Resul Emrah Şahan Halk TV'ye konuştu: “Amaç, CHP’nin ortaya koyduğu siyasi hattı durdurmak"

Tutuklu CHP'li Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, Halk TV'ye özel açıklamalarda bulundu. "Kent uzlaşısı" soruşturması kapsamında hakkında verilen tahliye kararına karşın İBB davasından bir kez daha tutuklanması ve CHP'li belediyelere yönelik operasyonlara ilgili sorulara tek tek yanıt veren Şahan; "Terörsüz Türkiye" adı verilen sürece dair ise "samimiyet" vurgusu yaptı.

"Kent uzlaşısı" soruşturması kapsamında 23 Mart 2025'te tutuklanan Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, hakkında tahliye kararı verilse de İBB davasındaki tutuklama kararı nedeniyle yaklaşık bir buçuk yıldır cezaevinde bulunuyor.

Silivri'deki Marmara Cezaevi'nde bulunan Şahan; 'Terörsüz Türkiye' adı verilen süreç ile CHP'li belediyelere yönelik soruşturmalara ilişkin Halk TV'nin sorularını yanıtladı.

Soruşturmalarla iktidarın, CHP’nin ortaya koyduğu siyasi hattı durdurmayı amaçladığını belirten Şahan; "Terörsüz Türkiye" adı verilen süreç için ise "Artık sözlerin değil, samimiyetin ve icraatın sınandığı bir eşikteyiz" ifadelerini kullandı.

Önce ‘kent uzlaşısından’ tutuklandınız. Sonra bu soruşturmadan tahliye edildiniz ve bu kez de ‘Ekrem İmamoğlu suç örgütü’ iddiasıyla tutuklandınız. Belediye başkanları içinde siz ve Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in bu bakımdan bir özgünlüğü var. Seçim ittifakının suç sayıldığı bir soruşturmanın aktörleri oldunuz. Eğer Meclis’te yeni ‘süreç’ başlamasaydı, İBB davası bir ‘terör davası’ olarak mı kurgulanacaktı? Çünkü baştaki ilk suçlamaların ana dayanağı buydu.

Bu sürecin ilk anda hangi niyetle başlatıldığını kesin olarak bilemem elbette. Ama yaşananların bütününe baktığımda, olan biteni siyasi bir operasyon niteliğinde değerlendiriyorum. Çünkü en başta hedefe konulan şey, DEM Parti’nin “Kent Uzlaşısı”, bizim ise CHP olarak “Türkiye İttifakı” dediğimiz zemin oldu. Yani aslında suçlanan, bu ülkenin birlikte yaşama iradesiydi; farklılıklarına rağmen ortak bir gelecek kurabilme kapasitesiydi, kısacası “biz” olma halinin kendisiydi. Oysa bizim anlatmaya çalıştığımız o kadar açıktı ki: Batı’daki Kürtlerin, bu ülkenin farklı toplumsal kesimlerinin, şehirlerin meclislerinde görünür, meşru ve demokratik biçimde temsil edilmesi. Ortada gizli saklı bir yapı yoktu; açık bir siyasal irade, açık bir temsil arayışı vardı. Ama buna rağmen tam da bu zemin kriminalize edildi. Sonra ülkenin siyasi atmosferi değişti ve bu kez başka bir dosya devreye sokuldu. Savunmamda da söyledim; düşünün, temmuz ayında Ahmet Hoca uzlaşı dosyasından tahliye aldığında ben kendi hücremde sanki benim de kapımın kilidi açılmış gibi hissettim. Hani kolu indirseniz, ben de çıkacaktım. Ama çok geçmeden, Ağustos sonunda, apar topar etkin pişmanlık ifadelerinde benim adım sorulmaya başlandı. Eylül’de ise iktidar bloğundan “iç cephe”, “süreç hassasiyetleri” gibi açıklamalar gelmeye başlayınca ben bu kez son dakika, adeta yedek bir tutuklamayla İBB dosyasına eklendim. Yani bir dosyada tahliye ihtimali belirir belirmez, üzerime başka bir kapı kapatıldı. O yüzden ben bu meseleyi dosyalara bakarak değil, yaşanan akışa bakarak okuyorum. Çünkü bazen gerçeği en iyi başlıklar değil, olayların nasıl aktığı anlatır. Ve ben o akışa baktığımda hukuk görüntüsü altında siyasal bir kurgu işletildi diyorum. Ve ortada bir kurgu varsa, o da istenildiği gibi eğilip bükülebilir elbette.

Ama bunların hepsinden çok daha önemli bir şeyin üzerinde durmak istiyorum. Çünkü burada mesele kişilerden çok daha büyük. Hepimizin daha geniş, daha tarihsel bir yerden bakması gerekiyor. Bunu, bugün yaşadığımız hukuksuzlukları küçümseyerek söylemiyorum; tam tersine, tam da onların içinden geçerken, onlara teslim olmadan söylemeye çalışıyorum. Optik bir sorun yaşamadan, kısa mesafeyle uzak mesafeyi birbirinden ayırmak zorundayız. Bir yanda güncel hukuksuzluklar var; ağırdır, yıpratıcıdır, insan hayatında derin izler bırakır. Ama öte yanda, bu ülkenin uzun vadeli en büyük meselelerinden biri duruyor. Biz bugün “İkinci Yüzyıl Cumhuriyeti” diyorsak, “yeni bir eşik” diyorsak, tam da bundan söz ediyoruz. Biz bu meseleye CHP olarak bu hassasiyetle bakarız. Çünkü biz kurucu iradenin olduğu zemindeyiz. Bu memleketin yalnız bugünüyle değil, yarınıyla da konuşmak zorundayız. O yüzden benim derdim sadece kendi davam değil. Ben Türkiye’nin önündeki tarihsel eşiğin ciddiyetinden söz ediyorum. Eğer siz bu kadar büyük bir meseleye yürürken, yakın vadeli siyasi hesaplara, dar operasyonlara, günü kurtarma reflekslerine takılırsanız, o zaman konu birkaç insanın hayatından çıkar, bu memleketin geleceğine gelir. Büyük bir meseleyi küçültmüş, tarihi bir fırsatı heba etmiş olursunuz.

Çünkü bu ülkenin artık samimiyetsizliğe tahammülü yok. Toplumsal rıza ancak samimiyetle kurulur, gerçeklerle kurulur. Ne Kürtü, ne Türkü, ne Aleviyi, ne de başka herhangi bir yurttaşı samimi olmayan bir dille ikna edebilirsiniz. Bu meseleye, bu memleketin vicdanıyla bakmak zorundasınız. Yoksul bir Anadolu kasabasında evladı askerde şehit düşmüş bir annenin acısını da; çok değil, yaklaşık on yıl önce şehrin ortasındaki çatışmalarda evladını kaybeden ve onu defnedemediği için cenazesini evindeki derin dondurucuda saklamak zorunda kalan annenin acısını da hisseden her vicdan, bu sürecin gerçekten hakkıyla tamamlanmasını ister. Türkiye artık acıları yarıştıran değil, acıları anlayan ve onlardan ortak bir gelecek kuran bir siyaset üretmek zorunda.

Bir yandan ‘kardeşlik’, ‘demokratik Türkiye’, ‘yeni süreç’ diyeceksiniz, öte yandan bu toplumsal yakınlaşmanın yereldeki temsil biçimlerini suç gibi göstereceksiniz; o zaman bu çelişkiyi toplum görür. Bu güven üretmez; tam tersine güveni aşındırır. Oysa Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey daha fazla korku değil, daha fazla güven. Daha fazla kutuplaşma değil, daha fazla ortak akıl ve daha fazla demokrasi.

Ben buradan kişisel bir kırgınlık dili kurmak istemiyorum. Elbette yaşadıklarımız ağır. Aileler açısından, çocuklar açısından, hayatlarımız açısından çok ağır. Ama ben yine de bütün bu sancının, daha adil ve daha kapsayıcı bir geleceğin doğum sancısı olabileceğine inanmak istiyorum. Yeter ki kısa vadeli siyasi hesaplar, uzun vadeli memleket meselesinin önüne geçirilmesin. Yeter ki bu ülkenin geleceği, günübirlik ihtiyaçlara kurban edilmesin.

Çözüm sürecini ve hazırlanan raporları nasıl değerlendiriyorsunuz? CHP "Barışın yayındayım" demişti. Bundan sonra atılması gereken adımlar neler? Ve bu sürecin başarıya ulaşacağını düşünüyor musunuz? (Başarıyı siz nasıl tanımlıyorsunuz?)

Sürece ilişkin ortaya çıkan raporu elbette önemsiyorum. Sonuçta Türkiye’nin yıllardır ağırlaşarak büyüyen bir meselesiyle ilgili ortaya konmuş bir irade var. Ama açıkçası ben bunu daha çok bir niyet beyanı olarak görüyorum. Çünkü bugün siz Türkiye’yi iyi kurulmuş cümlelerle ikna edemezsiniz. İnsanlar çok daha somut bir yerden, bu ülkede gerçekten bir değişim olacak mı, buna bakıyorlar. Çünkü barış da, demokrasi de, adalet de ancak insanların gündelik hayatında hissedildiğinde anlam kazanır. Yasaya yansıdığında, kurumların işleyişine sindiğinde, hukuksuzluklar gerçekten ortadan kalktığında karşılık bulur. Artık sözlerin değil, samimiyetin ve icraatın sınandığı bir eşikteyiz.

Şiddet sarmalının giderek toplumun tüm katmanlarını sardığı bir ülkede yaşıyoruz. Bakın çocuklar çocukları okulda öldürüyor. Çıplak hakikat bu. Bunu gören bir yerden konuşuyorum.

İnsanlar bu ülkede kendilerini güvende hissetmek istiyorlar. Silahlar sussun, ama güveni tesis edecek olan, bunun ötesine geçip herkese güvenli bir gelecek inşa edebilmektir. Demokrasi, hak ve özgürlükler, yurttaş güvenliğinin temel koşuludur. Korkunun yönettiği bir iklimde kimse gelecekten umutlu olamaz. İnsanlar sabah kapı çaldığında ürperiyorsa, gazeteci yazarken, siyasetçi konuşurken, yurttaş fikrini söylerken başına ne geleceğini hesap ediyorsa, orada korku artık bir yönetim biçimine dönüşmüş demektir. Korkuyla yönetenler de aslında insanın vicdanının güç kavgalarına galip gelmesinden korkuyorlardır. Bu toprakların hafızasından, Anadolu’nun derin ferasetinden korkuyorlardır.

Oysa Anadolu irfanı, baskının değil birlikte yaşamanın dilidir. Bu topraklar korkuyu Kerbela’da bırakmıştır. Cumhuriyet’in kuruluş hikâyesi de böyledir. İdam fermanıyla yola çıkan bir kurucu iradenin, Mustafa Kemal Atatürk’ün memleketidir burası. Bu toplum da tarih boyunca kendisini korkuyla teslim almaya çalışan her anlayışı aşmayı bilmiştir. Bugün de korkuyla yönetenler, geleceğe cesaretle bakabilenlere yenilecektir. Bundan hiç şüphem yok.

Bugün asıl sorulması gereken soru: bu süreç gerçekten barışı büyütmek için mi yürütülüyor, yoksa siyasi ihtiyaçlara göre açılıp kapanacak bir parantez mi? Eğer Tayfun Kahraman, Selahattin Demirtaş hâlâ içerideyse, cezaevinde bulunduğu süre boyunca ailesinden üç kişiyi kaybetmiş Figen Yüksekdağ için adalet işlemiyorsa, seçilmiş milletvekili Can Atalay’ın iradesi yok sayılıyorsa, 22,5 milyon insanın imzasıyla cumhurbaşkanı adayı olmuş Ekrem İmamoğlu hukuksuz biçimde hedef alınıyorsa, biz seçilmiş belediye başkanları hâlâ siyasi operasyonların konusu yapılıyorsak, gazeteciler, sendikacılar, aydınlar üzerinde baskı sürüyorsa; o zaman topluma bu sürecin neden ihtiyaç olduğunu, neye çözüm arandığını, sonunda yurttaşın ne kazanacağını anlatamazsınız. Toplumsallaşmamış barış, tutulamamış bir sözden ibaret kalır.

CHP’ye düşen tarihsel sorumluluk da tam burada büyüyor. Bugün biz ayağımızda prangayla bu ülkenin demokratik geleceğini savunuyoruz. Biz şu sorumluluğu hissediyoruz: İnsanlara ortak bir gelecek duygusu verebilen bir siyaset üretmek zorundayız. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılını böyle kurabiliriz.

Burada sihirli bir formül yok. Mesele, milletle sahici bir ilişki kurabilmek, göz hizasında konuşabilmek, samimiyeti büyütebilmektir. Sayın Genel Başkanımız Özgür Özel’in liderliğinde ortaya konan emeği, iradeyi ve kararlılığı sürdürmek tam bunun parçasıdır. Ne Ekrem İmamoğlu ne bizler; ne yıllardır hukuksuz biçimde içeride tutulan Demirtaş; ne de bu ülkede bedel ödeyen diğer siyasetçiler, gazeteciler, aydınlar ve hak savunucuları korkuyla yolundan dönecek insanlar değiliz. Biz bu ülkenin daha adil, daha demokratik, daha huzurlu bir geleceği hak ettiğine inanıyoruz. Ve o inanç baskıyla ortadan kaldırılamaz.

Bugün kaybettiğimiz en büyük şey zaman. Oysa zaman, bazen her şeyden daha kıymetlidir. Zaman geçtikçe ortak geleceğe olan inanç zedeleniyor, toplumda yeşermesi gereken güven duygusu ayaklar altında eziliyor. Etrafımız ateş çemberiyken, tepemizde füzeler uçarken artık birbirimizi tüketmeyi bırakmamız gerekiyor. Sayın Özgür Özel’in dediği gibi, biz birbirimizin düşmanı değiliz; düşman dışarıda. Türkiye’nin enerjisini birbirini bastırmaya değil, birlikte ayağa kalkmaya yöneltmek zorundayız. Sürecin başarıya ulaşıp ulaşmayacağını da tam buradan anlayacağız. Birbirine yaslandıkça güçlenen eşit yurttaşlar; huzurlu, güvenli bir gelecek ve demokratik bir Türkiye hayalinde birleşebilirse, işte o başarıdır.

Karşımda Türkiye’nin en zengin müteahhitleri var” ve onların istediğini yapmadığınız için tutuklandığınızı söylüyorsunuz. İktidar-sermaye ilişkisi üzerinden bir değerlendirme yaptığınızda tutuklanmanızın bir gerekçesinin de kent rantını belli bir elde toplama olduğunu düşünüyor musunuz?

Burada kesinlikle kentlerde sermayenin işleyiş modelini görmezden gelerek konuşamayız. Yedek tutukluluk dosyamın tamamı Türkiye’nin en büyük müteahhitlerinin hukuken tartışmalı isnatlarla örülü ifadelerinden oluşuyor. Aynen şöyle diyorlar, biz “Suçlusun” diyoruz. “Sen suçsuz olduğunu ispat et”. Bu durum bile aslında meselenin ne kadar siyasi ve yapısal bir yerde durduğunu gösteriyor.

Çok uzun zamandır bu ülkede müteahhitler, kamu kurumları karşısında çok güçlü hale geldi. Benimle ilgili konuşan her aktörün, Şişli Belediyesi’ne ihtiyaç duymadığını; taleplerini merkezi hükümet kurumlarıyla resmileştirebilme kapasitesine sahip olduğunu biliyorum. Ama ben buna boyun eğmedim. Yaptığım tek şey, bu kentte halkın ve kamunun hakkının yanında durmak oldu.

Dolayısıyla evet, kent rantını belli ellerde toplama iradesinin bu tabloda önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Çünkü bugün Türkiye, kamusal alanın adım adım müteahhitlere terk edildiği bir düzene dönüştürüldü. Kamu, kamusal hizmet ve kamu kurumu arasındaki o hayati alan gri ve soğuk bir betonla kaplandı. Yurttaşı müşteri gibi gören bu anlayıştan çıkmak zorundayız. Devlet ile toplum arasındaki doğru ilişkiyi, yurttaşın bu kentte ve bu ülkede sahip olduğu hakları güvence altına alan bir kamu anlayışına dönmek zorundayız. Yerel yönetimler de bunun en somut, en canlı uygulama alanıdır.

Çünkü o binalar Şişli’deki yoksulun, garibanın, kentsel dönüşüm bekleyen çevredeki 5 katlı apartmanların ve bu kentin geleceğinin hakkından yiyor. Ama eminim, toparlayacağız. İstanbul tam da böyle bir şehir çünkü. Harvey, mekânın kendini yeniden üretmesinden söz eder. İstanbul da kendini yeniden üretir; çözümünü de bulur. Yeter ki bizler durmamız gereken yerde duralım. Kent hakkını, milletin hakkını ve oturduğumuz koltukların sorumluluğunu koruyalım.

Türkiye’nin hem ekonomik hem siyasi gidişatına baktığınızda iktidar değişimi öngörüyor musunuz? Böyle bir ihtimali ilk seçimde mi, sonraki seçimde mi mümkün görüyorsunuz?

Türkiye’de iktidar, millet isterse, elbette değişir. Bu ülkenin demokratikleşme tarihini küçümsememek gerekir. Avrupa-Asya-Ortadoğu-Afrika matrisine yerleşmiş bu ülkede sandıktan çıkan irade, çok önemli bir toplumsal değer olarak kabul edilmiştir.

Önemli olan o iradeyi tecelli ettirecek siyaseti üretebilmektir. O yüzden ben sıklıkla önümüze hedef olarak seçim kazanmayı değil, siyasi kültürün değişimini koyuyorum. Bugün Türkiye’de iktidarın yorulması ve değişim ihtiyacı meselenin sadece bir boyutudur. Daha derin bir tablo var. Hem ekonomik olarak var, hem siyasal olarak var, hem de toplumun ruh halinde var. Esas mesele, toplumun ihtiyaçlarının, kurulan güç ilişkileri içinde giderek önemsizleşmesi, yurttaşın giderek güçsüzleşmesi, haklarından, hayallerinden ve taleplerinden her geçen gün vazgeçmek zorunda bırakılmasıdır.

Bir de artık bunu dünyadan bağımsız düşünemeyiz. Dünya çok sert bir dönemden geçiyor. Bizim coğrafyamız zaten uzun süredir savaşların, gerilimlerin, büyük güç mücadelelerinin içinde. Yeni dünya deseniz daha kırılgan, daha güvensiz, hakların daha kolay geri çekildiği bir yere gidiyor. Böyle zamanlarda iktidarlar da toplumu daha fazla korkuyla, daha fazla güvenlik diliyle, daha fazla kapanmayla yönetmeye çalışıyor.

Tam da bu noktada, yakın zamanda gördük ki, Macaristan’da uzun süredir süren güvenlikçi ve otoriter yönetim, güçlü bir toplumsal değişim talebiyle sandıkta geriletildi. Bu sonuç, dünyada otoriter yükselişin karşısında yurttaşlık haklarına sahip çıkan ve yeni bir siyaset talep eden toplumların güçlenebileceğini gösteriyor.

Dolayısıyla, o buyurgan dilin, toplumu yukarıdan biçimlendirmeye çalışan anlayışın, korkuyla düzen kurma alışkanlığının da bir sınırı var. Evet, bir süre daha can yakabilir. Evet, daha da sertleşebilir. Bunu küçümsemiyorum. Ama bence o anlayış artık geleceği temsil etmiyor. Yeni nesil siyaset, yeni bir siyasi kültürü inşa etmeye başlayacak.

Ben buna Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında demokratik ve çoğulcu bir eşik diyorum. Bizim bu konuda topluma mutlaka güven vermemiz ve bunu iyi anlatmamız gerek. Nasıl bir ülke tasavvur ettiğimizi, nasıl bir hukuk, nasıl bir ekonomi, nasıl bir birlikte yaşama zemini kurmak istediğimizi çok net biçimde göstermemiz gerek. Eğer bunu sahici biçimde kurabilirsek, toplumun önüne güvenilir bir rota koyabilirsek, değişim de ilk fırsatta olur. Bunun sorumluluğunu duyanları, bizleri, genel başkanımız Özgür Özel’i, cumhurbaşkanı adayımız Ekrem İmamoğlu’nu, Cumuriyet Halk Partisi’ni ve aslında bu ülkenin tüm demokratlarını ne dört duvar durdurabilir, ne de korku sindirebilir.

Şişli Belediyesi’nde bugüne kadar en yüksek oy oranıyla seçilen belediye başkanısınız. Görevinizde gezici kent lokantasından kent markete kadar birçok yeni uygulamayı hayata geçirdiniz. Şişli’ye dair en çok neyi özlüyorsunuz, yarım kalan ya da devam etmesini en çok istediğiniz proje hangisi?

Şişli özgün yönleriyle, tarihiyle, ekonomisiyle, kültürüyle çok önemli bir ilçe. Şişli’de temizlik hizmetlerinden, sosyal politikalara, zabıta hizmetlerinden bir arada yaşamı koruyan kültürel etkinliklere kadar tüm politikalarımızın bir hedefi vardı: Gündelik hayatta yurttaşı güçlendiren, haklarını tanıyan ve koruyan, yerelin ihtiyaçlarını gören bir siyasal kültür iklimi yaratmak.

Elbette özgürlüğüme kavuştuktan sonra bu anlayışla geliştirdiğimiz tüm projelerin, bilhassa Şişli’nin hakkını Şişli’ye teslim eden kent politikalarının; kadınları destekleyen, gençleri, çocukları güçlendirerek geleceğe hazırlayan sosyal politikaların devam etmesi en büyük arzum. Ancak Cumhuriyet Halk Partili siyasetçiler olarak daha büyük hedefimiz, iktidara geldiğimizde yerel-merkez arasında en doğru kamusal reformları hayata geçirerek demokratik ve iyi işleyen bir dengeyi kurmaktır. Şişli’de hedefimiz yerel yönetimle merkezi hükümet arasında denge kurarak, iyi işleyen bir kamu yönetimi oluşturmak idi. Savunmamda da belirttiğim gibi, 11 aylık görev sürem boyunca diyalog kapılarını açık tutarak bunun için çaba gösterdim. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde planlama aklı ile çalışırken de hedefimiz buydu. Türkiye için de hedefimiz adil, demokratik, özgürlükçü, kapsayıcı bir sosyal devleti inşa etmektir.

Çocuğumun devletle böyle tanışmasını istemezdim dediniz, genç bir siyasetçi olarak, özgürlüğünüze kavuştuğunuzda bu ülkenin çocuklarına, gençlerine nasıl bir devlet anlayışı anlatmak istersiniz?

Bürokrat kökenli bir belediye başkanı olarak “nasıl bir devlet?” sorusu beni çokça meşgul eder. Görevde, makamda, sahada, siyasette, cezaevinde… Fark etmez. Her yerde buna kafa yoruyorum. Çünkü devlet yaşayan bir sistemdir, bu sistemi kime nasıl işlettiğimize bakalım.

Devlet, tüm yurttaşlar için eşit bir şekilde öngörülebilir, iyi işleyen bir sistem kurabildiği ölçüde, dünyanın krizleri karşısında daha dirençli bir toplum oluruz. Araştırmaları iyi takip eden bir bürokrat ve siyasetçi oldum her zaman. Ve görüyorum ki aileler de, gençler de kendilerine adil davranıldığını düşünmüyorlar. İşsizlikten, kayırmacılıktan, kurumların ve kuralların herkese eşit işlememesinden şikâyetçiler. Bu da, özellikle gençler için, zaten krizlerle örülü bir dünya düzeninde, hiçbir zaman güvende olmayacakları kaygısını büyütüyor. Umutsuzluk giderek artan bir şiddete dönüşüyor. Bu şiddet Urfa’da, Maraş’ta çocuklarımızın canını aldı. Gençler her geçen gün artan bir şekilde intihara sürükleniyor. Bunlardan gözümüzü kulağımızı kaçırabilir miyiz? Kaçıramayız.

Aile de bu devlet içinde bir sistem. Anne-baba-çocuk ilişkisinin nasıl kurulacağı, kamu sistemine dahildir. Zamanında sokakta sosyalleşsin, devlet okuluna yollayalım, büyük çocuk küçüğün ödevini yaptırsın, büyür gider deniyordu. Şimdi ise çocuklar ancak anne babanın imkânına göre her açıdan özelleştirilmiş, yapılandırılmış bir şekilde sisteme dahil olabiliyorlar. Ya da büsbütün dışlanıyorlar. Gençlerin geleceğinin sigortası devlet olamazsa, kaçınılmaz son çeteler, bunalıma giren kayıp kuşaklar ve şiddet sarmalı oluyor.

Ben bu ülkenin çocuklarına ve gençlerine, korkmadan temas edebilecekleri bir devlet anlatmak isterim. Hakkını aradığında karşısına engel çıkarmayan, fırsatları eşit dağıtan, kimseyi kayırmayan ve kimseyi geride bırakmayan bir devlet. Çocukları asla gözden kaçırmadan destekleyen, gençlerin değişen ihtiyaçlara göre rota çizmelerine imkân sağlayan, aile sistemini iyi işemesi için destekleyen; geleceğini güvence altına alan bir sosyal devlet. Çünkü gençler devlete güvendiğinde, kendilerine de güvenirler.

Son olarak, sadece belediye başkanlarının tutuklanması değil, partiyi de yargı üzerinden bir dizayn etme çabası var. Bu operasyonları bir arada değerlendirirseniz ne söylersiniz? Neden CHP böyle topyekûn bir yargı savaşına çekiliyor?

Bugün karşı karşıya olduğumuz tabloyu, belediye başkanlarına yönelik yargı operasyonlarıyla sınırlı görmek eksik olur. Bütüncül düşündüğümüzde, ortada daha geniş bir siyasi dizayn çabası olduğunu görüyoruz. Bir yandan yerel yönetimlerde elde edilen başarıyı zayıflatmaya dönük adımlar atılıyor, diğer yandan partinin kurumsal bütünlüğü tartışmaya açılmak isteniyor. Bu iki süreç, aynı hedefe yöneliyor: CHP’nin ortaya koyduğu siyasi hattı durdurmak. Bunun en son ve en açık örneği de, CHP’nin gençlik kollarından başlayarak tüm kurullarında siyaset yapmış, genel başkan yardımcılığı görevi üstlenmiş Ataşehir Belediye Başkanımız Onursal Adıgüzel’in bir gece yarısı operasyonuyla gözaltına alınmasıdır.

Değişim hareketi ve 2024 yerel seçimleri, CHP’nin yazgısını, dolayısıyla da ülkenin kaderini değiştirdi. İki önemli siyasi hat açıldı: Birincisi, değişimle birlikte CHP Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken, değerlerine sadık kalarak vizyonunu geliştireceğini beyan etti. Yurttaş bu vaadi önemsedi, kayda geçirdi. Arkasından gelen yerel seçimlerde, CHP değişimin sac ayaklarından biri olan Türkiye İttifakı modelini benimsedi. Kapsayıcı siyasetin önünü açtı. Türkiye’de aslında gündelik hayatın dokusuna sinen, ortak bir yaşamı sürdüren farklı kimlik ve toplumsal kesimlere meclis sıralarında yer verdi. Millet, bu siyasette kendini buldu. Böylece 2024 yerel seçimleri, aslında bir sonraki genel seçimin adeta seçim beyannamesi haline geldi.

Bugün yaşadığımız yargı savaşıyla, biz başarımızın bedelini ödüyoruz. Tutukluluklarımız, aslında Cumhuriyet Halk Partisi’nin ortaya koyduğu başarının ve yarattığı umudun bir sonucudur.

Türkiye İttifakı modeli ile, iktidar değişikliği isteyen herkesi tabanda birleştiren siyaset sayesinde bu başarı elde edildiyse, o tabanı bir araya getiren her siyasi aktör, her parti, tabelası ne olursa olsun Türkiye’nin geleceğinde var olacaktır. Ne bizim Türkiye’nin geleceği için vereceğimiz mücadeleyi durdurabilirler, ne de kayyum düzenini sürdürebilirler. Bu millet, demokrasiyi düştüğü yerden kaldırmayı hep bilmiştir.

O yüzden, bu dar boğazdan çıkacağımıza inancım tam. Her gün gittiğimiz o mahkeme salonundan, daha da güçlenmiş bir şekilde, ülkemizi de güçlendirecek bir vizyonla çıkacağız. Kimsenin şüphesi olmasın.

Siyaset Haberleri