Ozan Gündoğdu

Ozan Gündoğdu

Neden siyasal islam diyoruz?

Ülkenin genel çoğunluğunun kabul ettiği kötü gidişat Cumhur İttifakı’nın tabanında çözülmeye neden olurken, iktidarın yaslandığı ideolojik dayanak olan “Siyasal İslam” daha fazla sorgulanmaya başladı.

AKP, halkın geçim sıkıntısına derman olacak bir reçete bulmadıkça, salt politik söylem rıza üretmeye yetmiyor. Tencere dolmadıkça hamasi dil geniş kitleleri etkisi altına alamıyor. Din ile rıza üretmenin bir aparatı haline gelen kimi İslamcı yazarlar/ilahiyatçılar hemen her gün geniş kesimlerin tepkisini çeken gaflara imza atıyor. Ancak son günlerde İslamcı çevrelerden bazı kimseler “İslam’a hakaret edemeyen siyasal İslam diyor” mealinde savunmalarla çubuğu halkın geleneksel dini duygularına bükmeye yeltendi. Buradan hareketle “Neden siyasal İslam diyoruz” sorusuna yanıt vermek böyle bir dönemde faydalı olabilir.

19’uncu yüzyılın ikinci yarısında dağılma dönemindeki Osmanlı aydınları gidişatı düzeltmek adına “Bu devlet nasıl kurtulur” sorusunu sordular. Yusuf Akçura’nın tanımıyla bu topraklardaki 3 tarz-ı siyaset de bu sorudan beslenerek doğdu; İslamcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük. Aslında “ulus devletler çağına hangi üst kimlikle girilmeli” gibi dünyevi bir soruya yanıt arayan kimi isimler kurtuluşun panislamizmde olduğunu savundu. İslamcı olmayan, Osmanlıcılığı veya Türkçülüğü savunan aydınlar Müslüman değil miydi? Tabii ki hayır. Peki, İslamcılığı savunan aydınlar diğerlerinden daha mı dindardı. Buna da olumlu cevap vermek güçtür. Ancak bir gerçeklik var ki, 2. Abdülhamit’in de desteğini arkasına alan bu fikir memlekette bir kısım aydını etkisi altına altı. Bu haliyle İslamcılık ya da 20’nci yüzyıldaki adıyla siyasal İslam denilince uhrevi olan İslam’dan değil dünyevi olan 19’uncu yüzyıl ideolojisinden bahsettiğimizin altını çizmek gerekir.

Kimi İslamcı yazarlar, Müslüman ile siyasal İslamcıyı eşitleyip ülkenin yüzde 90’ını kendi ideolojik çadırının içine sokmaya çalışıyor. Halbuki yüzde 90’ından fazlası Müslüman olan Türkiye’de, siyasal İslamcılar olsa olsa marjinal bir azınlığı temsil ederler. Peki kimdir siyasal İslamcı? Aslında bu soruya verilecek cevabın kökleri 2’nci Dünya Savaşı’ndan su çeker. Neden? Çünkü Hitler tarafından Batı’dan Doğu’ya taşınan savaş, giderek Müslümanların yaşadığı coğrafyalara kaymaya başlamıştı. Hem Orta Doğu hem de Azerbaycan petrolünü ele geçirmeyi kafasına koyan Hitler’in önünde nüfusunun yüzde 15’i Müslüman olan Sovyetler Birliği ve nüfusunun hemen hepsi Müslüman olan İngiltere sömürgesi konumundaki Orta Doğu coğrafyası bulunuyordu. Propagandanın tarihte hiç görülmediği kadar yoğun kullanıldığı 2’nci Dünya Savaşı’nda Müslüman halklar sömürgeci olmamalarına rağmen bu savaşa dahil edildiler.

“Ey inananlar!  Savaş için ilerlerken, inkar edenlerle toplu halde karşılaştığınızda onlara arkanızı dönmeyin”, “Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilmek veya bir başka topluluğa katılmak maksadı dışında, o gün arkasını dönen kimse Allah’ın gazabına uğramış olur. Onun varacağı yer cehennemdir. O ne kötü bir dönüştür”

İnanması zor ama Enfal Suresi’nden alıntılanan bu ifadelerin yazılı olduğu milyonlarca kartpostal Mısır halkının üzerine Alman uçaklarından atılıyordu. Kartpostalın arka yüzüne ise Kudüs Müftüsü Emin El Hüseyni’nin Hitler’le el sıkışırken çekilen fotoğrafı basılmıştı. Emin El Hüseyni, namı diğer Kudüs Müftüsü savaş başladıktan sonra Müslümanların egemen olduğu bir Filistin’in ancak Almanların zaferine bağlı olduğuna inanmıştı. Bunun için 1941’de önce faşist İtalya’ya giderek Mussolini’yle, daha sonra İtalya’dan aldığı referansla 28 Kasım 1941’de Hitler’le görüştü. Görüşmede taleplerini sıralayan müftüyü Hitler can kulağıyla dinledi ve hiçbir söz vermese de Hitler’i heyecanlandırabildi. Çünkü Nazi rejimi için Müftü’nün kendisi emsalsiz bir propaganda aparatıydı. Bu görüşmede çekilen resimler kartpostallara basılarak Ortadoğu’daki Müslüman halklara dağıtıldı. Müftü de durumdan gayet memnun görünüyordu. Fakat Hitler’le görüşen bu politik figürün İngiliz hakimiyetinde olan Kudüs’e dönmesi artık mümkün değildi. Böylece Nazi Almanyası, Müftü’ye konaklayacağı gösterişli bir ev verdi. Altına şoförlü bir otomobil çekildi, hesabına maaş bağlandı. Emin el-Hüseyni Naziler’in İslam’ı siyasallaştırmada kullanacakları etkili bir aparata dönüştürülmüştü.

“Dünya Yahudiliğinin başlattığı bu savaş eğer hakkıyla yararlanılırsa Müslümanlara baskıdan ve zulümden kurtulmaları için en iyi fırsatı sunar. Yahudiler ve işbirlikçileri eskiden beri düşmanlık gösterdikleri ve her yerde kahpelikle ve şeytanlıkla karşıladıkları Müslümanların en azılı düşmanları arasındadır… Kuran-ı Kerim ve Peygamber’in hayatı Yahudilerin karaktersizliğinin, kötü niyetli, yalancı, hain davranışlarının kanıtlarıyla doludur; tek başına bu Müslümanları son güne kadar onların sürekli, şiddetli tehdit ve düşmanlığı konusunda uyarmaya yeter. Yahudiler çağlar boyunca, ulu Peygamber’in zamanındaki gibi kaldılar; fırsat buldukları her seferinde kumpasçı ve Müslüman nefretiyle dolu”
Müftü Hüseyni bu konuşmayı 18 Aralık 1942’de Berlin’de o gün açılışı yapılan İslam Merkezi Enstitüsü’nde yaptı. Evet, Hitler Almanya’sı savaşın tam ortasında başkentte bir İslam Merkezi Enstitüsü açmıştı. Herhalde bu Hitler’in Müslümanlığa sempati beslemesinden kaynaklanmıyordu. Naziler, İslamcı söylemin politik gücünü farkına varmıştı. Benzer konuşmaları Sovyetler’deki müslümanlara komünizme karşı, Hindistan’daki Müslümanlara İngilizlere karşı, Kudüs’teki Müslümanlara ise Yahudilere karşı yaptırıyorlardı. Naziler için konuşmaların dini içeriği değil politik içeriği önemliydi. Dini söylem politik içeriğin gücünü artıran bir yan ögeydi sadece.

Naziler Kudüs Müftüsü’nü ele geçirdikleri Müslüman coğrafyalara da gönderiyor, O’na İslam ile Nazi rejiminin nasıl uyum içinde olduğunu anlattırıyorlardı. Müftü ise dini metinleri ustalıkla Nazi rejimi lehine yorumluyor, bizzat İslam’ın birincil kaynaklarından faydalanıyordu. Özellikle Sovyetler’den ele geçirilen Doğu Avrupa coğrafyasındaki Müslümanlar için müftü il il gezdirildi. Kendisi Almanca bilmesine rağmen konuşmalarını Arapça yapıyor bir tercüman aracılığıyla cemaate sesleniyordu ki bu da konuşmalarının duygusal derinliğini artırıyordu. Ancak bölge halkına yaptığı konuşmalar dinsel nitelikli görünse de son derece politik konuşmalardı. Müttefik güçlerini “Moskof kundakçı”, “İngiliz zorba”, “Amerikalı sömürgeci” şeklinde anıyor, ardından Nazi Rejimi’nin Müslümanların özgürlüğü için savaştığından bahsediyordu. Naziler bu gezilere coşkuyla tepki verdi. SS komutanı Gottlob Berger’in Heinrich Himmler’e verdiği raporda “Büyük müftünün ziyareti her bakımdan başarılı oldu; siyasal açıdan da olağanüstü iyi ve olumlu karşılandı ve bölgenin sakinleşmesine epeyce katkıda bulunabilir” deniyordu.

Peki tüm bunlar yaşanırken, Kudüs Müftüsü, Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi Hüsrev Gerede’nin dikkatini çekmemiş miydi? Gerede anılarında Emin el-Hüseyni’ye ilişkin şunları not ediyor;

“Hüseyni’nin, dünyanın bu bölgesinde, politika alanında hayalperest olmaktan çok, gerçekçi bir adam olarak belirdiğini söyleyen Hitler, müftünün ince bedeni ve fare gibi haline rağmen, sarı saçlı ve mavi gözlü oluşunun, ecdadı arasında Aryen bulunduğunu gösterdiğini söylüyordu.”

Tarihin trajikomik bir cilvesi… Müslümanların rızasını tarihin en kanlı diktatörü için toplamaya çalışan bir Arap, bu diktatörün saygısını ancak sarı saçlarıyla kazanabiliyordu.

Savaş bittikten sonra Nazi Almanya’sı tarihten silindi. Almanya’nın batısı ABD’de doğusu ise Sovyetler’de kaldı. Bu fiili gerginliğin devamında süreç, Soğuk Savaş’a evrildi evrilmesine ama ABD’nin o zamana kadar Sovyetler Birliği hakkında derin istihbarat faaliyeti yoktu. Böylece Nazi artıkları ile ABD arasındaki işbirliği başladı. Sovyetler’den Almanya’ya getirilen ve Sovyetler’e karşı savaştırılan yüzbinlerce Müslüman memleketleri olan Sovyetler’e bir daha dönemedi ve çoğu ABD tarafından komünizme karşı ajanlık faaliyetlerinde kullanıldı. ABD, 1945’ten 1990’a kadar, Sovyet Rusya’nın çevresini saran bölgedeki Müslüman halkları komünizme karşı kışkırtmak için ilahiyatçılardan, İslamcı yazarlardan, ajan provokatörlerden faydalandı. Türkiye’de de bu kapsamda Komünizmle Mücadele Dernekleri, Milli Türk Talebe Birliği gibi örgütler MİT’in de destekleriyle büyüdü, serpildi.

Buraya gelene kadar siyasal İslam’dan tarihin bir kesitini örnekleyerek bahsetmiş olduk. Ancak hikaye kolaylıkla 2021’e kadar sürdürülebilir. 20’nci yüzyıldan bugüne siyasal İslam’ın tarihi kesintisiz biçimde emperyalizme paralel ilerlemiştir. Denebilir ki, hep mi maşadır siyasal İslamcı? Hiç mi ütopyası yoktur? Nedir İslamcı’nın medeniyet tasavvuru? İşte dünyayı gerçekler penceresinden yorumlama yeteneğinden mahrum bu fikrin iktidar olduğu toprakların hali siyasal İslam’ın medeniyet tasavvurudur; Pakistan, Afganistan, İran, Malezya… Halkın bilincine çarpmasa belki de Türkiye…

Bu nedenle “İslam’a hakaret edemeyen siyasal İslam diyor” çarpıtmasına aldanmamalıyız.

Önceki ve Sonraki Yazılar