Ozan Gündoğdu

Ozan Gündoğdu

Veganları seviniz

Kendi derdimiz bize yeterken sadece ilgilisinin takip ettiği Almanya seçimlerini geride bıraktık. Seçimlere gençlik kesimlerinin oy tercihi damga vurmuş durumda. Türkiye’de Merkel övüledursun, Almanya gençliği Merkel’e saygı duymakla beraber eleştirilerini de saklı tutuyor.
Türkiye’de de sıkça tartışılan Z kuşağı, Almanya seçimlerinde geleceğe ilişkin fikir verecek etki yarattı. İhtiyarlar, alışageldikleri partilere oy verirken yaşı 30’un altında olan seçmenler arasında ‘İklim Hükümeti’ vadeden Yeşiller Partisi birinci konumda. ‘Bu Yeşiller de neymiş’ veya ‘iklim krizi emperyalizmin oyunudur’ diye yükselmeden önce bir durup düşünmekte fayda var.
Bizim dışımızda da sosyal hayat devam ediyor ve iklim krizi tüm dünyanın dikkat kesildiği ve endişelendiği bir mesele. Türkiye, ‘75 yıl önceki camiler ahır mı oldu’, ‘zaten ekmek de karneyle satılmıyor muydu’ veya ‘tüp kuyruklarını unuttuk mu’ gibi meseleleri tartışırken, iktidar seçmeninin ileri yaşlıları ‘yollar kaymak gibi oldu’ derken, dünya gençliği, iklim krizine kulak kabartmış durumda. Bu asimetrik gelişme, Türkiye’nin dünyadan entelektüel anlamda kopuşuna da neden oluyor. Örneğin, tüm dünya, iklim krizinin neden olduğu doğa olaylarının başında orman yangınlarının geldiğini görüyor, buna göre önlemler geliştirmeye çalışıyor. Bizde ise vatandaş, ormanlar yanarken yol kesip, yabancı plakaları kontrole kalkışıyor. O da haklı, ne yapsın? Sistemimiz iklim krizinin vehametini vatandaşın önüne koyacak aparatlara sahip değil ki vatandaşa kızalım! Bir de üstüne iktidarın sosyal medya trolleri suyu bulandırınca, tarihimizin en büyük doğa katliamlarından sonra bile iklim krizini konuşamıyoruz.
İklim krizine yabancılığımızın Marmara ve Ege Denizi’ni getirdiği hal ortada. Denizin yüzeyi artık pırıl pırıl, çünkü yazın gördüğümüz tüm müsilaj dibe çöktü ve deniz yaşamını yok etti. Bu bölgedeki istavritlerde vibrio bakterisi ürüyor. Deniz dibinde yaşayan yengeçler yok oluyor. Kıyılarımızdaki tüm canlı yaşamı tehdit edecek bir barbarlığa büyük bir umursamazlıkla koşar adım ilerliyoruz. Marmara Çevresel İzleme (MAREM) Proje Yürütücüsü Levent Artüz, an itibariyle Ege ve Marmara’da bir balık pandemisi yaşandığından bahsediyor. Umrumuzda olmayabilir, ‘bir de bunu mu dert edelim’ diyebiliriz. Ancak en azından Manhattan’daki Türkevi’ne gösterdiğimiz ilgiyi Ege ve Marmara hak etmiyor mu?
En kısa sürede, Ergene derin deniz deşarjının acilen durdurulması gerekiyor ancak hangi Salı günü grup toplantısı bu sorunu gündem etmek için ayrılır? Ayıran lider oylarını nasıl artırsın? ‘Ne konuşuyor bu’ denmez mi? ‘Millet aç aç’ denmez mi? Liderler de haklı… İktidar zaten ‘müsilaja selam, yağmaya devam’ diyerek Kanal İstanbul’un köprülerine temel atmakla meşgul.
Fakat diğer toplum kesimlerinden daha uzun süre yaşayacak ve dünyadaki gelişmelere yakından tanık olacak olan gençler, iklim krizine daha duyarlı. Vietnam Savaşı’na karşı isyan eden 68 Kuşağı’nın 2. Dünya Savaşı’nın hemen ardından dünyaya gelen insanlardan oluşması tesadüf olmasa gerek. Şimdiki gençlerin de küreselleşmenin ağır sonuçlarından biri olan iklim krizine karşı çok daha duyarlı olması doğaldır.
Son zamanlarda özellikle gençler arasında giderek yaygınlaşan bir eğilimi gözlüyoruz; vejetaryenlik/veganlık… Muhtemelen bunun da emperyalizmin bir oyunu olduğunu düşünenlerimiz vardır. En doğrusunu yine siz bilirsiniz ancak durup bir kulak kabartalım, neyin nesi bu? Ne diyor bu gençler?
Alışılagelinen bir masaldan değil, endüstriyel hayvancılığın yarattığı gerçek bir yıkımdan bahsedeceğim.
Et meselesine sadece fiyatlar üzerinden baktığımızda hakikati göremiyoruz. Evet, nüfusumuz ete ulaşmakta giderek zorlanıyor. Ancak meseleye biraz küresel perspektiften bakmakta fayda var. Dünya nüfusu 8 milyara dayandı. Bu 8 milyar insanın et talebini karşılamak için yaklaşık 2 milyar büyükbaş hayvan besleniyor. Dünyadaki buğday, arpa ve mısırın yüzde 40’ı birkaç ay içinde kesip yenilecek hayvanları beslemek için üretiliyor. Bu da dünyadaki tarımsal alanların yüzde 70’ine karşılık geliyor. Bu tarımsal alanlar hali hazırda var değil, ormanları keserek tarım arazilerine çeviriyorlar. Tarımsal sulamanın yüzde 30’a yakını kesilen hayvanların yem üretimi için tüketiliyor. Yem tekelleri hükümetler üzerinde etkili olduğundan yağma düzenine ses çıkarılmıyor. Üzerine bir de kesildiğinde kabaca 120 kilo et elde edilen hayvanın 6 aylık kısa hayatı boyunca her gün 30 litre su içtiğini düşünelim. Dolayısıyla 1 kilo domates üretmek için 200 litreye yakın su tüketilirken 1 kilo kırmızı et üretebilmek için 16 bin litre su harcıyoruz. Et üretimi endüstriyel hayvancılığın geliştirdiği ve çoğu sağlığa zararlı olan türlü yöntemlerle çok daha ucuz ve ulaşılabilir hale geldi. Küresel ticaretteki teknolojik atılımlar sayesinde Arjantin’deki eti Türkiye’de yiyebiliyoruz. 1960 yılından bu yana dünyada yıllık kişi başına et tüketimi 20 kilo arttı.
Sütte de benzer bir eğilim var. Küresel şirketler Asya halklarının süt toleransı sorununu çözmüş durumda. Çinliler de bir süredir süt tüketebiliyor. 1,5 milyar insan daha süt tüketebildiği için süt endüstrisi kaç hayvan üretiyor acaba? Üretmek demek daha doğru çünkü süt inekleri artık yaylada otlamıyor, kapalı tesisler içinde memelerine bağlanan makinalarla yaşıyorlar. Kendinizle baş başa kalınca hamile olmayan bir hayvanın süt üretemediğini, bu sorunun nasıl çözüldüğünü, süt ineklerinden doğan yavrulara ne olduğunu düşünebilirsiniz…
Türkiye için düşünelim, bundan 60 yıl önce nüfusumuzun yüzde 70’i köylerde yaşarken bu kadar et tüketiyor muyduk? Köy hayatı içinde her gün hamburger, döner yiyebiliyor muyduk? Günümüzde süt bir hammaddeye dönüşmüş durumda. Sadece içilmiyor, neredeyse her gıdanın içine enjekte ediliyor. Şimdiyse nüfusumuzun yüzde 90’ını kentlere hapsettik ve fabrikalarda üretilen etleri paketleyip market reyonlarına dizdik. Hayatları boyunca bir dananın başını okşamamış çocuklar, muhtemelen paketlerin içindeki etlerin ağaçlardan toplanan pembe meyveler olduğunu zannediyor. Halbuki hakikat, kan, ter, gözyaşı ve çığlıklarla dolu. Hikaye, çırpınarak ölen bir hayvanın makinaya sokulmasıyla bitiyor.
Bu hikayeye ‘bunlar batının aldatmacası’ deyip geçemeyen bazı gençler var. Bu gençler, emperyalizmi sadece ‘kültürümüzü yok etmek isteyen dış güçler’ olarak okumuyor, onu ‘sömürü’ ilişkileriyle ele alıyor. Emperyalizmin ana rahminin kapitalizm olduğunun farkındalar. Hayat onların bir biçimiyle bu hikayeye tanık olmalarını sağlamış. Vicdanları el vermiyor ve Türkiye gibi bir ülkede zor bir mücadeleye girişiyorlar. Stickerlar bastırıp, sağa sola yapıştırıyorlar. Sosyal medya hesaplarında kendilerince fikirlerini yaymaya çalışıyorlar. Üniversitede kulüpler kuruyorlar. İçinde kan, ter, gözyaşı olan çarpıcı bir hikayeyi mümkün olan en naif biçimde anlatmaya çalışıyorlar. Kimsenin ağzındaki kemiğe uzanmış değiller. Mideye indirilen gıdanın, o kişinin en bireysel tercihi olduğunun farkındalar.
Evet, belki bu halkın en yoksulları arasında büyümediler. Ancak Nusret’te altın kaplama bonfile yiyen sosyetik tipler de değiller. Hepsi kentli, ücretli, orta gelirli mütevazı ailelerin çocukları. Kimisi et yemiyor, kimisi süt de içmiyor. Kendilerine vejetaryen veya vegan diyorlar. Onları sevmemek için hiçbir gerekçe bulamıyorum.

Önceki ve Sonraki Yazılar