Bugün, Metin Göktepe’nin ölüm yıldönümü.
Bugün yalnızca bir gazeteciyi değil, hakikatin peşinde koşmanın bedelini de anıyoruz.
Metin Göktepe, haberin kenarında durmadı.
Halkın içine girdi, yoksulun yanına çömeldi, copun ve karanlığın hüküm sürdüğü yerde kalemini bırakmadı. 1996’da, İstanbul Alibeyköy’de tutuklu yakınlarının cenazesini izlerken gözaltına alındı. “Gazeteciyim” dedi. Dinlemediler. Spor salonuna götürüldü.
Ve orada, devletin gölgesinde, dövülerek öldürüldü.
Bu bir “ölüm” değildi.
Bu, basına verilmiş açık bir gözdağıydı.,
Sonra ne oldu?
Önce inkâr geldi.
“Düştü” dediler.
“Kalp krizi” dediler.
Gerçek, her zamanki gibi zorla, direne direne çıktı ortaya. Uzun davalar, cezasızlık kültürü, indirilen cezalar…
Katiller yargılandı ama adalet tam olarak gelmedi. Çünkü bu ülkede gazeteci öldüren zihniyet, yalnızca cop tutan elde değil; onu koruyan, kollayan, aklayan sistemdedir.
Metin Göktepe’yi öldürenler yalnızca birkaç polis değildir.
Onu öldürenler;
Hakikatten korkanlardır,
Kameradan ürkenlerdir,
Sorudan nefret edenlerdir,
“Sus” demeyi yönetme biçimi sananlardır.
Ama Metin Göktepe hâlâ yaşıyor.
Her tutuklanan gazetecide,
Her kapatılan haber sitesinde,
Her “sakın yazma” denilen cümlede,
Her karartılan ekranda…
Basın özgürlüğü, bir anayasa maddesi değil sadece.
Basın özgürlüğü, yaşamsal bir haktır.
Ve Metin Göktepe, bu hakkın bedelini canıyla ödemiştir.
Bugün onu anmak yetmez.
Bugün onun adını yüksek sesle söylemek gerekir.
Bugün katillerini ve onları koruyan düzeni lanetlemek gerekir.
Bugün gazeteciliğin suç, gerçeğin tehdit sayıldığı bu karanlıkta şunu hatırlamak gerekir:
Metin Göktepe öldürüldü ama
hakikat öldürülemedi.
Saygıyla.
Öfkeyle.
Ve asla unutmadan.