Eğitimde güvencesizliğin ve emek sömürüsünün adı: Ücretli öğretmenlik ve usta öğreticilik

“Öğretmen emeğini sömüren, öğrencileri niteliksiz eğitime mahkûm eden bu uygulama kaldırılmalı; yıllardır emek veren usta öğreticiler ve atama bekleyen binlerce öğretmen kadrolu olarak atanmalıdır.”

Eğitimci Sercan Çelik ile tüm boyutları ile ücretli öğretmenliği ve usta öğreticiliği konuştuk.

yeni-proje-42.jpg
Eğitimci Sercan Çelik

SON YILLARDA SIKÇA DUYDUĞUMUZ "ÜCRETLİ ÖĞRETMENLİK" TAM OLARAK NEDİR? KİMLER, HANGİ ŞARTLARDA BU GÖREVİ YÜRÜTÜYOR?

Ücretli öğretmenlik, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda ders saati karşılığında görevlendirilen öğretmenlik modelidir. Bu sistem, öğretmen açığının oluştuğu durumlarda "geçici" bir çözüm üretmek amacıyla kurgulanmıştır. Örneğin; kadrolu veya sözleşmeli bir öğretmen askerlik, doğum, hastalık veya kaza gibi nedenlerle görevini yapamadığında ya da bir okula henüz atama gerçekleşmediğinde, o sürede çalışması için bir öğretmen görevlendirilir. Bir ücretli öğretmen bir okulda üç gün de çalışabilir, şartlara göre üç yıl da çalışabilir.

İşin ekonomik boyutuna baktığımızda ise karşımıza oldukça sorunlu bir tablo çıkıyor. Ücretli öğretmen, yalnızca girdiği ders saati kadar ücret alır. Bu saat ücretlerinin çok düşük kalması nedeniyle yakın zamanda "2+1" uygulamasına geçildi; yani öğretmene her iki ders saati için bir ders saati ek ücret tanımlanıyor. Somut bir örnekle; bir ayda 100 saat derse giren bir öğretmen, 150 saatlik bir ödeme alıyor. Ders saati ücretleri memur maaş zammına göre her yıl artar; Ocak ayı öncesi 142 TL civarında olan bu ücret, son zamla birlikte yaklaşık 167 TL seviyesine çıktı.

Ancak bu rakamlar hayatın gerçekleriyle örtüşmekten oldukça uzak. Branş öğretmenleri genellikle haftada 15 saat derse giriyor. Bu da ayda 60 saat ders, yani 90 saatlik ek ders ücreti demek. Bu hesapla bir branş öğretmeni ayda yaklaşık 15 bin TL maaş alıyor ki bu rakam şu anki asgari ücretin tam 13 bin TL altındadır. Sınıf, özel eğitim ve okul öncesi öğretmenleri gibi haftada 30 saat derse girenler ise ayda 120 saat çalışıp 180 saat üzerinden ücret alıyorlar. 180 saat ile 167 TL çarpıldığında ortaya çıkan rakam aslında 30 bin TL’ye yaklaşıyor. Fakat bu miktar asgari ücret sınırını geçtiği anda başta gelir vergisi olmak üzere ağır vergi kesintileri devreye giriyor ve öğretmenin eline geçen net ücret yine asgari ücrete düşüyor. Üstelik resmi tatillerde, eğer öğretmen görevli değilse ders saatinden kesinti yapılıyor. Sigorta tarafında da bir güvencesizlik söz konusu; haftalık 30 saatin altındakiler için sigorta yarım gün, 30 saat ve üzerinde girenlerin ise tam gün üzerinden yatırılıyor.

PEKİ "ÜCRETLİ USTA ÖĞRETİCİ" NEDİR? ÜCRETLİ ÖĞRETMENLİKLE ORTAK YÖNLERİ VE FARKLARI NELERDİR?

Usta öğretici ile ücretli öğretmen arasında özlük hakları bakımından aslında çok belirgin bir fark yoktur; her iki grup da aynı sömürü çarkının parçasıdır. Sigorta girişleri, ücret hesaplamaları ve diğer mali kriterler tamamen aynı esaslara göre belirlenir. Usta öğreticiler de tıpkı ücretli öğretmenler gibi ek ders ücreti üzerinden ve "2+1" uygulamasına bağlı olarak maaş alırlar.

Temel fark ise görev yapılan kurumlarda ve işin sürekliliğinde ortaya çıkar. Ücretli usta öğreticiler; halk eğitim merkezleri, olgunlaşma enstitüleri gibi "hayat boyu öğrenme merkezi" olarak adlandırılan kurumlarda kurs verirler. Bu noktada usta öğreticilerin çalışma şartları çok daha kırılgandır. Çünkü bu öğreticilerin belirli kurs programları vardır ve o program sona erdiğinde bir anlamda işleri de sona ermiş olur. Yeni bir kursun açılmasını bekledikleri o boşluk dönemlerinde ciddi bir ücret kaybı yaşarlar.

Üstelik bu sistemin usta öğreticinin omuzlarına yıktığı, çoğu zaman görünmeyen bir iş yükü daha vardır. Kursların tüm kayıt işlemlerini bizzat usta öğreticiler kendileri yürütür ve bu yoğun idari mesai karşılığında hiçbir ücret almazlar. Kursun açılabilmesi için en az 12 kursiyerin başvurması şarttır; ancak kurs açılsa bile risk bitmez. Eğer kursiyer sayısı 8’in altına düşerse kurs anında kapatılır. Bu nedenle usta öğreticiler, kurs kapanmasın diye tabiri caizse öğrencilerini rica minnet derse getirmeye çalışır, sürekli bir "sayı tutturma" baskısı altında çalışırlar. Dolayısıyla, bu iki meslek grubunun en büyük ve en can yakıcı ortak noktası, sistemin onlara dayattığı bu derin yoksulluk ve güvencesizliktir.

SON DÖNEMDE UYGULANAN TASARRUF TEDBİRLERİNİN USTA ÖĞRETİCİLER ÜZERİNDEKİ ETKİSİ NASIL OLDU?

Bu güvencesizliğin üzerine, son dönemde "tasarruf tedbirleri" adı altında illere yönelik bir kota uygulaması başlatıldı. Bu uygulama ile bir halk eğitim merkezinin üç ay içinde açabileceği toplam ders saati sınırlandırılıyor. Örneğin, bir ildeki merkezlerin toplamda en fazla 2 bin saat kurs açabileceği yönünde kısıtlamalar getiriliyor. Bu durum, birçok merkezde artık yeni kursların açılamamasına neden oldu ve sadece bu uygulama bile binlerce usta öğreticiyi bir anda işsiz bıraktı. Ancak bu noktada çok çarpıcı bir istisna var: Bu kotanın geçerli olmadığı, "öncelikli" olarak tanımlanan bazı kurs alanları ve açılış biçimleri mevcut.

BAHSETTİĞİNİZ BU "ÖNCELİKLİ" ALANLAR SİSTEMDE NASIL BİR İŞLEYİŞE YOL AÇIYOR?

İşte halk eğitimlerle ilgili en kritik nokta burada karşımıza çıkıyor. Yaşam boyu öğretim merkezleri, bu uygulamalarla adeta iktidara yakın vakıfların "arka bahçesine" dönüştürülüyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nın protokol imzaladığı ve resmiyette vakıf olarak geçen; TÜGVA, ENSAR, İlim Yayma Cemiyeti, Ülkü Ocakları gibi yapılar var. Mevzuata göre bu vakıflar, bakanlıkla olan protokollerine dayanarak istedikleri yerde istedikleri kursu açabiliyorlar. Sözde bu kursların masrafları vakıflar tarafından karşılanıyor gibi görünse de, buna dair çok ciddi iddialar var. Nitekim en son TÜGVA’nın açtığı yaz okulunda öğreticilerin ücretlerinin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ödendiği ortaya çıkmıştı.

Normal şartlarda bir usta öğreticinin kurs açabilmesi için ilanlara başvurması; çalışma gün sayısı, eğitim durumu ve sertifikalarına göre bir puan sıralamasına girmesi gerekir. Ancak bu vakıflar, kendi eğitmenlerini önerebiliyorlar. Bu eğiticiler, puanlama ve sıralama sistemine girmeden doğrudan kurs açabiliyor. Protokol metinlerinde bu kursların denetlendiği yazsa da, gerçekte o kurs açıldı mı, öğrencisi var mı; kimsenin haberi yok. İddialara göre, eğer bu kurslardaki usta öğreticilerin ücretlerini de Milli Eğitim ödüyorsa, hayali kurslarla bu derneklere bakanlık bütçesinden milyonlarca lira aktarılıyor olabilir. Bu durum, söz konusu derneklerin nasıl bu kadar kısa sürede devasa bir bütçe ve kadroya ulaştığını da açıklıyor.

ÜCRETLİ ÖĞRETMENLER VE ÜCRETLİ USTA ÖĞRETİCİLERİN ÜZERİNDEKİ EMEK SÖMÜRÜSÜ HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜNÜZ NEDİR?

Çalışma şartları ve ücretler, bu sömürüyü açıkça gözler önüne seriyor. Şöyle bir manzara hayal edin: Üç müzik öğretmeni aynı odada oturuyor, hepsi haftada on saat derse giriyor. Ancak biri kadrolu, biri sözleşmeli, biri ise ücretli. Kadrolu öğretmen ile ücretli öğretmen arasında yaklaşık yüzde 800 oranında bir ücret farkı var. Aynı emeği verip böyle bir uçurumla karşılaşmanın izahı yoktur.

Bu durum geçici değil; ücretli öğretmenlik artık kalıcı bir sisteme dönüşmüş durumda. 2023-2024’te 72 bin olan ücretli öğretmen sayısı, 2025 yılında 86 bin sınırını aştı. Benzer bir durum usta öğreticilikte de yaşanıyor; hayat boyu öğrenme merkezlerindeki öğreticilerin %88.86’sı ücretli usta öğreticidir. Federasyon verilerine göre ülke genelinde yaklaşık 98 bin ücretli usta öğretici çalışıyor. 15 bin TL ücret alan bir öğretmenin, yaklaşık 3 bin TL’sini sadece servise verdiği bu düzen, bizzat kamu eliyle işletilen bir sömürüdür ve maalesef yeteri kadar gündeme gelmiyor.

BU DURUMUN EĞİTİM VE ÖĞRETİMİN NİTELİĞİNE YANSIMASI NASILDIR?

Aldığı ücretle en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayan bir öğreticiden verim beklenemez. Kaldı ki bu öğretmenler çoğunlukla ders verdikleri alanın mezunu değildir. Öğretmen niteliğini arttırmak için Öğretmen Akademilerini açtık diyenler, ziraat ya da işletme fakültesinden mezun birinin öğretmenlik yapmasını sorun etmiyor. Hatta gerekli atamaları yapmayarak onu teşvik ediyor. Elbette eğitim sürecine zarar verdiği en önemli noktalardan birisi bu.

Diğer yönü ise öğrencilerin öğretmensiz kalmasıdır. Öğretmenler maaşın servis ve yemeğe yetmediğini görünce işi bırakıyor. Bir dönemde bir sınıfa 3-4 öğretmen görevlendirilebiliyor. Özellikle 6-8 yaş arasındaki çocuklarda bu, pedagojik olarak büyük bir sorun. Bu yaştaki öğrenciler önce güvenip sonra öğrenmeye başlıyorlar. Alıştıkları her öğretmen gittiğinde travmatik durumlar yaşıyor ve yenisine direnç gösteriyorlar. Üst sınıflarda ise sürekli "en son neyi işlemiştiniz?" durumu oluyor; yani eğitim her kademede kesintiye uğruyor. Öğretmenin sömürüldüğü sistemde nitelikten söz edilemez.

PEKİ, ÜCRETLİ ÖĞRETMENLERİN ÖZELLİKLE DERS VERDİKLERİ ALANIN MEZUNU OLMAMASINI NASIL DEĞERLENDİRİYORSUNUZ?

Bu konu üzerinde yürütülen tartışmaların sorunlu olduğunu düşünüyorum. Yapısal sorunlar ile işlevsel sonuçları karıştırıyoruz; en önemlisi de zayıfı suçlamak konusunda epey güçlüyüz. Bugün bir mimar, asgari ücretin bile altındaki bir gelire razı olup sınıf öğretmenliği yapmaya çalışıyorsa, bu o kişinin değil; onu bu çaresizliğe mahkûm eden sistemin suçudur.

Binlerce öğretmen atanamadığı için mi ücretli öğretmenlik var, yoksa ücretli öğretmenler olduğu için mi atama yapılmıyor? Yıllarca sahada çalışmış biri olarak şunu söylüyorum: Binlerce fen bilgisi öğretmeni atama beklerken, neden bir ücretli öğretmen bir okulda üç-dört yıl görev yapabiliyor?

Gerçek şudur: Milli Eğitim Bakanlığı, düşük maliyetli ve güvencesiz insan çalıştırmayı bilinçli bir politika olarak seçtiği için atamalar yapılmıyor. Ortada sistemin mağdur ettiği bir kitle var. İnsanlar asgari ücretin altına çalışmaya razı olsalar bile, o işe girebilmek için ya malum tarikatçı derneklere üye olmak ya da bir tanıdık bulmak zorunda bırakılıyorlar.

SONUÇ OLARAK NE SÖYLEMEK İSTERSİNİZ?

Sonuç olarak, "ücretli öğretmenlik" ya da "ücretli usta öğreticilik" adı altında sistematik bir sömürü çarkı kurulmuştur. Bu sistem, öğretmenleri insan onuruna yakışmayan şartlara zorlarken; eğitim sürecine de telafisi güç zararlar vermektedir. Beklenmedik durumlar için kurgulanan bu uygulama, artık "ucuza öğretmen çalıştırmanın" resmi ismi olmuştur.

Özellikle hayat boyu öğrenme merkezlerinde çalışan her on öğretmenden sadece ikisi kadroludur ve bu merkezler iktidara yakın derneklerin arka bahçesine dönüştürülmüştür. Öğretmen emeğini sömüren, öğrencileri niteliksiz eğitime mahkûm eden bu uygulama kaldırılmalı; yıllardır emek veren usta öğreticiler ve atama bekleyen binlerce öğretmen kadrolu olarak atanmalıdır.

Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin...

Önceki ve Sonraki Yazılar
Şahin Aybek Arşivi