan ZP ve TİP’in CHP açısından ciddi birer siyasi rakip olduğunu vurgulamıştım. Ancak Ak Parti ve CHP arasında sıkışan siyasette kutupların dağılması yalnızca CHP’ye dönük bir tehdit değil. Benzer bir biçimde, iktidar partisi de bu açıdan ciddi bir rakiple karşı karşıya: Yeniden Refah Partisi, yani kısacası YRP.

Şüphesiz bu ikili kutbun dağılıp çeşitlenmesinin en önemli nedenlerinden biri ittifak siyaseti. İttifak siyaseti, partisinden memnun olmayan ama karşıdaki ittifaktan da ürken ya da ona karşı negatif duygular besleyen seçmenlere, hem partisine bir ders verme hem de karşı bloka geçmeme konforunu sağlıyor. Nitekim Erdoğan’ın son bir kıvraklıkla YRP’yi ittifakının içine katmasındaki amaç da buydu: Kendi alternatifini kendi içinde tutmak. Ayrıca ittifak siyasetinin kutupları genişletmesinin bir diğer nedeni de baraj probleminin ortadan kalkması. Nitekim bu sorundan kaynaklı olarak 2011 seçimlerinden itibaren barajı geçme potansiyeli olmayan diğer kategorisindeki partilere giden oylar %2-3 civarında kalmış. Başka bir ifadeyle seçmenler, kendileri açısından “en iyi ikinci”ye yönelmiş. Ancak bu seçimde baraj sorununun ittifaklarla bertaraf edilmesinin ve barajın düşürülmesinin ardından bu partilerin oyu %10,5 dolaylarına yükselmiş. Dolayısıyla önceleri iki aktör, 2017’den beri iki blok arasına sıkışan siyasette her iki blokun seçmenleri de alternatif arayışlara yönelmiş. Her ne kadar seçmen bu seçimde ittifak dışına çıkmaktan imtina etse de bunun bir sonraki seçimde böyle olacağının da garantisi yok üstelik. Bir alegoriyle ifade etmek gerekirse, üniversiteye giden bir öğrencinin ilk yıl zorluk çekmemek için o şehirdeki amcasında/teyzesinde kalmasına benziyor bu durum. İkinci yıl, asıl konforun dışarıda olduğunu anlayıp arkadaşlarıyla beraber eve çıkabilir, yani bir sonraki seçim kitlesel bir kopuş da yaratabilir!

Peki, Ak Parti açısından bu kopuşun nedenleri neler? Elbette ilk mesele “İslami hayırseverlik”. İktidar, sosyo-ekonomik veriler açısından yoksulluğa işaret eden C, D ve E gruplarında kümelenen yaklaşık %55’lik seçmen grubunda çoğunluğun oyunu almaktadır. Bu durum, İstanbul’da da böyledir. Şüphesiz bunun bir nedeni de sosyal yardımlar vasıtasıyla bu gelir gruplarının desteklenmesidir. Hayırseverlik ağlarına dayanan bu kayırmacı iktisadi politikaya literatürde “minnet ekonomisi” denmektedir. Bourdieu ve Mauss gibi önemli yazarların ilgisine mazhar olan bu ilişki, cömert bir veren ile minnet duyan bir alıcıya dayanır. Mauss, “Armağan Üzerine Deneme” adlı eserinde bu ilişkinin kendini sürekli ürettiğini belirtir: Bu tarz bir hayırseverlik ilişkisi; i) Alınan malın yerine geçecek bir karşılık verme arzusu, ii) Grup içi dayanışma ağları, iii) Karşılıklılık ve yükümlülük yaratır. Bu anlayışa göre, hediye kendini her tekrar ettiğinde aynı zamanda bir karşılık da bekler. İktidarın yaptığı gibi kapitalist sistem içinde hayırseverlik ve İslam’ın harmanlanmasıyla beraber de “minnet ekonomisi” teolojik olarak kurumsallaşır.

Cemaat ve tarikat ağları vasıtasıyla örgütlenen bu tip “hayırsever” kurumsallaşmaların 20. yüzyıl boyunca Ortadoğu’da İslamcı partileri iktidara getirdiği bilinmektedir. Mauss, hayırseverliğin toplumsal yapıyı yeniden inşa ettiğini söylerken bunun üç temel çıktı ürettiğini ifade eder: i) Toplumu eşitsiz biçimde yeniden kurar. ii) Bir hiyerarşi kurarak güç farklılıklarına hem rıza üretir hem de kurumsallaştırır. iii) Bu da tartışılmaz ve kudretli bir yöneten kişi/kişiler rejimine meşruiyet sağlar. Nitekim İslami bir terminoloji olan sadaka da bu ekonomik ağ içinde bir ilişki biçimidir. Bağımlılık, şükran ve itaat yaratan bir ilişki…

İktidarın yukarıda açıklanan mantığa dayanan sosyal yardımlarının yarattığı karşılıklı muhtaçlık ilişkisinde verilen yardımların oy olarak geri dönmemesi durumunda yardımların tekrar etmeme ihtimali oldukça yüksektir. Yardımların sürekli tekrar etmesinin önüne geçebilecek bir diğer faktör de elbette iktidarın kaybedilmesidir. İktidarın, muhalefetin sosyal yardımları keseceğine dair yaptığı propagandanın sebebi de seçmeniyle arasında kurduğu bu karşılıklı bağımlılık ilişkisi ve sosyal ağlara dayanmaktadır. Bu propaganda, aslında iktidarın sosyal yardımlara muhtaç hale getirdiği seçmenlerine aralarında varoluşsal bir ilişki olduğunu hatırlatmasıdır.

SES Verilerine Göre Yeniden Refah’ın Oy Oranı (İstanbul)

tablo1.jpg

Not: A+ En Yüksek, E ise en düşük Sosyo Ekonomik Statüyü (SES) gösterir.

Ancak elbette Yeniden Refah’ın aldığı kayda değer oy yalnızca “İslami hayırseverlik” ya da “minnet ekonomisi” ile açıklanamaz. Aksine bunlar, bu seçmenlerin iktidar blokundan kopamamasının nedenleridir. Ya da başka bir ifadeyle, Erdoğan’dan kaybettirmeden Ak Parti’yi cezalandırma yöntemleri… Ayrıca yukarıdaki tabloda da görüldüğü gibi yoksul mahallelerde yoğunlaşmalarına rağmen YRP’liler, iktisadi konular yerine iktidarın öne çıkardığı ahlaki konuları gündeme getirmeyi öncelemişlerdir. Özellikle iktidarın muhalefete dönük olarak uyguladığı “LGBTİ’ci olma” ithamına dayanan hakikat-ötesi propagandasının Cumhur İttifakı’nın özellikle YRP kanadında karşılık bulduğunu araştırmamda gözlemlediğimi rahatlıkla ifade edebilirim. Bu, YRP’nin nafaka ve İstanbul Sözleşmesi karşıtlığı üzerinden aile yapısının sürekli olarak tehdit altında olduğunu vurgulayan propagandasının bir sonucu kabul edilebilir.

Nitekim saha araştırmamda gözlemlediğim bir diğer sonuç da YRP seçmeninin Ak Parti’ye “LGBTİ’cilerle yeterince mücadele etmediği” gerekçesiyle kızarak bu partiye yöneldikleri. Öyle ki Ak Parti’nin bir “münafık yuvası”na dönüştüğünü ve böyle bir yapı içinde Erdoğan’ın “bu hayasızlar” ile gerektiği gibi mücadele edemeyeceği gerekçesiyle YRP’nin Erdoğan’ın imdadına yetişeceğini düşünüyorlar. Ayrıca Erdoğan’la bir rekabet iddiasında da değiller. Erdoğan’ın siyaseti bıraktığında görevin Fatih Erbakan’a düşeceğini düşünüyorlar daha çok. Dolayısıyla rastladığım bir diğer sonuç da Erdoğan’a değil, Ak Parti’ye rakip olan ve demokratikleşme gibi “Millet İttifakı’nın ağzıyla” konuşmayıp, bunun yerine yoksulların ekonomik taleplerini dillendirdikçe, yani “yerli ve milli muhalefet” olduğu sürece YRP’nin Ak Parti tabanında kendisine çekebileceği çok ciddi bir potansiyel hâlâ var.

Sonuç olarak Erdoğan ve partisinin artık birbirlerine yakın oy almaları çok da mümkün değil. Erdoğan artık bir parti liderinden çok, bir konfederasyon lideri gibi davranmak ve bu konfederasyonu bir arada tutmak zorunda. Bir diğer sonuç da elbette YRP’deki bu yükselişin taşıdığı riskler… Bu yükseliş, ana akım siyasi partilerin de nafaka, İstanbul Sözleşmesi ve LGBTİ gibi konulardaki söylemlerinin makulden sapmasına sebep olabilir. Bu da Türkiye’nin zedelenmiş toplumsal barışına ciddi zarar verirken, diğer yandan da aşırı sağın söylemlerinin ana akımlaşmasına ve meşrulaşmasına zemin hazırlar.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Onur Alp Yılmaz Arşivi