Halk TV Canlı Yayın
Fikret Bila

Fikret Bila

Cumhuriyetin ilânının 96. yıldönümünde Türkiye nerede, ne durumda? 

Bu soruya yanıt arayalım…

Rahmetli Bülent Ecevit’le laikliğe karşı girişimlerin yoğunlaştığı bir dönemde yaptığım söyleşide Türkiye Cumhuriyeti için laikliğin önemini şöyle anlatmıştı:

“Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin Aşil topuğudur. Buradan vurulursa dağılır.”

Ecevit’in bu saptamasının ne kadar isabetli olduğunu, son dönemlerde laiklik karşıtı girişimlerin yoğunlaşmasından, Cumhuriyet kazanımlarının törpülenmesine harcanan enerjiden, Atatürk’ün ortadan kaldırdığı tarikatçılığın devlet ve toplum yaşamında elde ettiği güçten anlıyoruz.

Bütün bunlar Türkiye Cumhuriyeti’nin Aşil topuğundan vurulmaya çalışıldığını gösteriyor.

Bu karşı girişimlerin hedefi Atatürk’ün cumhuriyet devriminin temeline koyduğu laik devlet düzeni, çağdaş toplum yaşamıdır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleşen cumhuriyet devriminin temelini laiklik oluşturur.

Mustafa Kemal, bir stratejist olarak, hilafeti kaldırmadan önce 1923-1925 arasında halkı hazırlamıştır. Bu süre içinde İslam’ın, “en doğru, en makul, bilime en açık ve son din olduğu” mesajları vermiştir. Bunu yaparken dinini iyi bilen bir lider olarak Kur’an-ı Kerim’den örnekler vererek konuşmuştur. 

Yine bu süre içinde yaptığı konuşmalarda; İslam dininin, bilime, bilimsel ilerlemeye engel bir din olmadığını, ancak hurafelerle dinimizin doğru anlaşılmasının engellendiği tezini savunmuştur. İslam dininin hurafelerden, çarpıtmalardan kurtarılması, “Allah ile kul arasına kimsenin girmemesi gerektiğini” anlatmaya çalışmıştır.

Atatürk ve arkadaşları tıpkı İkinci Meşrutiyet aydınları gibi dine karşı değillerdir. Onların karşı çıktığı, dini istismar ederek, hurafeler yaratarak, dini çarpıtarak, toplumun bilim yolunda ilerlemesine engel olmaktır.

Mustafa Kemal Atatürk, din tacirlerini aradan çıkarmak için her fırsatta İslam’ın kaynağından ve doğru olarak öğrenilmesini savunmuştur. Cumhuriyeti ilân etmeden önce Mart 1923’te, Adana’da esnaflarla sohbet ederken, “Hepimiz dindarız. Artık bizim dinin icaplarını öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bile bize dinimizin esasını anlatmaya kâfidirler” demiştir.

Yurt gezilerinde bu konuları işleyerek mümkün olduğu kadar halkı hazırlamaya çalışan Mustafa Kemal Atatürk 3 Kasım 1924’te hilafeti kaldırmış, bir dizi devrim ve reformu gerçekleştirdikten sonra Anayasa’dan “Devletin dini İslam’dır” hükmünü kaldırmak için 1937 yılına kadar beklemiştir. Laiklik ilkesini ise Anayasa’ya ancak 1937 yılında eklemiştir. 

Din ve devlet işlerinin ayrılması olarak tanımlanan laikliğin yeşerebileceği ortamı ise 30 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu’da ünlü konuşmasında tarif etmiştir:

“İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müridler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat medeniyet tarikatıdır. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kâfidir.”

Atatürk, laikliği cumhuriyet devriminin temeline bu sözlerle koymuştur. Bu sözlerin ardından tekke, zaviye ve türbeleri kapatan kanunu çıkarmış ve halkı şeyhlerin, dervişlerin elinden kurtarmak, çağdaş yaşama ve hukuka ulaşmak için arka arkaya reformlar hayata geçirmiştir. 

Milli kimliği de din kimliği olmaktan çıkarmış, tebaa olan halkı yurttaş, vatandaş konumuna getirmiştir. Dini, olması gerektiği gibi itikat ve ibadet alanında bırakarak, devlet ve siyaset alanından çıkarmıştır. Devleti hukuk kurallarına dayamış, bilimin önünü açmış ve gelecek nesillere “en hakiki mürşit ilimdir” sözünü bırakmıştır.

BİR AYRAÇ OLARAK LAİKLİK

Türk siyasi tarihinde laiklik bir ayraç işlevi görmüştür. Bugün de görmektedir.

Türkiye’de sağ-muhafazakar siyaseti ortaya çıkaran kaynak laiklik olmuştur. Bu siyaset, karşı laiklik olarak siyaset sahnesine çıkmış ve süreç içinde İslamcı ve koyu muhafazakar siyasi akımların kaynağı olmuştur. Laiklik kanadında vücut bulan siyaset ise süreç içinde sol-sosyal demokrat akımın kaynağını oluşturmuştur.

Bu karşıtlık bugün için de geçerlidir.

YENİDEN ŞEYHLER, DERVİŞLER VE MENSUPLAR

Laiklik karşıtı akımdan gelen sağ-muhafazakar iktidarlar Türkiye’yi yeniden, “şeyhler, dervişler ve mensuplar” ülkesi haline getirmek için çaba göstermişlerdir.

Bugünün Türkiye’sine baktığımızda, sağ-muhafazakar-milliyetçi iktidar sürecinde, yeniden şeyhlerin, dervişlerin ve mensupların ülkesine dönüştürmek için yoğun çaba gösterildiğini söyleyebiliriz. 

Ortaya çıkan kıymeti kendinden menkul birçok tarikat ve cemaatin, “şu bakanlığı ele geçirdik, şu bakan elimizde büyüdü” diye rahatlıkla demeç verdikleri bir Türkiye’deyiz.

Merdiven altı tarikatlarda dolandırıcılık, cinsel istismar yuvalarının yaygınlaştığı görülmektedir. Devlette işe girmek, memuriyette yükselmek, askerde, poliste rütbe almak, ticarette ilerlemek, kamu ihalesi kazanmak için de “mensup” olmanın şart olduğu dönemlerden geçildiği herkesin malumu.

Oysa Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlığı yakalamanın yolu ilerlediğimiz bu yolun tam tersi istikametteki yoldur.


 

Bu yazı toplam 1301 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

Yazarın Diğer Yazıları

Tüm Yazıları »