Şahin Aybek
Ahlaki panikler arasında kaybolan gerçeklik: Mafya dizileri neden izleniyor?
"Sorun, kandırılmaya hazır hâle gelmiş bir toplumsal zeminin, kültür yoluyla nasıl sürekli yeniden üretildiğidir. Kültür burada ne masum bir ayna ne de tek başına bir manipülasyon aracı. Kültür, toplumla sermaye arasındaki en etkili arayüzdür."
Eğitimci yazar Sercan Çelik ile mafya dizilerini konuştuk.

Sanatsal üretimin tüketimle kurduğu ilişkiyi nasıl açıklarsınız? Kültür endüstrisinin bugünkü yapısı bu ilişkiyi nasıl dönüştürüyor?
Sanatsal üretim çoğu zaman yaratıcının içsel itkisiyle, düşüncesiyle, derdiyle ya da estetik bir arayışıyla ortaya çıkan bir edimdir. Bu üretim tüketilse de, özünde tüketim amacıyla doğmaz. Bir anlamda sanat yapıtı olması da bu ilişkiye bağlıdır. Bir roman, öykü ya da şiir çok satsın diye yazılmadığı gibi; bir film ya da dizi de yalnızca izlenme oranı kaygısıyla üretilmez. Sanatçının yarattığı eseri, ortaya çıkaracağı ekonomik değere göre biçimlendirmesi, o yapıtın sanatsal değerini düşürür; hatta bütünüyle ortadan kaldırır. Bu nedenle sinemada “gişe filmi” ve “sanat filmi” ayrımı vardır. Bu ayrım, sanatçının üretme kaygısına göre oluşur. Benzer ayrımlar edebiyatta, resimde ve müzikte de görülür. Sanatın alanı ne olursa olsun, kazanç kaygısı ile nitelik arasında ters orantılı bir ilişki vardır. Biri yükseldikçe diğeri düşer.
Günümüzde kültür endüstrisi alanının tekelleşmesi ve sanat eseri üretmenin maliyetinin artması, bu kaygıyı daha görünür hâle getirmiştir. Sanatın hemen her alanında üretimin, ya tüketici profiline göre ya da tüketicinin doğrudan talebine göre şekillendiğini gözlemliyoruz. Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte bu durum neredeyse yapısal bir hâl almıştır.
Mafya dizileri örneğinden hareketle tüketici profiline göre kültürel üretim nasıl şekilleniyor? Gerçekten mafya dizileri ahlakımızı bozuyor mu?
Son yıllarda özellikle Türkiye’de mafyatik dizi ve filmlerin artışı yoğun biçimde tartışılıyor. Bu yapımların gençleri suça yönlendirdiği, aile yapısını bozduğu, toplumsal değerleri aşındırdığı söyleniyor. Bu iddiayı ciddiye alırsak, sinema tarihinin önemli bir bölümünü de çöpe atmamız gerekir. Sonuçta sinema tarihine damga vurmuş The Godfather, Scarface, Casino, Pulp Fiction, The Departed, Heat gibi pek çok film aynı türdedir. Sinema tarihi suç filmleriyle doludur. Dolayısıyla bu ikna edici bir yaklaşım değildir. Bu meseleyi anlamaktan çok, meseleden kaçma biçimidir.
Meseleyi anlamak için sanat–tüketim ilişkisini ahlaki bir panik alanına sıkıştırmadan ele almak gerekir. Mafyatik yapımlar etrafında dönen tartışmayı “ahlak bozuluyor” kolaycılığından çıkarıp; adalet, sınıf, eşitsizlik ve meşruiyet krizleriyle birlikte düşünmeden bu olguyu anlamak mümkün değildir.
Çünkü toplumun ahlakını bozan şey izledikleri değil, yaşadıklarıdır. “Günah karanlık ruhlarda işini daha kolayca görür. Suçlu günahı işleyen değil, karanlığı yaratandır.” (Sefiller, Victor Hugo)
Dolayısıyla gerçek hayatta mafyaya ya da benzeri güç odaklarına gösterilen saygı ve ayrıcalıklar özellikle genç kuşağın suça meylini artırıyor. Adaletin işlemediği algısının yaygın olduğu bir toplumda, adalet sağlayıcı rol silahlı gruplara atfedilir. İnsanlar, The Godfather filminde olduğu gibi adaleti bu figürlerden bekler. Bugün yapılan kamuoyu araştırmalarında ülkede en çok güven duyulan isimler arasında Sedat Peker’in yer alması bunun bir göstergesidir.
Mafyatik figürlerin ve mafya dizilerinin toplumda karşılık bulmasının nedenini nasıl açıklarsınız?
Bunun nedenleri arasında sınıf ayrımlarının derinleşmesi ve eğitimin dikey hareketlilik yaratamaz bir duruma gelmesi sayılabilir. Eşitsizlik derinleştikçe yoksullar güç, saygınlık ve servet elde etmenin yolunu “gayrimeşru” alanlarda arıyor. Dolayısıyla toplumsal çürümenin nedeni yine dizi ve filmler değil, kapitalist üretim biçiminin yarattığı eşitsizliktir.
Bu eşitsizliğin kaynağı olan, onu ortadan kaldırmak istemeyen ya da kaldırmaya gücü yetmeyen kurumlar “diziler şehrimizi kötü gösteriyor, ahlakımızı bozuyor” gibi yapay gerekçelere sıkı sıkıya bağlanıyor. Örneğin Adana Valiliği’nin “Adana’yı kötü gösteren yapımların çekilmesine izin vermeyeceğiz” yaklaşımı sorunu çözmekten çok örtme çabasıdır. Nedenlerle sonuçlar yer değiştirildiğinde, tartışma kolaylaşır ama gerçeklik kaybolmaz. Bu yüzden “Sıfır Bir” gibi dizilerin varlığı başlı başına bir sorun değildir. Asıl sorun, bu dizilere ilham veren mahallelerin ve toplumsal koşulların varlığıdır. Kendi hâline bırakılan, yoksulluğun, şiddetin ve umutsuzluğun normalleştiği alanlardır. Silahın, uyuşturucunun, yasa dışı ilişkilerin dolaşımda olduğu mekânlar var oldukça, bu anlatılar da var olacaktır. Çünkü film ve diziler bu gerçekliğin bir yansımasıdır.
Sanatçı içinde yaşadığı toplumdan beslenir. İlhamını oradan alır. Tüketici de kendisini yansıttığı ölçüde bir yapıtla ilişki kurar. Mafyatik dizi ve filmlerin artmasının nedeni de bu talebin güçlenmesidir. Çelişki “Eskiden aile filmleri vardı” nostaljisiyle konuşanların, aynı zamanda mafyatik figürlerden medet ummasıdır. Toplum mafyatik bir düzenin içinde yaşıyorsa, bu anlatıları da talep eder. Kültür endüstrisi de bu talebe göre üretir. Bu ilişki her zaman vardı ancak tüketim kanallarının artmasıyla daha belirgin hâle geldi. Akademisyenlerden öğretmenlere, doktorlardan mimarlara yüksek eğitimli izleyici gruplarının dahi bu yapımları yoğun biçimde tükettiği, verilerde görülüyor.
Kültürel üretim süreçleri, sosyal medya ve piyasa dinamiklerinin doğrudan müdahalesiyle nasıl bir dönüşüm geçiriyor?
Öncelikle kültürel üretim sürecine doğrudan müdahale söz konusu. Artık yapımcılar sosyal medyayı bir tür araştırma şirketi gibi kullanıyorlar. Bir dizi ya da film yayımlandığında, sosyal medya tepkileri anında ölçülür. Etki yaratmayan karakterlerin rolü azaltılır, popüler olanların ağırlığı artırılır. Yan roller başrole dönüşür. Ardından bu karakterler üzerinden yeni yapımlar kurulur. Ercüment Çözer yerli, Better Call Saul ise küresel ölçekte bu mantığın ürünleridir. Ekonomik getiriyi önceleyen sistem, bu tür genişlemeleri sürekli teşvik eder. Buna direnen örnekler ise istisnadır. Gibi dizisi bu açıdan dikkat çekicidir. İzleyicinin yoğun talebine rağmen sevilen bazı karakterlerin tekrar kullanılmaması, diziyi benzerlerinden ayırır. Örneğin Badanacı karakterini tekrar bir bölümde kullansalar belki de en çok izlenen bölüm olacaktı ama yapmadılar. Sosyal medyanın sanatlarına dayattığı tahakkümü kabul etmediler. Elbette Feyyaz Yiğit ve Aziz Kedi’nin dizilerinin yapımcısı olması bu direnci göstermelerini sağladı.
Bu etki yalnızca sinemayla sınırlı değildir. Edebiyat, resim ve müzikte de benzer bir tablo vardır. Mesajlaşma uygulamalarından derlenen kitaplar yayımlanıyor; “çok satacak cümle” kitabın omurgasına dönüşüyor. Kitaplar hacmine göre değer biçilen nesnelere çevriliyor: “ince- kalın” gibi kaba bir algı dolaşıma sokuluyor. Medyada görünür olan isimlerin kitapları hızla basılıyor; görünürlük, nitelikten önce geliyor.
Burada asıl kritik dönüşüm şudur: Edebiyatın üretim temposu, sosyal medya temposuna ayarlanıyor. Yazarın dil kurması, karakter kurması, dünya kurması zaman ister; sosyal medya ise anlık etki ister. Bu yüzden metinler kısalıyor, cümleler sloganlaşıyor, duygular paketleniyor. Bir kitabın sayfaları “güzel alıntı çıkarma” makinesine dönüşünce, okur da metni bir bütün olarak anlamayı bırakıp parçaları tüketiyor. Alıntılanabilirlik, edebi değerin ölçütlerinden biriymiş gibi görülüyor. Altını çizmelik cümlelerin çokluğu nitelik ölçütü haline geliyor. Ne diyelim, fosforlu kaleminizin mürekkebi tükensin!
Yayıncılık tarafında sermaye yoğunlaşması bu süreci daha da hızlandırıyor. Dağıtım ağları, raf yerleri, reklam bütçeleri birkaç grubun elinde toplandıkça “risk” küçülüyor. Özgünlük daralıyor. Benzer kapaklar, benzer temalar, benzer diller çoğalıyor. “Trend” güvenli bir limana dönüşüyor. Böylelikle “hikâye” değil, “tutma ihtimali” merkeze alınarak sanatsal kurgu yerini pazar testine bırakıyor. Sonuç olarak edebiyatın geniş coğrafyası, dar bir koridorun içinde dolaşmaya başlıyor.
Tüm bu tabloyu birlikte düşündüğümüzde, kültür alanı yalnızca toplumsal gerçekliğin bir yansıması mı, yoksa rızanın aktif olarak üretildiği bir hegemonya alanı mı?
Bütün bunların arkasında duran şey, kapitalist üretim biçiminin kültür alanında kurduğu hegemonyadır. Netflix, Amazon, benzeri platformlar zamanı öldüren, hızlı tüketilen içeriklerle gündelik hayatı doldurur. Müzik endüstrisi algoritmalarla hangi şarkının öne çıkacağını belirliyor. Yayıncılık alanında da birkaç sermaye grubunun hâkimiyeti, benzer bir tekdüzeliği üretiyor. Bu izleyiciye, dinleyiciye ve okuyucuya kendi seçimiymiş gibi sunuluyor. Sonuç olarak, kültürel sermayesi olmayan bir toplum, sermayenin sunduğu ürünü rızası varmış gibi tüketiyor. Kültürde kurulan bu hegemonya, yalnızca sanatı değil, hayatın bütün alanlarını etkileyen güçlü bir araç hâline geliyor.
Peki üretilen ürünlerin tüketicileri olabilmemiz için kültür algımız sistematik olarak şekillendiriliyor mu yoksa içinde yaşadığımız koşullardan dolayı bu ürünleri biz mi talep ediyoruz?
Birinci varsayım: Üretilen ürünleri tüketebilmemiz için kültür algımız bilinçli olarak şekillendiriliyor. Ne izleyeceğimiz, ne dinleyeceğimiz, ne okuyacağımız, neyi iyi sayacağımız önceden belirleniyor. Algoritmalar, platformlar, reklamlar, dolaşım ağları… Kültür burada bir yönlendirme aracı. Tüketici, kendisine sunulan seçenekler arasından seçim yapıyor ama çerçeve baştan çizilmiş oluyor. Kültür, iktidarın ve sermayenin elinde bir araç.
İkinci varsayım: Ortada sıfırdan yaratılmış bir talep yok. Kültür ürünleri, içinde yaşadığımız toplumsal gerçekliğin içinden çıkıyor. Şiddet varsa şiddet anlatıları, güvensizlik varsa mafyatik figürler, adalet boşluğu varsa “adalet dağıtan” karakterler yaratılıyor. Üretici burada bir manipülatör değil; var olan talebi karşılayan bir yerde durur.
Bu iki varsayım da birbirini dışlamıyor. Tam tersine, birlikte işliyorlar.
Toplum belli koşullar içinde belirli şeylere yatkın hâle geliyor. Yoksulluk, güvensizlik, eşitsizlik, adaletsizlik… Bunlar belli anlatılara zemin hazırlıyor. Ama o anlatılar üretildikten sonra, yalnızca mevcut durumu yansıtmakla kalmıyor; onu pekiştiriyor, normalleştiriyor, hatta estetikleştiriyor. Ondan sonra artık yalnızca “olanı” izlemiyoruz; “olması gerektiği” hissini de oradan öğreniyoruz.
Yani talep, bütünüyle doğal bir yerden çıkmıyor; ama arz da bütünüyle yukarıdan dayatılmıyor. Arada döngüsel bir ilişki var. Toplum bazı anlatıları çağırıyor, kültür endüstrisi o çağrıyı büyütüyor, parlatıyor, çoğaltıyor ve veriyor. Geri dönen şey, ilk hâlinden daha güçlü, daha cazip ve daha normatif oluyor. Bu noktada rıza üretilmiş oluyor.
Son olarak ne söylemek istersiniz?
Sonuç olarak sorun “bizi kandırıyorlar mı?” meselesi değil. Sorun, kandırılmaya hazır hâle gelmiş bir toplumsal zeminin, kültür yoluyla nasıl sürekli yeniden üretildiğidir. Kültür burada ne masum bir ayna ne de tek başına bir manipülasyon aracı. Kültür, toplumla sermaye arasındaki en etkili arayüzdür.
Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin...