MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Türkiye’ye ilişkin sözlerine tepki gösterdi.
Von der Leyen’in "Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmamız gerekiyor ki; Rus, Türk ya da Çin etkisi altına girmesin" sözlerini hedef alan Bahçeli, bu ifadenin sıradan bir açıklama olarak görülemeyeceğini söyledi.
ÇİFTE STANDART TEPKİSİ
Bahçeli, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yıllardır ikircikli bir tutumla yaklaştığını belirtti. Türkiye’nin üyelik sürecinde dışarıda tutulduğunu, ancak güvenlik, enerji, göç ve ulaştırma gibi başlıklarda yeniden devreye çağrıldığını ifade etti.
Bahçeli, Avrupa’nın Türkiye’ye bakışında derin bir zihinsel sorun bulunduğunu savundu. AB’nin bir yandan ölçüt, ilke ve normlardan söz ettiğini, diğer yandan kendi çıkarı söz konusu olduğunda Türkiye’yi vazgeçilmez gördüğünü söyledi.
MHP lideri, bu tutumu “siyasal ahlâk bakımından sakat”, “stratejik akıl bakımından tutarsız” olarak nitelendirdi.
"BRÜKSEL'İN İKİ YÜZLÜ SİYASETİ"
Bahçeli, Türkiye’nin jeopolitik dengelerin merkezinde yer aldığını vurguladı. Avrupa’nın Türkiye’yi gerektiğinde kullanmak, gerektiğinde dışlamak istediğini belirten Bahçeli, "“Mesele Ankara’nın istikameti değil; Brüksel’in ikiyüzlü siyasetidir.” değerlendirmesi yaptı.
Bahçeli, Avrupa’nın tarihsel olarak sömürü, gasp ve çifte standart çizgisinde hareket ettiğini savundu. Bugün Avrupa’nın asıl krizinin dış rakiplerinden önce kendi içindeki anlam kaybı olduğunu dile getirdi.
Ursula von der Leyen’e seslenen Bahçeli, Türkiye’nin dar kalıplarla tarif edilemeyeceğini söyledi. Bahçeli, Türkiye’nin yalnızca ihtiyaç duyulduğunda hatırlanacak bir ülke olmadığını belirterek şöyle konuştu:
“Biz, kökleri Asya’nın derinliklerine inen, dalları Avrupa ufkuna uzanan, gölgesi Afrika’ya düşen büyük bir medeniyetin tecessüm etmiş devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’yiz. Bize dar bir yer göstermeye çalışanlar, büyük milletlerin harita cetvelleriyle anlaşılamayacağını hâlâ idrak edememiş olanlardır. Türkiye, gel denildiğinde gelen, git denildiğinde giden bir unsur gibi görülemez.”
Bahçeli, Türkiye ile ilişki kurmak isteyen herkesin bu ülkenin onurunu, devlet vakarını ve tarihsel ağırlığını hesaba katması gerektiğini söyledi.
"SUKUNET ZAAF DEĞİL"
Bahçeli, Türkiye’nin krizler karşısında soğukkanlı hareket eden köklü bir devlet geleneğine sahip olduğunu ifade etti. Türkiye’nin sessizliğinin yanlış okunmaması gerektiğini belirten Bahçeli, şunları söyledi:
“Bizim sükûnetimiz zaaf diye okunamaz. Bizim sabrımız geri çekilme işareti olarak yorumlanamaz. Bizim serinkanlılığımız tereddüt perdesi sanılamaz.”
Bahçeli, Türkiye’yi hafife alanların çoğu zaman bu sessizliği yanlış yorumladığını söyledi. Türkiye’nin sabrının edilgenlik değil, devlet aklının sonucu olduğunu belirtti.
Bahçeli, Türkiye’nin Avrupa güvenliği, enerji hatları, göç yönetimi, ulaştırma ve bölgesel denge açısından vazgeçilmez olduğunu söyledi.
MHP lideri, Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyaç duyduğunu şu sözlerle ifade etti:
“Avrupa Türkiye’siz yapamaz.
Güvenlikte yapamaz.
Enerjide yapamaz.
Göç yönetiminde yapamaz.
Ulaştırmada yapamaz.
Bölgesel dengeyi kurarken yapamaz.”
Bahçeli, buna karşılık Türkiye’nin Avrupa’nın sınıflandırmalarına mahkûm bir ülke olmadığını belirtti. Türkiye’nin Avrupa ile ilişkisinin blok taassubuyla değil, millî menfaat ve devlet aklıyla şekilleneceğini söyledi.
Bahçeli, Türkiye’nin başka güçlerin çizdiği sınırlar içinde hareket etmeyeceğini vurguladı. Türkiye’nin kendi yolunu kendisinin belirleyeceğini dile getiren Bahçeli, şu ifadeleri kullandı:
“Türkiye Cumhuriyeti başkalarının yazdığı senaryoda figüran olmayacaktır.
Kefesini başkalarının koyduğu terazide tartılmayacaktır.
Başkalarının buyurduğu yollarda yürümeyecektir.”
Bahçeli, Türkiye’ye “yer göstermeye” çalışanlara karşı tarih, coğrafya ve devlet aklıyla cevap verileceğini söyledi.
Bahçeli'nin konuşmasının ilgili kısmı şöyle:
"Önümüzde şimdi bir başka cephe daha vardır. Bu cephe, kimi zaman görünürdür, kimi zaman örtülür; kimi zaman diplomatik nezaketin arkasına saklanır, kimi zaman kibirli sözlerin arkasından kendini açık eder. Avrupa’nın Türkiye’ye bakarken içine düştüğü zihnî ve siyasî yanlışlık yapılan açıklamalarda gün yüzüne çıkmaktadır.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, 21 Nisan 2026 tarihinde Avrupa kıtasının “Rus, Türk veya Çin etkisine bırakılmaması gerektiğini” söylemiştir.
Bu söz, sıradan bir cümle gibi geçiştirilemez. Avrupa Birliği yürütme organının en üst siyasi makamından çıkan bu ifade, bir yorumcunun, bir köşe yazarının ya da tali bir aktörün beyanı sayılamaz.
Avrupa Komisyonu Başkanı’nın ağzından dökülen bu söz, dilin kazası olarak görülemez; zihnin derinliğinde duran tasnifin, kibrin ve çifte standardın dışavurumudur. Nitekim bu küstah dilin “jeopolitik bakımdan sorunlu”, “gerçeklikten kopuk” ve “çifte standartlı” bulunduğu bizzat kendi çevrelerinde dile getirilmiştir.
Hatta aynı çevreler; Türkiye’nin Avrupa güvenliği bakımından temel bir müttefik, enerji hatları ve kaynakları bakımından hayati bir damar, göç yönetimi bakımından kilit bir ortak ve bölgesel denge bakımından vazgeçilmez bir güç olduğunu hatırlatmak zorunda kalmıştır.
Bahsettiğimiz husus, gündelik bir basın polemiği seviyesinde görülemez. Burada karşımızda duran şey, Avrupa’nın Türkiye’yi anlamakta yaşadığı derin zihnî arızadır. Avrupa Birliği, Türkiye’yi yıllardır üyelik bahsinde dışarıda, güvenlikte içeride; değerler söyleminde ötede, yük paylaşımında beride tutmaya çalışmıştır.
Bir yandan ölçüt, ilke, norm ve uyum diyerek parmak sallamış; öbür yandan kendi jeopolitik ihtiyacı belirir belirmez Türkiye’yi enerji koridoru, ulaştırma kapısı, dijital bağlantı zemini ve güvenlik paydaşı ve yeri geldiğinde adeta bir tampon işleviyle yeniden devreye çağırmıştır. Fakat eşitlik bahsi açıldığı anda eski kibir cümlelerine rücu etmekten geri durmamıştır.
Bu tutum, siyasal ahlâk bakımından sakattır; stratejik akıl bakımından ise tutarsızdır.
Bu tavır ortaklık dili üretemez. Bu tavır samimiyet doğuramaz. Bu tavır güven iklimi inşa edemez.
Öyle ya da böyle; ister doluya koyun almasın ister boşa koyun dolmasın, Türkiye; jeopolitik düğümlerin tam ortasındadır, kilit noktasıdır, cümle kapısıdır.
“Neydim” demeyen mahfillerin “ne oldumcu” tavrıyla mücadele etmek zorunda kaldığımız bu basiretsiz uluslararası sahada mesele Türkiye’nin nerede durduğu değil; Avrupa Birliği’nin nereye savrulduğudur.
Mesele Ankara’nın istikameti değil; Brüksel’in ikiyüzlü siyasetidir.
Mesele Türkiye’nin duruşu değil; Türkiye’yi gerektiğinde dışlayıp gerektiğinde kullanmak isteyen çarpık, çıkarcı, ikiyüzlü Avrupa zihniyetidir.
Bakınız, bu tablo yeni değildir.
Türkiye ve dünya siyasetini satır satır okuyabilen, okuduğunu anlayan, anladığını yine ülkesi ve milleti için anlatan bizler bakımından hiç şaşırtıcı değildir.
Avrupa’nın tarihî serencamı ortadadır. Coğrafi keşiflerden itibaren büyüttüğü güç, büyük ölçüde kan, gözyaşı, gasp, sömürü ve intihal çizgisi üzerinde tahkim edilmiştir. Bugün Avrupa kıtasının karşı karşıya bulunduğu asıl buhran, dışarıdaki rakiplerinden evvel kendi içindeki mana kaybıdır.
Niyetini ve eylemini aynı hatta buluşturamayan, değer söylemiyle çıkar siyasetini aynı anda taşımaya çalışan, eşitlik dilini menfaat hesabına feda eden Avrupa da bugün kendi siyasi körlüğüyle yüz yüzedir.
Şayet Avrupa, Türkiye’ye karşı kullandığı dili adalet, hakkaniyet ve rasyonalite zeminine çekmezse;
şayet kendisini hâlâ eski hiyerarşi duygusunun konforu içinde zannederse;
şayet Türkiye’yi ihtiyaç anında çağrılacak, rahatladığı anda ötede tutulacak bir unsur gibi görmeyi sürdürürse, kendi tarlasını nadasa mahkûm eden siyasi bir kuraklıkla karşı karşıya kalacaktır.
Tarih, kibrini aklının önüne geçiren merkezlerin nasıl çözüldüğüne defalarca şahittir.
Ursula Hanım’ın şahsında tüm Avrupa efkarına buradan sesleniyorum;
Biz, kökleri Asya’nın derinliklerine inen, dalları Avrupa ufkuna uzanan, gölgesi Afrika’ya düşen büyük bir medeniyetin tecessüm etmiş devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’yiz. Bize dar bir yer göstermeye çalışanlar, büyük milletlerin harita cetvelleriyle anlaşılamayacağını hâlâ idrak edememiş olanlardır. Türkiye, gel denildiğinde gelen, git denildiğinde giden bir unsur gibi görülemez.
Türkiye dosttur; fakat dostluğu tahkire açık bir mahiyette değildir. Türkiye ile ilişki kurmak isteyen herkes, önce bu milletin onurunu, bu devletin vakarını ve bu tarihin ağırlığını hesaba katmak zorundadır.
Ve herkes şunu çok iyi bilmelidir: Türkiye yalnız rahat günlerin devleti değildir. Bu milletin acı eşiği yüksektir. Bu devletin kriz hafızası derindir. Türkiye, sarsıntı anlarında savrulmayan, yüksek basınç anlarında paniğe kapılmayan, tahrik karşısında öfkesini akla, gerilimi stratejiye, tehdidi iradeye tahvil eden köklü bir devlet geleneğinin bugünkü adıdır.
Tansiyon yükseldiğinde yönünü şaşıran nice devletler görülmüştür. Türkiye ise en çetin zamanlarda dahi istikamet duygusunu muhafaza eden, soğukkanlılığı kuvvetle mezceden, sabrı kudretle tamamlayan bir devlettir.
Bizim sükûnetimiz zaaf diye okunamaz. Bizim sabrımız geri çekilme işareti olarak yorumlanamaz. Bizim serinkanlılığımız tereddüt perdesi sanılamaz. Bunların her biri, asırların süzdüğü devlet aklının, acıyı taşıma kudretinin ve tansiyonu yönetme kabiliyetinin tezahürüdür.
Türkiye’yi hafife alanlar, çoğu zaman onun sessizliğini yanlış okumuş, vakarını edilgenlik sanmış, sabrını sınamaya kalkışmış, ardından da tarih karşısında mahcup olmuştur. Çünkü Türkiye’nin sessizliği boşluk sessizliği değildir; bu sessizlik birikmiş hafızanın, hesaplanmış zamanlamanın, kontrollü gücün sessizliğidir.
Türkiye’nin sükûneti tereddüt sükûneti değildir; bu sükûnet devlet aklının sükûnetidir. Türkiye’nin gecikmiş görünen adımı tereddüt adımı değildir; bu adım çoğu zaman zemini yoklayan, zamanı olgunlaştıran, sonucu tahkim eden tarih tecrübesinin adımıdır.
Bizim yönümüz asırlardır Batı’yla temas eden, Batı’yı tanıyan, gerektiğinde onunla mücadele eden, gerektiğinde onunla müzakere eden büyük tarih çizgisi içinde şekillenmiştir.
Ne Brüksel bize geldiğimiz yeri gösterebilir, ne Avrupa bürokrasisi Türkiye’ye yürüyeceği yolu tarif edebilir.
Türkiye’nin Rusya ile, Çin ile, Türk dünyasıyla, İslam coğrafyasıyla, Avrupa ile ve dünyanın sair merkezleriyle hangi ölçüde, hangi çerçevede ve hangi derinlikte ilişki kuracağına blok taassubu karar veremez; buna ancak millî menfaatin hükmünde işleyen devlet aklı karar verir.
Buradan açıkça ifade ediyorum:
Avrupa Türkiye’siz yapamaz.
Güvenlikte yapamaz.
Enerjide yapamaz.
Göç yönetiminde yapamaz.
Ulaştırmada yapamaz.
Bölgesel dengeyi kurarken yapamaz.
Fakat Türkiye de Avrupa’nın tasniflerine mahkûm bir ülke hüviyetinde görülemez. Türkiye, Avrupa’sız da tarihtir, devlettir, hafızadır, coğrafyadır, merkezdir, hakikattir.
Temennimiz şudur: Avrupa, zihin altına sinmiş bu hadsizliklerle yüzleşsin. Muhasebesini sloganla değil gerçeklikle yapsın. Türkiye’ye karşı kurduğu dili çıkar hesabıyla değil rasyonaliteyle yenilesin. Çünkü bu çağ, birbirini küçük gören merkezlerin çağı değildir; bu çağ, hakikati okuyabilen devletlerin çağıdır. Çünkü bu çağ, alışkanlıkların değil, aklın çağıdır. Çünkü bu çağ, ezberlerin değil, yeni denge arayışlarının çağıdır.
Bir kez daha haykırarak ifade ediyorum ki: Türkiye Cumhuriyeti başkalarının yazdığı senaryoda figüran olmayacaktır.
Kefesini başkalarının koyduğu terazide tartılmayacaktır.
Başkalarının buyurduğu yollarda yürümeyecektir.
Bize yer göstermeye kalkışanlara yerini hatırlatacak kudretimiz vardır.
Bize sınır çizmeye yeltenenlere ufuk gösterecek hafızamız vardır. Bize had bildirmeye kalkışanlara tarih, coğrafya ve devlet aklı üzerinden cevap verecek irademiz ziyadesiyle mevcuttur.
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ne diyordu:
“Ey içi boş, dışı süslü!
Eli kirli, yüzü paslı!
Yetişsin Asım’ın nesli
Etsin sana dar meydanı!
Geldiği gün kutlu çağrı
Bas, titresin yerin bağrı.
Doğu’dan batıya doğru
Bir yay gibi ger meydanı.”
İşte bizim tavrımız budur.
İfrata sapmayan, fakat gevşemeyen;
haddi aşmayan, fakat had bildiren;
öfkeye teslim olmayan, fakat vakarını koruyan;
tarihi konuşurken istikbali kuran bir tavırdır bu!
Devlet aklının, millet bilincinin, ülkü sadakatinin ve medeniyet hafızasının birleştiği yerde yükselen tavırdır bu!"