İBB Davası'nda 26. gün! Savunma sırası İmamoğlu'nun tutuklu avukatı Mehmet Pehlivan'da: İmamoğlu'nun 2 şoförüne tahliye
İBB Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu'nun da aralarında olduğu 92'si tutuklu 414 sanıklı İBB Davası, 26. duruşması ile devam ediyor. İmamoğlu'nun tutuklu avukatı Mehmet Pehlivan, savunması yapıyor. Duruşmada, iddianameye eklenmedikleri halde aylardır tutuklu olan İmamoğlu'nun iki şoförü tahliye edildi.
İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı ve CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu 92'si tutuklu 414 sanıklı İBB Davası'nın 26'ncı duruşması, yedinci haftasın görüldü.
SAVUNMA SIRASI MEHMET PEHLİVAN'IN
Dünkü duruşmada İBB Boğaziçi İmar Müdürü Elçin Karaoğlu savunma yaptı. Bugünkü duruşma ise Karaoğlu'nun avukatının savunmasıyla başladı. Avukat savunmasının ardından İmamoğlu'nun tutuklu avukatı Mehmet Pehlivan'ın savunması başladı.
İBB Davası'nda 25. günde yaşananlar
Halk TV muhabiri Gamze Altunay, İBB Davası'nda yaşanan gelişmeleri aktardı.
19.20 | DURUŞMA "ADEM SOYTEKİN" GERGİNLİĞİYLE BİTTİ
İtirafçı Adem Soytekin'in, savunma sırasının önlere çekilmesi talebiyle mahkemeye dilekçe verdiği öğrenildi.
Mahkeme, Mehmet Pehlivan savunmaya devam ettiği sırada söz konusu dilekçeye ilişkin Soytekin'e söz vermek istedi. Bunun üzerine avukatlar Mahkeme Başkanı'na tepki gösterdi.
Mahkeme başkanı ise avukatlara seslenerek, "Herkes Mehmet Pehlivan’ın avukatı mı?" diye sordu. Avukatlar ise "Evet" yanıtını verdi.
Avukatlar, Mahkeme Başkanı'na "Sorguyu bölemezsiniz" diyerek tepki gösterdi.
Yaşanan tartışmada duruşma salonunda sesler yükseldi.
Avukatların tepkisi üzerine Adem Soytekin, "Arkadaşlar haberdar, o yüzden konuşmamı engellemeye çalışıyorlar" dedi.
Mahkeme Başkanı da "Mehmet bey konu sizinle alakalı değil. Ben sorguyu bölmedim, ısrarla bunu söylemeyin. 'Savunma 7 gibi bitecek, bitmezse pazartesi devam ederiz' dedim. Ben sorguyu bölmedim. Sanık bana bir talebini iletti ben de kendisine soruyorum. Hangi birine cevap verelim, hangi talebi ilettiniz de almadım. Gerçekten kötü niyetli hareket ediyorsunuz." dedi.

"BİR SAYFAM KALDI"
Bunun üzerine Mehmet Pehlivan, "Benim söylediğim bir söz üzerine bir şeyi düzeltme ihtiyacı duydunuz. bunu anlıyorum. Sizden ilk ricam bir sayfam kaldı. Benim metnimde de yazdığım haliyle heyetinize söylediğim husus, bunu nasıl yaptığınızı bilmiyorum. Dosyanıza getirilen dilekçeler, ne üzerinden getiriliyorsa UYAP'a düşmediği sürece biz bunu bilemeyiz. 'UYAP kayıtlarında görmemiş olabilirsiniz ama var' diyebilirdiniz. UYAP şerhini düşmemişim gibi davranıyorsunuz. kalem personelinden arkadaşların iş yükünü biliyorum, o sebeple gelen her evrakı UYAP'a yüklememiş olabilirler." diye konuştu.
Mahkeme Başkanı daha sonda "Neden söz hakkı verdiğimi açıklayamıyorum konunun Mehmet Beyle alakası yok." dedi. Pehlivan ise, "Konunun böyle algılanması sizce abes mi?" diye sordu.
Mahkeme Başkanı tartışma devam ederken, "Özür dileriz. Pazartesi kaldığınız yerden devam ederiz." diyerek duruşmayı bitirdi.
"AĞIR KONUŞUYORLAR"
Mahkeme duruşmayı bitirmişken Adem Soytekin, "Duruşmanın başladığı günden bugüne kadar, hep ayrı getiriliyorum. Rahatsız edici boyuta gelince dilekçeyle iletmek istedim. Hemen önümde Murat Kapki oturuyordu. Kapki 'Biz bu yargılamanın filmini çekeceğiz sen de rolünü oynar mısın' dedi." iddiasında bulundu.
Bunun üzerine Murat Kapki, Soytekin'e, "Yalan konuşuyorsun." diyerek karşılık verdi. Soytekin, "Çok ağır konuşuyorlar ama" diyerek Mahkeme Başkanı'na şikayet etti.
Adem Soytekin'in sözü yarıda kesilerek jandarma tarafından duruşma salonundan çıkarıldı.
"HAKİKATE SIĞINIYORUZ"
Ekrem İmamoğlu, "Sakin sakin anlatacağız lütfen iyi dinleyin lütfen iyi aktarın. Gerçekten tarihin çok büyük zulmü yaşatılmıştır bu iddia makamı vasıtasıyla. Mehmet Pehlivan gencecik bir avukatımız çok güzel tane tane anlattı. Söylediklerinin hepsi de doğruydu. Hakikat asla kaybolmaz biz de hakikate sığınıyoruz." ifadelerini kullandı.
18.11 | İMAMOĞLU'NUN İDDİANAMESİZ ŞOFÖRLERİNE TAHLİYE EDİLDİ
İBB soruşturması kapsamında 19 Ağustos'tan bu yana tutuklu bulunan ancak iddianameye eklenmeyen 10 kişi arasında olan Ekrem İmamoğlu’nun makam şoförleri Osman Zekai Kırat ve Recep Cebeci, bugün SEGBİS'le yapılan tutukluluk incelemesinde tahliye edildi.
18.00 | PEHLİVAN: ÖRGÜT İTİRAFÇILIĞI MI, İTİRAFÇILARIN ÖRGÜTÜ MÜ?
Mehmet Pehlivan, savunmasının devamında, "İtiraf elde etmek için kullanılan yasadışı yöntemler" başlığı açarak, bu iddiasını da "Örgüt itirafçılığı mı, itirafçıların örgütü mü?" sorusuyla detaylandırdı.
Pehlivan, savunmasına şöyle devam etti:
"Çatı davanızın ana konusu, yani ispatlamaya çalıştığınız şey, "bir suç örgütünün varlığı". Tüm diğer şeyler yanında odaklandığımız bu her yolun mübah olduğu "etkin pişman yaratma modeli" ise ontolojik bir ihtiyaç. Bir suç örgütü var etmeye çalışıyorsunuz.
Burada bulunmamızın amacı da bu, siyasi hasmınızın bir suç şebekesi inşa ettiği ve bu nedenle buna karşı topyekun bir cephe açmanın anlaşılabilir olması gerektiğini söylüyorsunuz.
Bir aradalığımızın pratik karşılığı da yine bu "örgüt", zira aksi takdirde birbiriyle ilgisiz onlarca insanı buraya aynı dosyada toplamanız imkansız hale gelir, her fiili kendi yetki alanına göndermeniz gerekirdi. Dolayısıyla size bir örgüt lazımdı.
Elinizdeki bürokratik olarak kurulmuş işleyişi ve şemayı “suç örgütüne” dönüştürecek sihirli değnek ise “etkin pişmanlardı”. Zira resmî yazılarla talimat alan ve talimat veren bürokratların, kamuya açık ve resmî yollarla duyurulan ihalelerin bulunduğu bir zeminde; buradan “hiyerarşik ilişki” ya da “örgütsel organik bağ” gibi çıkarımlar üretmek sizin için bile oldukça güç, hatta gülünçtür.
Her ne kadar bu gülünçlüğü zorlamaya hazır savcılarınız bulunsa da, söz konusu iş ve işlemler çoğu zaman Bakanlık ve Valilik gibi kurumlarla temas ve yazışma gerektirdiğinden, bu kez elinizi iktidarın kendi kurumlarına sürme riskiyle karşı karşıya kalıyorsunuz ve orada duruyorsunuz. Bunun yerine, doğrudan söylemeye cesaret edemediklerini söylemeye hazır “etkin pişmanlar” üzerinden ilerlemeyi tercih ediyorsunuz.
Bunu zaten iddianamenin başında söylüyorsunuz:
“Soruşturma kapsamında elde olunan başta etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanan örgüt mensuplarının beyanları olmak üzere tüm deliller bir arada nazara alındığında örgütün hiyerarşik yapısını gösteren Ekrem İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütü şemasına ve örgüt mensuplarının konumlarına aşağıda yer verilmiştir”
Gelin itiraf edelim, yargılama iddiasında olduğunuz müvekkilim Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının kurmuş olduğu bir suç örgütü yok. Bu örgütün kurucusu, etkin pişmanlıktan yararlanan kişiler ve iştirak halindeki savcılardır.
Afili laflar ile gizlemeye çalışılan gerçek budur.
Savcıların "örgütlü suça" olan merakına aşinayız. Merak etmeyin, 2016 sonrası her 3 yargı mensubundan 1’inin "örgüt üyesi" olduğunun ortaya çıkmasına atıf yapmıyorum. Hafızamızın siyasi müdahaleler için örgüt icat eden savcılara aşina olduğundan bahsediyorum.Meslektaşlarım defalarca şu soruyu çeşitli mahkemelerde sordu, nasıl bir örgüt bu?
Örgüt, gün gelir "İtalyan Gladyosu tipi yapılanan" bir örgüt olur, böylece 5 benzemez bir araya getirilerek Ergenekon diye bir dava icat edilir. "Bu insanlar birbiriyle ne alaka" diyemeyiz, zira icat edilen bu örgütün alemet-i farikası 5 benzemezin bir araya gelmesi ilan edilir savcılar tarafından. O savcılar şimdi kaçak.
Başka bir gün, insanlar Gezi davası gibi alakasız bir torbaya atılır, bu kez "anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs eden" bir örgüt kurulur. Bu nasıl bir örgüt, bu nasıl hiyerarşik bağ derseniz, "Sui Generis" bir örgüt bu der savcılarımız. Sözlük buna "emsalsiz, özgün" diyor, emsalsiz bir örgütün emsal kararlarla nasıl değerlendirilebileceğine dair eller kollar bağlanır. Allah'tan, o davanın savcıları halen görevinin başında, yalnız delillerini hazırlayan kolluğa kaçaklık ya da hapislik düştü. Mukadderat.
Peki, bizimki nasıl bir örgüt? "Ahtapotun kolları gibi il geneline yayılan" bir örgüt. Tarkan filmleriyle büyüyüp kahramanımızın yem edilmeye çalışıldığı ahtapottan korkan neslimiz için tesirli bir örnek bu.
Peki, ahtapotunuzu sahipleniyoruz. Bu davadaki ahtapotun başı soruşturmacılardır, kolları ise etkin pişmanlardır. Suç faaliyeti de, örgüt faaliyeti de budur.İddianamenin canı gönülden sahiplendiği "hazırlık hareketleri" üzerine itirafçılar ile konuşarak örgütü oluşturuyorsunuz. İddianamenin girişinde aslında ne anlatacağınızı itiraf ile başlıyorsunuz: “Örgüt yapılanmasında işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağdur itibariyle somutlaştırılması mümkün ancak zorunlu değildir.” Suça ihtiyaç duymuyorsunuz, ortaya koyduğunuz varsayımsal yapının herhangi bir parçası hakkında konuşacak bir insan arıyorsunuz. Ne söyleyecekler? Dedikodu, şahsi husumet, özel hayat ya da magazinsel bilgi? Size fark etmez, yeter ki ahtapotunuza bir kol daha eklensin.
Peki nedir bu hazırlık hareketleri? Daha önce bahsettiğimiz üzere modern delil teorisi bir beyanın ne zaman delil niteliği taşıyacağını söylemişti: O halde bilgiye sahip olabilecek kişilerin, suça hazırlık hareketleriyle ilgili doğru ve güvenilir sözleriyle mi "etkin pişmanlık" beyanları oluşmuştur?
Soruşturmanın gözde itirafçısı Adem Soytekin'in "MADO" kasiyeri olarak çalışırken örgütü çözen kardeşi Ogün, şoförlük yaparak örgütsel faaliyetleri kavrayabilen Bayram, Servet konumları itibariyle ilk anlarından beri "etkin pişmandırlar." Artık onlara ikram edilen çay da sigara da alınan benzin de örgüt faaliyetidir.Yahu! Kasiyere, şoföre örgüt kurdururken bunun ne kadar gülünç bir tablo ortaya çıkaracağını hiç düşünmediniz mi? Günlük hayatın olağan akışını, ceza hukuku kurgusuna dönüştürürken bir yerde durmak gerekmez miydi? Yoksa örgüt dediğiniz şey, ancak bu kadar zorlanarak ayakta tutulabilen bir hayal midir?
Şimdi, örgütsel faaliyetlere bakalım.
Savcılık için şahsi bir tartışma bile artık örgütsel faaliyet sayılmaktadır. Yakup Öner'in "görgüsü" önemli bulunmuş olacak ki tutanağa ve iddianameye de eklenmiş. Artık itirafçının ağzından çıkan söz kendiliğinden örgütseldir, her şey suça hazırlık hareketidir.
"Kadriye KASAPOĞLU ile tartışmamızın sebebi yaklaşık 25 gün Ekrem İMAMOĞLU ile görüşmek için randevu talep etmeme rağmen randevu vermemesi neticesinde Ekrem İMAMOĞLU'nun makamının kapısının açılması neticesinde içeriye girip görüşmem sonrasında dışarıya çıktığımda bana "Sen nasıl randevusuz başkanla görüşürsün?" diye bağırması üzerine ben "Sen beni başkanla niye görüştürmüyorsun?" diye sordum. Kendisi bana "Başkanın bundan haber yok mu sanıyorsun? Talebini her seferinde ben ilettim" diye yanıt verdi. Bu tartışma esnasında Murat ONGUN da burada idi. Seslerin yükselmesi neticesinde Ekrem İMAMOĞLU odasından çıkarak ne olduğunu sordu. Ben kendisine önemli bir şey yok başkanım, hallediyoruz biz dedim. Bu olaydan birkaç gün sonra Ekrem İMAMOĞLU'nun yanına giderek konuyu anlattım. Kendisi bana "Kadriye Hanım'dan özür dile, barış." dedi. Ben de özür dilemeyeceğimi belirttim.”
Bilemiyorum, belki de bu "seslerin yükseldiği" tartışmayı şiddet unsuru olarak örgütsel faaliyete eklememek teşekkür sebebi olabilir mi?
Örgütsel faaliyetlere bakmaya devam edelim. Savcılığa göre Adem’in pişman olduğu örgütsel faaliyeti aynen aktarıyorum:
“Abdi Bey yurt dışından dönünce bakacağını söyledi. Ben öncesinde Abdi Bey ile tanışıyordum, kendisiyle beraber maç izlemişliğimiz bile vardır ancak böyle bir talebi iletecek samimiyetim olmadığı için Murat GÜLİBRAHİMOĞLU'ndan bunu talep ettim. Murat GÜLİBRAHİMOĞLU, Fatih KELEŞ, Tuncay YILMAZ ve Abdi Bey 2024 yılında Bodrum'da Çağdaş Holding'e ait Bodrum'un girişinde sağdaki lüks otelde tatil yapmışlardı. İleri derecede bir samimiyetleri bulunmaktaydı. Bunun dışında başka tatillere de gittiklerini biliyorum.(...)””
Anlaşılan o ki birlikte maç izlemek tatile gitmek de artık örgütsel. Peki itirafçılara göre bu hayali örgütün bir adı var mıdır? Varsa nedir?
Şu trajediye bakar mısınız? Kasiyere, şoföre kurdurduğunuz bu sözde örgütün sözde yapısının adını da itirafçılara koydurmuşlar! Tıpkı bir babanın, bir annenin yeni doğan çocuğuna isim koyması gibi...
Dosyaya dönüp bir bakın; “SİSTEM” diye bir yapıdan ilk söz eden odur. Daha sonra diğer ifadelerde de bir papağan gibi tekrar edilen bu kavram, sanki herkesin üzerinde uzlaştığı somut, resmi bir örgüt ismiymiş gibi dolaşıma sokulur. Oysa başlangıç noktası bellidir.Hani şu hakkında “suç örgütü lideri” dediğiniz, yüzlerce yıla varan hapis cezası talep ettiğiniz, ama buna rağmen her nedense tutuklu bulunmasına bile gerek görmediğiniz Aziz İhsan Aktaş. İşte iddianamenin temelini oluşturan o meşhur “SİSTEM” adını ilk telaffuz eden de odur.
Adamın kendi adına örgütü olduğu yetmiyor bir de gelip bizim örgüte isim koyuyor. Güler misin ağlar mısın?
Örgüt yöneticisi dediğiniz Adem Soytekin bile size diz çöktüğü ifadesinde “SİSTEM”i gözaltına alındığında öğrendiğini söylüyor. Ya bu Adem’i ocak dışı bırakın ya da ifade verirken çok da rahat bırakmayın. Sonra sizin örgütünüzü çökertiyor.
Şimdi hepimizin durup şunu sorması gerekir: Bu isim Aziz İhsan Aktaş’ın zihninde nasıl doğdu? Gerçekten kendi tasviri midir, yoksa önüne konulan çerçevenin içine özenle yerleştirilmiş bir kelime midir? Bir yasadışı yapıyı tarif ederken neden hukuki, somut bir niteleme değil de muğlak, soyut ve her yöne çekilebilecek esnek bir kavram seçilmiştir?
“Sistem”... Ne başlangıcı bellidir ne sınırı. Ne üyeleri tam sayılabilir ne de hiyerarşisi net çizilebilir. İçini istediğiniz gibi doldurabileceğiniz koca bir boşluk!
Nedir bu sistem? TDK’ye göre; “bir sonuç elde etmeye yarayan yöntemler düzeni” demektir. Savcılığa göre ise, bu sözde örgütün adı, sanı, her şeyidir!
Oysa dikkatle bakıldığında, ortadaki şey İBB'nin devasa bürokratik yapılanmasının ötesinde bir şey değildir. 16 milyon İstanbulluya hizmet götüren, 90.000 çalışanı olan dev bir idari yapının bürokratik düzenini, yasal işleyişini sırf siyasi bir saikle "suç örgütüne" dönüştürmek, amir- memur ilişkisini kriminalize etmek akıl kârı mıdır?
Şimdi tekrar sormak gerekir: Size bir suç örgütünün, bu meşhur 'SİSTEM'in varlığını kim söyledi?
Cevabını ben vereyim: Bu kurgusal maskenin ön yüzünde Adem, Ertan, Aziz İhsan Aktaş ve diğerleri var. Fakat o maskenin arkasındaki gerçek yüzün, bir gün bu salonda, bugün bizim durduğumuz bu sanık kürsüsünde duracağından zerre kadar şüphemiz yok!Hukuki sınırlarla hiçbir ilgisi olmayan bu işin, hukuk dışı bir menfaat temininden —en kaba anlamıyla— bir ödülden başka nedir?
Türk Ceza Kanunu’nun 254. maddesi rüşvet bakımından etkin pişmanlığı düzenlerken “Durum resmi makamlarca öğrenilmeden önce...” der. Kanun koyucu, pişmanlığın değerini buraya bağlamıştır. Peki suçlama yapılmış, soruşturma başlatılmış, kişiler gözaltına alınmış, tutuklanmış, hatta cezaevine konulmuşken hangi “öğrenilmeden önce”den söz ediyoruz?
Resmî makamların isnat ettiği bir fiil için sonradan verilen beyana “etkin pişmanlık” demek, kanunun lafzını da ruhunu da zorlamaktır. Bu, pişmanlığı değil; korkunun ve pazarlığın sonucunu ödüllendirmektir.
Ceza tehdidini yükseltip kapıyı kapatıyor, sonra “konuşursan açarım” diyorsunuz. Hukuk düzeni böyle işlemez; bu, açık bir baskı mekanizmasıdır.
Ancak savcılık kanundaki şartlarla ilgilenmiyor, zira motto sabit: “İmza at ve kurtul.” Seni tahliye ederiz, örgütlü bir faaliyetin de olmadığını yazarız.
O halde artık bu kişilerin beyanları örgütsel olarak daha titiz incelenir ve değerlendirilir değil mi? Savcılık yine, hayır diyor.
Örgüt yönetici, üyesi olduğu iddia edilen sanıkların görüşme kayıtlarının listesi getiriliyor ve bu listedeki kişiler gerektiğinde “örgüt üyesi” olarak anılarak, örgütsel bağın delili kabul ediliyor. Suçlamanın ne olduğu önemli değil, yeter ki listeye bir şüpheli daha girsin. Bu kişiler iddianamede “örgüt yöneticisinin talimatıyla hareket eden” örgüt üyeleri olarak anılıyor, bu sayede örgüt yöneticisi de birilerini yönetmiş oluyor.
Yani fiil ne zaman örgütsel faaliyet? Savcılığa lazım olunca. Kişi ne zaman örgüt üyesi? Savcılık ihtiyaç duyunca. İşte böyle kuruluyor, “suç örgütünün” yapısı. Peki, daha büyük ödüller alan var mı derseniz? Var, o da var.
Listedeki 17 kişi, örgütsel faaliyetleri ifşa eden, etkin pişmanlıktan yararlanan ve ifadelerinden bahsedilirken “şüpheli” olarak anılan 17 kişi; ne iddianamenin şüphelisi ne de dosyanın sanığı. Bir şekilde dosyadan ayrılan bu kişileri bir iddianamede görecek miyiz, neden dosyadan ayıklandılar ve neden örgütün varlığı bu kişilere dayandırılıyor?
“Schrödinger’in kedisi” çoğumuzun bir yerlerden duyduğu bir düşünce deneyidir. Bir bilim insanı, kuantum teorisinin garipliğini göstermek için şöyle bir örnek verir: Kapalı bir kutunun içine bir kedi konur. Yanına zehirli bir düzenek yerleştirilir. Zehirli düzeneğin bir saat içinde ışınım yapma ihtimali de yapmama ihtimali de eşittir. Işınım olursa şişe kırılır, zehir yayılır ve kedi ölür; ışınım olmazsa kedi yaşamaya devam eder. Schrödinger’in ironik sonucuna göre, kutu açılana kadar kedi hem ölü hem diridir. Yani kısacası imkansızlıktan bahsediliyor.
Schrödinger’in sunduğu imkansızlık, sizin elinizde mümkünmüş gibi sunuluyor. Kuantum fiziğinin bile olmaz dediği işe, siz olur olur diyorsunuz.
Teşbihte hata olmaz ya, itirafçılarınız da bir kutu içinde sizin zehrinizle akıbetlerini bekliyor.Tutukluluk ya da tahliye, örgüt üyeliği ya da örgütlü suçlardan sıyrılmak,
niyetiniz bizim o kutuyu açıp hiç bakmamamız ve siz içerideki ne derseniz, odur diye inanmamız. Medyayı manipüle çabanız, kamuoyu çalışmalarınız bundan. Ama biz inanmıyoruz ve kutunuzu açıp bakıyoruz.Durum net. Kutunuzdan İmamoğlu Suç Örgütü değil, itirafçılarla kurduğunuz sözde örgüt çıkacak.
"ORTADA SUÇ YOK, SUÇLU YOK, ÖRGÜT YOK, YARGILAMA YOK"
El cevap, ortada suç yok, suçlu yok, örgüt yok, yargılama yok.
An gelir, örgüt üyesi olursunuz, bir an gelir, örgüte yardım dahi etmeyen bir etkin pişmansınızdır. Bir an şüpheli, bir an sanıksınızdır, sonra dosyadan sizi kuş gibi uçuruverirler. Ama ihtiyaç olunca orada altına imza attığınız iki kelam durur, o kelamlar suç içermiş mi, önemi yok. Yeter ki adımız verilsin, yeter ki hükmünüzde kalabalık görünelim.
Şüphelilerin aileleri ve mal varlıklarıyla tehdit edilmesi peki, tüm bu hukuksuzluk sarmalında “itirafçı üretmek” için başka hangi suçlar işlendi?
İtiraf elde etmek için uygulanan tek hukuka aykırı yöntem aşırı suçlama ya da keyfi tutuklamalar değil. Soruşturma kapsamında birçok kişi aileleri, yakınları ve mal varlıklarıyla da tehdit edildi.
Brezilya’daki o meşhur “Vaza Jato” sızıntıları da, bu şantaj çarkının nasıl işlediğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer. Kumpasın baş mimarı olan savcının şüphelilerden birini itirafa zorlamak için ekibine verdiği şu kan dondurucu talimata bakar mısınız:
"Onun İsviçre’deki tüm mal varlıklarını, hesaplarını ve gayrimenkullerini derhal bloke etmeliyiz. Gidin ve ona her şeyini kaybedeceğini söyleyin. Onu dizlerinin üzerine çöktürün, teslim olmak için bize yalvarsın! Başka kaçış yolu yok."Şimdi aynı tehdit ve şantaj yönteminin mevcut soruşturmada nasıl karşılık bulduğundan bahsetme zamanı.
Soruşturma kapsamında tutuklanan 160 kişiden 60’ının soruşturma devam ederken tahliye edildiğini ve bu 60 kişiden 55’inden tutuklama sonrasında alınan ifadelerin savcılıkça ikrar veya etkin pişmanlık kapsamında değerlendirildiğini ifade etmiştim.
Tüm bu istatistik içerisinde göze çarpan bazı “ailevi” durumlar olduğunu fark ettim. Örneğin Eyüp ve Gülşah SUBAŞI çifti, 19 Mart 2025 tarihinde gözaltına alınıyor ve her ikisi de 23 Mart 2025’te tutuklanıyor. Eyüp SUBAŞI 16 Mayıs 2025 tarihinde etkin pişmanlık ifadesi veriyor. Ve ne tesadüf ki eşi Gülşah SUBAŞI aynı gün tahliye ediliyor. Eyüp SUBAŞI ikinci ifadesini 28 Mayıs 2025’te veriyor ve ertesi gün kendisi de tahliye oluyor.Yine Murat Kapki, “etkin pişmanlıktan” faydalanmak üzere adliyeye getirildiğinde, aynı gün eşi Feyza Kapki de adliyeye sevk ediliyor. Birazdan eşi hakkında karar verilecek olan Murat’ın beyanına “samimi” dememizi gerçekten bekliyor musunuz?
Fatih Keleş’in ailesi üzerinden yürütülen baskı da aynı yöntemin başka bir tezahürüdür. Fatih Keleş konuşmadı diye Mayıs’ta abisini, Haziran’da oğlunu ve yeğenini tutukladınız. Elinizden gelse, soyadı Keleş olan herkesi sıraya dizip tutuklayacak bir irade sergiliyorsunuz.
Murat Ongun’un eşi, Ekrem İmamoğlu’nun oğlu ve babası üzerinden yaptığınız şeyin hukuki faaliyet olduğuna inanmamızı beklememelisiniz. Bu, ceza hukukunun şahsilik ilkesine dayanan bir uygulama değil; yakınlar üzerinden kurulan açık bir baskı yöntemidir.
"YAKUP ÖNER ETKİN PİŞMANLIK İFADESİ VERMEDEN ÖNCE ONUN DA KAYINBİRADERİNİ TUTUKLAMADINIZ MI?"
Yakup Öner etkin pişmanlık ifadesi vermeden önce onun da kayınbiraderini tutuklamadınız mı? Bu tutuklamanın zamanlamasını gerçekten rastlantı olarak mı görmemizi istiyorsunuz? Soralım Yakup’a: Kayınbiraderi de mi suçluydu, yoksa onun özgürlüğü bir pazarlık unsuru olarak mı kullanıldı? O da mı “pişman” oldu? Yahut itirafçı olunca kayınbiraderinin serbest bırakılması rastlantı mı?
Gözde itirafçınız Adem’in, karısının şirketine el konulduktan 4 gün sonra -ki bu sizden kaçırdığı son malıydı- itirafçı olmasının tesadüf olduğuna inanmalı mıyız?
Antik çağlarda, birinin çocuğu veya aile üyesi olmak, herhangi bir suç ya da isnat bakımından müşterek sorumluluk için yeterliydi. Bu eski arkaik mantığın terk edilerek her bir davranışın ve kişisel sorumluluğun merkeze koyulduğu modern hukuk sistemine geçildiğini biliyoruz. Herkes yaptığından sorumludur. Bir yapma fiilinden. Bir olma hâlinden değil. Kimse birisi olduğu için değil, bir şey yaptığı için suçlanır. Fakat en başından bu yana işaret ettiğimiz gibi karşı karşıya olduğumuz şey arkaik bir hukuk mantığı değil, kriminal bir eylem.
Soruşturma kapsamında onlarca kişinin sadece başka kişilerin eşi, kardeşi, çocuğu ya da yakını olduğu için gözaltına alındığını biliyoruz. Bu kararı veren sözde hukukçular arkaik bir hukuk mantığının temsilcileri değildi, bu işi yapma sebepleri hedef aldıkları şüphelileri yakınları ile tehdit ederek itiraf elde etmekti.
"PSİKOLOJİK İŞKENCE NİTELİĞİNDEKİ İFADE ALMA SÜREÇLERİ"
Savcılığın ifade alma prosedürü ise başlı başına şüpheli bir süreci işaret etmektedir. Defalarca adliyeye getirilen ve defalarca savcı karşısına çıkarılan insanların hangi psikolojik hal içinde olduklarını hayal etmelisiniz.
Cezaevi hücresinden alınan kişi hücresinin kapısında infaz koruma memuru tarafından aranır, yanına yaşamsal malzemeleri almasına dahi izin verilmez. Devam eder, jandarmaya teslim edildiğinde üstü bir kez daha aranır, havasız bir araç ile adliyeye götürülür, kim bilir ne kadar leş gibi bir adliye nezaretinde bekletilir, aç ve kelepçelidir, nihayet savcı önüne çıktığında defalarca üstü aranmış, defalarca zora maruz kalmıştır. Dosyanızda 8-9 kere ifade veren etkin pişmanların yaşadıklarını üst üste koyun. Bu bile başlı başına bir işkence sürecidir.
İfade tutanakları ise başlı başına süreci ifşa etmekte olup esasen bir “tutanak sahteciliğini” gösterir. Bir “etkin pişmanın” ifadesini alıp art arda sıraladığınızda ifadeler SORULDU diye başladığını göreceksiniz. Tamam soruldu ama sorulan nedir, savcı ne sormuştur? Elinize bir tutanağı alıp incelediğinizde tek başına konuşan bir şüpheli göreceksiniz. Bir anda çeşitli konulardan bahsetmeye başlayan bir “etkin pişman.”
Sayın Heyet, tutanakları önemsiz buluyor olamazsınız. Bugün bizim yasak sorgu iddiamız var. Bu iddiamızı nasıl değerlendirip hükme bağlayacaksınız? Tutanaklar sahte. O an savcının odasında olanları anlamak için istihareye yatacak değilsiniz ya...
Tutanaklar, savcılığın insanları büküp getirmek istediği şekilden ibarettir. İstenilen 5-6 sözün yazılıp evrildiği bir kağıt parçası. Bir fetiş haline gelmiş etkin pişmanlık hülyası savcılığın bazen heyecanlanmasına ve tutanakları eline yüzüne bulaştırmasına neden olmuş. Bu çocukça beceriksizliği tebessümle karşılamayacak kadar skandal yaşadık. Örnek mi soruyorsunuz?Dosya sanıklarından Süleyman Atik 04/06/2025 tarihli ifadesinde ortada bir soru yokken soruldu diye başlayan ifadede Atik daha ayrıntılı ifade vermek istediğini söylüyor, suçlamaları reddediyor. Tutanak kapatılıyor. Ne oluyor peki sonra Atik’e? Belli ki cezaevine götürülmek istenilen Atik’in içi geçiyor ve rüyasında “erenler” girip bir şeyler fısıldıyor. Ve evet, Süleyman Atik aynı gün, aynı savcıya 2. kez ifade veriyor. İlk ifadesini aynen kopyalayıp, içinde Ekrem İmamoğlu, Fatih Keleş ve Zafer Keleş geçen 3 paragraf daha iliştiriliyor.
ETKİN PİŞMANLIKTAN YARARLANIP TAHLİYE OLANLAR İÇİN ÖDÜL BENZETMESİ
Pehlivan savunmasına devam ederken İBB Davası'nda bugüne kadar etkin pişmanlık ifadesi verip tahliye olanların sıralı listesini ekrana yansıttı. Belgede 'Etkin pişmanlık ödülü' ifadesi yer aldı.
İMAMOĞLU İLE BREZİLYA LİDERİ LULA'YA YAPILANLARIN BENZERLİĞİNİ BİR BİR SIRALADI
Mehmet Pehlivan savunmasında, Brezilya'da hali hazırda devlet başkanı olan Lula'ya birkaç sene önce yapılanların aynısının bugün İmamoğlu'na yapıldığını açıkladı. Pehlivan, Lula için de 'yüzyılın yolsuzluk soruşturması' ifadesinin kullanıldığını, soruşturmayı başlatan başsavcının bakan yapıldığını ve Lula'nın avukatının da tıpkı kendisi gibi tutuklandığını bir bir şu şekilde anlattı:


Daha anlaşılabilir olması açısından yargının tüm bu yöntemleri kullanarak adeta bir silaha dönüştüğü en ünlü davayı, şu an Brezilya Devlet Başkanı olan Lula da Silva vakasını kısaca anlatmak gerekir.
Lula’nın maruz kaldığı yargı sürecinin siyasi bir komplo olduğu bugün artık herkes tarafından bilinen, kabul edilen bir gerçektir.
Brezilyalı bir siyasetçi olan Lula 2002 yılında büyük bir destekle Brezilya Devlet Başkanı seçildi ve 2010 yılına kadar iki dönem bu görevi sürdürdü. Ancak 2016 yılında Lula, 2018 yılında yapılacak olan Başkanlık seçimlerinde yeniden Devlet Başkanlığına aday olacağını ilan etti.
Adaylık ilanından hemen sonra Lula'ya yönelik bir yargı kuşatması başlatıldı. Bu kuşatma öyle büyüdü ki 2016 yılı Mart ayında, Yargıç Sérgio Moro, yolsuzluk soruşturması kapsamında Lula’nın yüzlerce polis eşliğinde gözaltına alınmasına karar verdi.
Lula’ya yöneltilen suçlamalar neydi? Lula'ya isnat edilen ilk suçlama Brezilya'da "üç villa davası" olarak anılmaktadır. Evet, üç villa davası! İddiaya göre Lula kamu ihalelerinden elde ettiği suç geliri karşılığında üç villa almış. İnanılır gibi değil... Suçlama tanıdık geldi mi? Merak edenler için hemen söyleyeyim bu suçlamanın siyasi bir komplo olduğu ispatlandı.
Lula’ya yöneltilen bir diğer suçlama, mensubu olduğu Brezilya İşçi Partisi’ni yolsuzluk gelirleriyle kontrol ettiği ve perde arkasından yönettiğidir. Evet, sahiden bu suçlama yöneltildi; üyesi olduğu partiyi “içeriden ele geçirme” planı yaptığı ileri sürüldü. Sandıkta kazanmak kâfi görülmedi, bir de perde arkasında taht kurduğu iddia edildi. Siyaset değil, adeta bir saray entrikası hikâyesi yazıldı.
Lula'nın oğlu da suçlamalardan nasibini aldı. Oğul Luis'e yöneltilen suçlama da tanıdık. Luis'in kurduğu şirkete yatırdığı para suçlama konusu yapıldı.
Gelelim Lula'nın avukatına... Evet ona da suçlama yapıldı, o da tutuklandı. Avukatının ne için suçlandığını tahmin etmek ister misiniz? Lütfen deneyin, tahmin etmesi zor değil. Neyse, ben söyleyeyim. Avukat, itirafçının birine baskı yaptığı iddiasıyla tutuklandı.
Tam şu an herkesin aklına gelen o soruyu biliyorum. Lula’nın diplomasının akıbetini? İptal ettiler mi? Merak edenleriniz için cevaplayayım. Lula’nın diplomasını iptal etmemişler. Daha doğrusu Lula’nın üniversite diploması yokmuş. Olsaydı ederler miydi? Yoksa, yok yahu, o kadarı da kör göze parmak sokmak olur mu derlerdi bilemiyorum.
Lula’ya hakaret, ihale, rüşvet, kara para gibi konuları içerir 20’den fazla suçlama yapıldı. Son suçlamaysa, Lava Jato operasyonunun savcısı Delta Dallagnol tarafından bir basın toplantısıyla duyuruldu.
Dallagnol, düzenlediği basın toplantısında kamuoyuna Lula’yı bir suç örgütünün lideri olarak tanıttı. Ve Lula hakkında ‘suç örgütü kurmak ve yönetmek’ suçlamasında bulundu. Hem suçlama hem masumiyet karinesini hiçe sayan suçlu ilanı da ne kadar tanıdık. Öyle değil mi?
Savcılar suçlama yaparken Yargıç Sérgio Moro da basına verdiği demeçte, Lula’ya karşı yürütülen soruşturmayı —aynen aktarıyorum— ‘yüzyılın en büyük yolsuzluk soruşturması’ olarak tanımladı.
Hazır olun inanmayacaksınız ama Lula’ya “ahtapot” da dediler. Ülkeyi ele geçirmek için kollarını devletin her kurumuna, her ihaleye, her karar mekanizmasına uzatan karanlık bir yaratık gibi anlattılar onu. Her kolunun bir kurumu sardığını, her hamlesinin gizli bir planın parçası olduğunu iddia ettiler. Bir siyasetçiyi yargı eliyle seçim arenasından çekmeleri yetmedi; onu insan olmaktan çıkarıp bütün ülkeyi saran bir ahtapota dönüştürdüler.
Suçlamaların zamanlamasının, suçlamaların ne olduğunun, süreci yöneten yargı aktörlerinin basın demeçlerinin bizim yaşadığımız süreçle eşsiz bir benzerlikte olduğunu anlattım. Ama benzerlikler bununla sınırlı değil.
Peki, Lula’ya yöneltilen suçlamaların dayanağı neydi? Ona da bakalım. Belki o da benzerdir.
Suçlamaların dayanağı mali raporlar mıydı?
Fiziki-teknik takip tutanakları mıydı? Hayır bunlar değildi.
Suçlamaların dayanağı maddi deliller değilse neydi?
Hepimizin tahmin ettiği gibi, itirafçı beyanlarıydı. Lula ve arkadaşları yalnızca itirafçı beyanlarıyla suçlandılar.
Yargıç Sergio Moro, yalnızca itirafçı beyanlarıyla Lula’yı yargıladı ve mahkum etti. Ve Lula, 2018’de yapılan seçimlere katılamadı. Seçimleri Trump’ın desteklediği aşırı sağcı Bolsonaro kazandı. Bolsonaro ilk iş olarak, Lula’ya yönelik yargı taarruzunu yöneten Yargıç Sergio Moro’yu Adalet Bakanı atadı...
Binlerce kilometre uzakta yaşanan bir süreç nasıl ve ne kadar tanıdık değil mi? Karl Marx "Anlatılan senin hikayendir." Der Horatius’tan alıntı yaparak. Benim de anlattıklarım herkesin hikayesi.
Burada olanlarla az önce anlattıklarım arasındaki bağı görmek için büyük bir sezgiye, derin bir teoriye ya da karmaşık analizlere ihtiyaç yok. Bazen benzerlikler o kadar çıplaktır ki, inkâr etmek için özel bir çaba gerekir.
Brezilya’da enseyi karartmayanlar çok zaman geçmeden bir avuç azınlığın yargıyı ele geçiremediğini gördüler. Brezilya Yüksek Mahkemesi, Sérgio Moro’nun Adalet Bakanı olarak atanması hakkında bu atamanın, Lula’ya karşı yürütülen yargısal sürecin bir ‘ödülü’ niteliği taşıdığına karar verdi.
Bu yüksek mahkeme kararının öncesine geri döneyim.
Evet, Moro Adalet Bakanı oldu. Fakat Emile Zola’nın dediği gibi “gerçek yürüyordu”. 2019 yılında The Intercept Brasil gazetesi tarafından bir yazı dizisi yayımlandı. Yazı dizisinde Yargıç Sergio Moro ve Lava Jato savcıları arasındaki yazışmalar ifşa edildi. Bu yazışmalarda bizzat yargıç ve savcıların Lula’ya komplo kurduklarının itirafı ve belgeleri vardı. Neler vardı sayalım:
* Savcılar ve bağımsız olması gereken yargıçlar arasında koordinasyon olduğunun ispatı vardı.
* Savcıların soruşturma stratejilerini Sergio Moro’yla birlikte kararlaştırdıklarının ispatı vardı.
* Tanıkların savcılar tarafından nasıl yönlendirildiğinin, baskı kurulduğunun ispatı vardı.
* Medyaya bilgi ve belge sızdırıldığının ispatı vardı.
* Savcıların Lula’nın masumiyetinin farkında olduklarını ifade eden mesajları vardı.
* En önemlisi de... Gözaltına almaların, tutuklamaların, malvarlığına el koymaların kişileri “diz çöktürmek” ve itirafa zorlamak amacıyla işkence olarak kullanıldığının ispatı vardı.
Günün sonunda bütün yargı sürecinin Lula’nın seçimlere katılmasını engellemek amacıyla bir grup yargı mensubu organizasyonuyla gerçekleştirilen siyasi bir komplo olduğu ortaya çıkmıştır. Gerçeklerin ortaya çıkmasıyla birlikte verilen bütün mahkumiyet kararları da bozuldu.
Mendes isimli Yüksek Mahkeme hakimi, kurulan düzene katılmayan ancak kendisi gibi sessiz kalıp alet olan Hakimler için şu sözleri eder:
"Bu büyük bir yüz karası ve biz bunun bir parçası olduk. Bu insanların suç ortağıyız. Bu itirafları biz geçerli saydık. Buna katılan herkesin "başarısız" olduk demesi gerekir."
Yüksek Mahkemenin verilen mahkumiyeti bozma kararından bir cümleye yer vermek isterim:
"...suç isnat eden savcılık makamı, bizzat suç teşkil eden davranışlara yönelmiştir."
Nihayetinde yolsuzlukla, rüşvetle, kara parayla suçlanan, hapsedilen, mahkum edilen Lula da Silva, 2022 yılında Brezilya halkının yarısından fazlasının oyunu alarak Brezilya Devlet Başkanı seçilmiştir. Halen görevinin başındadır.
Brezilya örneğiyle birlikte yargı silahının pratik karşılığını anlatmış oldum.
Artık bu yargı stratejisinin ve taktiklerinin mahkemeniz dosyasındaki karşılığını anlatma zamanı... Ortaya atılan iddiaların sahteliğini ortaya çıkarmakla kalmayacağım bu iddianamenin yazarlarının işlediği suçları da teşhir edeceğim.
Sözüm bittiğinde, dünya ve ülke tarihindeki siyasi hesaplaşmaların mahkemeler önünde görülme örneklerinin birebir mahkemeniz dosyasına uygulandığını göreceğiz. Bu dosyayı kurgulayanlar biricik ve özel değil. Tarihin bakiyesindeki tüm suçları, tüm yasak usulleri ve hukuk ihlallerini heybelerine atarak bu dosya üzerine boca ettiler.
13.52 | PEHLİVAN SAVUNMA YAPIYOR: DİK DURMAKTAN VAZGEÇMEYE NİYETİMİZ YOK
İmamoğlu'nun tutuklu avukatı Mehmet Pehlivan savunmasına başladı. Uzun bir savunma yapacağını ifade eden Pehlivan, eleştirilerinin heyete olmadığının bilinmesini ifade ederek savunmasına başladı.
Pehlivan, savunması sırasında hazırlattığı belgeleri ekrana yansıttı. Bu belgelerde iddianamenin etkin pişmanlıktan yararlanan kişilerin beyanlarının esas alınarak örgüt şemasının kurulduğu ifadesinin yer aldığı iddianameden bir kısım koydu.
Belgelerde ayrıca etkin pişmanlıktan yararlanan ancak daha sonra yeniden tutuklanan Adem Soytekin'in kendisi hakkında ortaya attığı iddialar da belgeli olarak yalanlandı.

Pehlivan'ın savunmasından bir kısım şu şekilde:
"Ben Mehmet Pehlivan. Avukatım.
10 aydır yüksek güvenlikli bir hapishanede kapatılmış durumdayım.
Bugün de yargılandığımız iddiasıyla, kamuya ilk kez sesimizi doğrudan duyurabileceğimiz mahkeme salonuna benzetilmeye çalışılan bu yerdeyiz.Hapishanede, kapatılmış olmak ve bu kapatılmanın ne kadar süreceğinin size bağlı olmaması “kuyruğu dik tuttuğumuz” için kolay gibi görünebilir. Dik durmaktan vazgeçmeye niyetimiz yok. Tarihin doğru tarafında durduğu için, hukukta ısrar ettiği için başına iş getirilen ilk avukat olmadığımın bilincindeyim. Yine de “neden buradayız” sorusunun cevabını vermek benim için kolay olmadı.
Tutuklanana kadar hapishaneyi yalnızca avukat olarak ziyaret ettim. İnanın, bu ziyaretler insanı kapatılma duygusuna alıştırmıyor. Kapatılmaya tedarikli olamazsınız. Kapatıldığınız yerde sevdiklerinizden, yaşantınızdan yalıtılmak “tamam, hadi yapalım!” denilerek göğüslenebilecek bir şey değil.
Vicdani ve insani açıdan harikulade insanlar ve yargıçlar olsanız dahi kapatılmayı anlayabilmeniz mümkün değil. Belki de bu yüzden hukuk icracılarının bir süreliğine de olsa bunu "staj etmeleri" kötü bir fikir gibi görünmüyor.
Kapatılmak, her ne kadar çığ gibi gelen bir soruşturma sürecinden sonra beklediğim bir şey olsa da yüksek güvenlikli hapishaneye adım attığım ilk an kendime sordum: Neden buradayım?
Sayın Heyet, kapatılma anı insan zihninde sarsıcı bir eşiktir. O eşikten sonra, bulunduğun yerin fiziksel anlamı değişir; mesele hücre değil, anlamdır. İşte o noktada artık “şüpheli”, “sanık” ya da “suçlu” sıfatları üzerinden değil; tarihin neresinde durduğun üzerinden konuşmaya başlarsın.
Tarihin doğru yerinde durduğu için "başına iş alan" ilk kişi değilim. Kimse beni zorlamadı, bilinçle tercih ettim.Evet, buradayım. Çünkü Ekrem İmamoğlu'nun avukatlığını üstlendim. Reddedebilir, vazgeçebilirdim. Ama öyle yapmadım.
Yoksulluğun ülkenin her sathını işgal ettiği, hukuksuzluk ve adaletsizliğin hayatın doğal akışı haline geldiği topraklarda, bu düzenin müsebbibi olan iktidarı 4 kez yenen ve yine yenmeye hazırlanan Ekrem İmamoğlu’nun savunmanlığını bilinçle üstlendim. Bu vekaleti üstlendiğimde kendisine yönelen yargı kuşatması zaten başlamış, siyasi yasak oyunlarına girişilmiş, hasım bellenmişti.
Ben bu yargı kuşatmasına karşı saf tutarak, mesleki tecrübe ve yeteneklerimi ülkemizde her zaman gururla anılması gereken aktif ve etkili avukatlık geleneğini sahiplenerek kullandım.
İşimi iyi yaptım. İyi yaptığım için hedef gösterileceğimi de biliyordum. Öyle ki Ekim 2024'ten beri yapılanların müvekkilimi denklemden çıkarmaya yönelik saldırıların son aşaması olduğunu öngörüyordum.Bu öngörüyle müvekkilimi temsil etmeye devam etmek bilinçli bir tercihti. O andan itibaren yaptığım tek şey, aktif ve etkili bir avukatlık faaliyeti yürütmekti. Bu çabamın ve avukatlığımın karşılığı ise kapatılmam ve “özel vasıflı örgüt üyesi” ilan edilmem oldu.
Burada bir yargılama yapıldığını da sanık savunması yapmam gerektiğini de kabul etmiyorum. Avukatlık mesleğinin sanık sandalyesine oturtulmasını kabul edemiyorum.Sayın Heyet, Hukuk Fakültelerinin daha hemen başında sunulan bilgidir: Dosyaya giren her veri, delil değildir. Öyle ki Anayasa bile “Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.” der. Bu yolla “bulgu” ile “delil”i ayırır.
Beylik laflar etme ve meseleyi tekniğe boğma niyetim yok ama bu ayrımı önemsiyorum. Hatta burada başka bir ayrım daha yapmak istiyorum: “Delil” ve “bahane” ayrımı. Normalde bir tutukluluk tedbiri için delile ihtiyaç duyulur. Fakat öyle bazı davalar vardır ki bu davalarda kişileri tutmak için “delil” değil de “bahane” gerekir.Madem tarihe not da düşüyoruz, Sözlük anlamıyla aktarıyorum: Bahane “bir şeyin gerçek sebebi gizlenerek ileri sürülen uydurma sebep” anlamına gelir.
Kapatılmamızın gerçek sebebinin ne olduğunu milyonlar biliyor. Ortada bir “delil” de olmadığı için kapatılmaya “bahane” aranıyor.
Bu bahaneler demeti içinden benim payıma da tak–çıkar bir alet gibi kullanılan Adem’in iftiraları düştü.Buna üzüldüm.
Yaptığım avukatlık faaliyetinin niteliği uyarınca daha kaliteli bir bahane beklerdim.
Gören gözler, duyan kulaklar, anlayan zihinler için bu iftiraların delil olamayacağı, en ucuzundan bahane olduğu ortadaydı.Mesela Adem, dosyanızda verilmemiş bir tedbir kararını verilmiş gibi anlattığında bu iddianın iftira olduğu, makul düşünen herkes için açıktı. Fakat düşünen zihinler anlamadı.
Yine mesela Adem, on yıldır zaten çalışa geldiği avukatını, kendisine benim ayarladığımı iddia ettiğinde bu iddianın da iftira olduğu, bu sözü duyar duymaz anlaşılabilirdi. Fakat duyan kulaklar işitmedi.
Yine mesela 7 Mart günü toplantı yaptığımız iftirası atıldığında bunun uydurma olduğunu anlamak için pek de bir anlam ifade etmeyen HTS kayıtlarına bakmak bile yeterdi. Fakat dosyaya bakan gözler bunu görmedi.Belki de anlamak, işitmek, görmek istenmiyordu. Dedim ya bunlar delil değil bahaneydi.
İftiralar kapatılmamın delili değil bahanesidir.Tanık beyanı, itirafçı beyanı, iftira... Tekrar ediyorum Bunlar delil değil, yalnızca ve tamamen bahanedir!
Burada bulunmamızın nedeninin bunlar olduğuna inanmamı beklemeyiniz. Ne avukat organizasyonu iddiası ne birini tehdit ettiğim iddiası. Şayet öyle olsaydı buradaki tek “sanık–avukat” ben olmazdım."
13.47 | MEHMET PEHLİVAN SALONDA
İBB davasında tutuklular salona geldi. Mehmet Pehlivan savunma yapacak. Heyet geldiğinde avukatlar 'savunma susmadı susmayacak' diye slogan attı.
12.30 | İMAMOĞLU DURUŞMAYA VERİLEN ARA ÖNCESİNDE 23 ŞİİR OKUDU
Mahkeme başkanı Karcılıoğlu'nun savunmasının ardından duruşmaya ara verdi. Tutuklu sanıklar duruşma salonundan çıkartılırken konuşan Ekrem İmamoğlu, herkesin 23 Nisan’ını kutladı. Tutuklu sanık Çağlar Türkmen’in 11 yaşındaki oğlu Ediz’in duruşma salonunda olduğuna değinen İmamoğlu şiir okudu. Duruşma, aradan sonra İmamoğlu'nun tutuklu avukatı Mehmet Pehlivan'ın savunması ile devam edecek.

Ekrem İmamoğlu’nun, tutuklu koruması Çağlar Türkmen’in oğlu Ediz üzerinden yaptığı 23 Nisan konuşması:
Çocuğumuz burada ve o çocuğumuz, bugün aslında anlamlı bir günde burada. Yarın 23 Nisan. Aslında arkadaşlarımla paylaşmıştım ama ben bu memleketin çocuklarına çok güveniyorum, çok inanıyorum. Yürekleri başka. Ama çocukların feryadı var.
Çocuklar üzgün. Çocuklar feryat ediyorlar, çünkü canları yanıyor.
Eşit değiller. Özgür değiller. Gelecekten en fazla onlar hissederek, şüphe duyarak hareket ediyorlar.
Bakın az önce not verdim. 11 yaşında, 1913’te Nazım ne demiş biliyor musunuz? Bu çok bilinmez bir şiiri.
Feryad-ı Vatan: Sisli bir sabahtı henüz
Etrafı bürümüş bir duman
Uzaktan geldi bir ses
Ah aman aman
Sen bu feryad-ı vatanı dinle
İşit / dinle de vicdanına öyle hükmet
Vatanın parçalanmış baharı
Bekliyor senden ümit
Bunu, 11 yaşında Nazım söylemiş, 11 yaşında. Balkan Savaşı'ndan hemen sonra. Darmadağınık. İnsanlar kopmuş. Üzgün. Başları öne eğik. Çocuklar bunu hissediyor. Ben de çocukları hissediyorum. Çocuklardan çok şey öğreniyorum. Çocukların vicdanına güveniyorum. Çocukların başını öne eğdiren, geleceğe umutla bakmasını engelleyen, çocukların geleceğe hayalleriyle, hayal kurarak koşmasını engelleyen zihniyete karşı mücadele etmekten asla vazgeçmeyeceğiz.
Cumhuriyet, onun için kuruldu. Ben, öksüz ve yetim çocuklarla ilkokulu okudum. Çocuk Esirgeme Kurumu'nun kimsesiz çocuklarıyla aynı sıralarda hayata başladım. Beş yıl okudum. Hala o sıralarda edindiğim terbiyeyle yaşıyorum.
Allah da beni o terbiyeden ayırmasın. Herkes onun için, eşit bakan Cumhuriyet’i bertaraf etmeye çalışan, çocukları okulda aç bırakan akla karşı, o zihniyete karşı mücadelenin yeri ,şu an burasıdır.
Burası öylesine bir mahkeme değildir. Çocuklarımızın geleceği için mücadelenin mahkemesidir. Onun için burayı ve buradaki çocuklarımız için mücadeleyi takip edin.
İşte Ediz, onun için bugün burada. Babasının hasretiyle burada. O çocuklarımızın her birinin alnından öpüyorum. Onlara çok güveniyorum. Geleceğimizin teminatı çocuklarımız için çalışmaya devam edeceğiz. 23 Nisan'ımız kutlu olsun.
HAFTAYA TUTUKLULUK İNCELEMESİ: TAHLİYE TALEPLERİ YAZILI OLACAK
Davada Boğaziçi İmar Müdürü Elçin Karaoğlu’nun avukatının savunması devam ederken tutuklu Aykut Erdoğdu'nun eşi ve aynı zamanda avukatı Tuba Torun Erdoğdu, haftaya yapılacak olan tutukluluk incelemesi için söz almak istediklerini söyledi.
Hakim bu defa dosya üzerinden ilerleyeceklerini ve takvimlerinin gerisinde olduklarını söyledi.
10.48 | DURUŞMA 'BAŞKANIM' SLAGNLARI İLE BAŞLADI
İBB Davası'ının 26. günü İmamoğlu için atılan 'başkanım' sloganları ile başladı. Elçin Karaoğlu'nun avukatı savunmasını yapıyor.
DÜN NELER OLMUŞTU?
Davanın 25’inci celsesinde İBB Boğaziçi İmar Müdürü Elçin Karaoğlu savunmasına devam etti. Karaoğlu, hakkında yöneltilen çok sayıda suçlamanın kendi bilgisi dışında gelişen görüşmelere dayandığını savundu. Özellikle bazı dosyalarda adının doğrudan geçmediğini, buna rağmen suçlamalarla karşı karşıya bırakıldığını söyledi.
Karaoğlu, bazı başvuruların mevzuata uygun biçimde değerlendirildiğini, isim değişikliği ya da tadilat taleplerinin tek başına usulsüzlük anlamına gelmeyeceğini anlattı. Özellikle Boğaziçi hattındaki işlemlerde kişiye özel değil, dosya ve mevzuat esaslı hareket ettiklerini belirtti.
Galataport, Torunlar, Uskumru ve farklı Boğaziçi projeleri üzerinden yöneltilen suçlamalara da tek tek yanıt veren Karaoğlu, birçok iddianın maddi dayanağının bulunmadığını savundu. Bazı anlatımların birbiriyle çeliştiğini söyleyen Karaoğlu, savcılığın olaylar arasındaki bağları kendi kanaatiyle kurduğunu ifade etti.
İmamoğlu’ndan doğrudan sorular
Duruşmanın dikkat çeken bölümlerinden biri, Ekrem İmamoğlu’nun söz alarak Karaoğlu’na doğrudan soru yöneltmesi oldu. İmamoğlu, Karaoğlu’na kendisinden hukuka aykırı, kişiye özel ya da gayrimeşru herhangi bir talimat gelip gelmediğini sordu. Karaoğlu ise böyle bir talimat almadığını söyledi.
İmamoğlu ayrıca, Boğaziçi hattındaki çalışmaların kamu yararı ve kent düzeni çerçevesinde yürütüldüğünü savundu. 2019 sonrasında Boğaz hattında sıfırdan kaçak bir yapıya göz yumulup yumulmadığını soran İmamoğlu’na Karaoğlu, kendi döneminde böyle bir durumun yaşanmadığı yanıtını verdi.
Bu bölümde mahkeme başkanıyla İmamoğlu arasında kısa süreli bir tartışma da yaşandı. Mahkeme başkanı sorunun kapsamına ilişkin uyarıda bulunurken, İmamoğlu verilen yanıtın kayda geçmesinin önemli olduğunu söyledi.
