Cumartesi Anneleri 1086'ncı haftada!
Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle 1995 yılından bu yana Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen Cumartesi Anneleri, eylemlerinin 1086. haftasında 30 yıl önce Hakkari'de yaşamını yitiren Abdullah Canan’ın dosyasını gündeme taşıdı.

Açıklamada, 1996'da Hakkari'de askerler tarafından gözaltına alındıktan sonra cansız bedenine ulaşılan Abdullah Canan için adalet çağrısı yinelendi.
Cumartesi Anneleri 1085’inci haftada!
"KAÇ YIL GEÇERSE GEÇSİN TÜM KAYIPLARIMIZ İÇİN ADALET İSTEMEKTEN VAZGEÇMEYECEĞİZ"
Kayıp yakını Oya Ersoy'un okuduğu açıklama şu şekilde:
"Derin adaletsizliğin, keyfi yasak ve sınırlamaların gölgesinde 1086. kez Galatasaray’dayız.
1086 haftadır ısrarla aynı gerçeği dile getiriyoruz: Adaletin yerini keyfilik aldığında, insanlar sorunlarını hukuk içinde çözme inancını yitirir. Bu inanç kaybı; öfkeyi, umutsuzluğu ve dışlanmışlık duygusunu beslerken, toplumsal gerilimleri ve çatışma ortamını kaçınılmaz hale getirir.
Bu nedenle kalıcı barış ve toplumsal huzur, ancak hukukun üstünlüğünün tesis edilmesiyle mümkündür. Aksi halde adaletsizlik, tüm toplumsal sorunlarımızın hem kaynağı hem de derinleştiricisi olmaya devam eder. İşte tam da bu yüzden; barışı, huzuru ve birlikte yaşamı savunan herkes için ilk ve vazgeçilmez adım, hukukun üstünlüğünü tesis etmektir.
43 yaşındaki Abdullah Canan, Yüksekova’da yaşayan bir iş insanıydı. Bölgede yaygın biçimde yaşanan ve ailesini de hedef alan ağır hak ihlalleri nedeniyle savcılığa başvurdu. Yedi akrabasıyla birlikte yaptıkları başvuruda, Yüksekova Dağ Komando Tabur Komutanı Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul hakkında suç duyurusunda bulundu.
Bu başvurunun ardından Yurdakul, Abdullah Canan ve şikâyetçilerden iki kişiyi taburdaki makamına çağırarak, kendisi hakkındaki şikâyetlerinden vazgeçmelerini istedi. Abdullah Canan bu talebi reddedince, Binbaşı Yurdakul tarafından tanıklar önünde tehdit edildi.
Bu olaydan kısa bir süre sonra, 17 Ocak 1996 sabahı Abdullah Canan Hakkâri’ye gitmek üzere Yüksekova’daki evinden ayrıldı. Tanık beyanlarına göre Yüksekova–Van karayolunda askerler tarafından otomobili durdurularak gözaltına alındı ve askeri bir araçla Yüksekova Dağ Komando Taburu’na götürüldü.
Ailesi; ilgili tüm kurumlara, Abdullah Canan’ın Binbaşı Yurdakul tarafından alındığını ve akıbetinin araştırılmasını talep eden yazılı başvurular yaptı. Ancak bu başvuruların hiçbirine yanıt verilmedi.
21 Şubat 1996 günü, Abdullah Canan’ın ağır işkence görmüş cansız bedeni köylüler tarafından bulundu. Canan elleri, ayakları ve ağzı bağlı halde Yüksekova–Esendere Karayolu üzerindeki bir menfeze bırakılmıştı.
Canan Ailesi, Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak Abdullah Canan’ın öldürülmesinden sorumlu olduğu gerekçesiyle Binbaşı Yurdakul hakkında suç duyurusunda bulundu. Yüksekova Taburu’nda görev yapan itirafçı Kahraman Bilgiç, savcıya verdiği ifadede; Abdullah Canan’ın taburda işkenceyle sorgulandığını ve Tabur Komutanı Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul’un talimatıyla Bölük Komutanı Yüzbaşı Nihat Yiğiter tarafından öldürüldüğünü ayrıntılarıyla anlattı.
Ayrıca Albay Kamber Oğur, Yüksekova Savcılığı’na verdiği ifadede, gözaltına alındığı inkâr edilen Abdullah Canan’ı Şubat ayında tabur karargâhındaki revirde, başı sarılı halde gördüğünü beyan etti.
Bu beyanlar üzerine Kahraman Bilgiç, Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul, Yüzbaşı Nihat Yiğiter ve Üsteğmen Bülent Yetüt hakkında Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı’nca soruşturma açıldı. Sanıklar, Abdullah Canan’ı tasarlayarak öldürmekle suçlandı. Ancak 12 Kasım 1999 tarihinde Hakkâri Ağır Ceza Mahkemesi sanıklar hakkında beraat kararı verdi. Bu karar, 2 Nisan 2001 tarihinde Yargıtay 1. Ceza Dairesi tarafından onandı.
Canan Ailesi’nin 1997 yılında başvurduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise 26 Haziran 2007 tarihinde kararını açıkladı. AİHM 3. Dairesi, 'Abdullah Canan’ın gözaltında öldürüldüğü ve öldürülmeden önce ağır işkence gördüğü' tespitini yaparak; Türkiye’nin yaşam hakkını esas ve usul yönünden, işkence yasağını ise esas yönünden ihlal ettiğine oy birliğiyle hükmetti.
Abdullah Canan’ın gözaltında kaybedilişinin 30. yılında bir kez daha hatırlatıyoruz: Türkiye’yi de bağlayan AİHM içtihatlarına göre; devlet görevlileri işkence, cinayet ve zorla kaybetme suçlarıyla itham edildiğinde, yargılama ve mahkûmiyet zamanaşımıyla engellenemez. Abdullah Canan’ın failleri üzerindeki cezasızlık kalkanı kaldırılmalı; AİHM kararı gereği dosya yeniden açılmalı, sorumlular yargılanarak cezalandırılmalıdır.
Kaç yıl geçerse geçsin Abdullah Canan için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten; devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz!"