İBB davasında 13. celse: Emrah Yüksel'in avukatı Nisa Suresi'ni hatırlattı: Dosyaya sunulmuş tek bir delil dahi yok

İBB davasının 13. celsesinde söz alan Emrah Yüksel’in avukatı Hayrettin Berksoy, müvekkilinin yaklaşık 6 aydır tutuklu bulunduğunu belirterek dosyada “tek bir somut delil dahi olmadığını” savundu.

İBB’ye yönelik yürütülen ve kamuoyunda geniş yankı uyandıran davada dördüncü haftaya girilirken, duruşma salonunda bu kez tutuklu sanıkların avukatlarının savunmaları öne çıktı. Özellikle İBB Bilgi İşlem sorumlusu Emrah Yüksel’in avukatı Hayrettin Berksoy’un mahkemeye sunduğu kapsamlı beyanlar, tutukluluk gerekçeleri, delil durumu ve yargılama sürecine ilişkin dikkat çeken tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Berksoy'un savunmasının tam metni şu şekilde:

Sayın Başkanım, müvekkilim Emrah Yüksel, yaklaşık 6 aydır tutuklu bulunmaktadır. Kendisi tek eylemden, Eylem 13 kapsamında; kişisel verileri hukuka aykırı şekilde kaydetme, yayma ve örgüt üyeliğinden suçlanmaktadır. Tutuklama kararına dayanak yapılan gerekçelere baktığımızda; bu gerekçelerin tamamının soyut ve maktu değerlendirmelerden ibaret olduğunu açıkça ifade etmek istiyorum. Bu gerekçelerin neden maktu ve soyut kaldığını ortaya koyabilmek için öncelikle bir kişinin hangi şartlar altında tutuklanabileceğini hatırlamamız gerekiyor. Ceza Muhakemesi Hukukuna göre bir kişinin tutuklanabilmesi için dosyada henüz toplanmamış delillerin bulunması ve bu delillerin tek başına toplanmamış olması yetmez; aynı zamanda bu delillerin sanık tarafından karartılabilir nitelikte olması, kişinin kaçma şüphesinin somut olgularla ortaya konulması ve nihayet suçun vasıf ve mahiyetinin bu ağır tedbiri zorunlu kılması gerekir.

"TEK BİR DELİL DAHİ YOK"

Şimdi bu kriterleri iddianamede Eylem 13 olarak belirtilen kısım yönünden uyguladığımızda ne yazık ki çok acı bir tablo ile karşı karşıya kalmaktayız. Müvekkilim 27 Ekim 2025 tarihinde tutuklandı. Bugün geldiğimiz noktada 6 aya yakın bir süre geçti. Bu süre zarfında ne Eylem 13 kapsamında ne de müvekkilin özelinde dosyaya sunulmuş tek bir delil dahi yoktur Başkanım. O halde şunu sormak icap ediyor: Savcılık makamı müvekkilin tutuklanmasına gerekçe yaptığı bu hususlardan hangisini bu 6 ayda güvence altına almıştır? Hangi delili korumuştur? Hangi delil hala toplanmayı beklemektedir? Ve en önemlisi; müvekkil dışarıda olsaydı bugün ulaşılan hangi delile ulaşılamayacaktı? Bu soruların hiçbirine müvekkilin tutukluluğunu haklı gösterecek bir cevap verilemez Sayın Başkanım. Çünkü dosyayı anbean takip ettik; müvekkilin tutuklandığı günden bu yana, bırakın müvekkiliyle alakalı bir delili, Eylem 13 kapsamında araştırılan, sunulan veya toplanmayan bir tane delil dahi yoktur. Çünkü dosya kapsamındaki tüm deliller zaten dijital niteliktedir. Eylem 13 kapsamındaki tüm bu verilerin USOM, BTK ve TÜBİTAK tarafından kayıt altına alındığı da dosyada sabittir. Tüm veriler bu kurumlar tarafından kopyalanmıştır. Bu nedenle müvekkilimin delilleri karartması fiilen mümkün değildir; kopyalanmış, yedeklenmiş ve ilgili kurumlarca kayıt altına alınmış verilerden bahsediyoruz çünkü. Bu aşamadan sonra müvekkilin dışarıda olmasının deliller üzerinde herhangi bir etkisi olması fiilen mümkün değildir Sayın Başkanım.

Mademki bu durumda tüm deliller toplanmış, o halde müvekkilim Emrah Yüksel'in an itibariyle tutuklu kalmasının dosyaya faydası nedir? Şunu açıkça ifade etmek istiyorum: Sayın Savcılık makamı şu dakika müvekkilimin tutukluluk halinin dosya noktasında fayda sağlayacağına dair tek bir gerekçe sunsun, ben tahliye talebimi geri alacağım. Biliyorum ki savcılık makamı bu noktada herhangi bir gerekçe sunamaz. Genel geçer, soyut ve maktu gerekçelerle insanların tutukluluk hallerinin devamı talep edilemez, sürdürülemez. Müvekkilim bu 6 aylık süreçte tutuklu olmasaydı dosya adına ne değişecekti? Sayın Savcılık makamı eriştiği hangi delile erişemeyecekti? Sayın Başkanım, tutuklu olmasaydı dosya adına hiçbir şey değişmeyecekti; tıpkı bugün duruşma salonunda olduğu gibi yine Çatalca'daki ikametgahından kalkıp duruşmaları takip etmeye devam edecekti. Bir insanın somut fayda sağlamayan, dosyaya hiçbir katkısı olmayan bu tedbirle özgürlüğünden mahrum bırakılması hukuk devleti ilkesiyle bağdaşamaz. Bu nedenle müvekkil yönünden 'delillerin henüz toplanmamış olması' gerekçesine dayanılması da artık mümkün değildir.

Sizi anlıyorum Sayın Başkanım; dosya çok kalabalık. Bir akşam vakti ekleriyle beraber 200.000 sayfaya varan bir iddianameyi önünüze bıraktılar ve sizler de yargılamaya başladınız. Sizler de bu dosyayı fiziksel olarak kısa bir sürede tam anlamıyla inceleyemeyeceğinizi bildiğiniz için sanıkları dinledikten sonra tutukluluğu değerlendirmek istediniz ve bu aşamaya kadar tutukluluk hallerini devam ettirdiniz. İnsan olarak anlıyorum ancak hukukçu olarak ne yazık ki yine de bu durumu mazeret olarak kabul edemem. Fakat aynı anlayışı soruşturma makamı yönünden göstermek mümkün değildir. Zira savcılık makamı bu dosyayı yaklaşık 1 yıl boyunca yürütmüş; hangi delilin ne zaman toplandığını, hangi hususlarda araştırmanın tamamlandığını yakinen bilen bir makamdır. Gözaltı süreçlerine bizzat hakim olan, dosyanın bütününe en vakıf olan merci yine savcılık makamıydı. Bu durumda savcılık makamının, Eylem 13 kapsamında başkaca toplanması gereken bir delil bulunup bulunmadığını bilmemesi düşünülemez. Savcılık makamının delillerini toplamamasının bedelini insanlar özgürlükleriyle ödeyemez. Kolluk idare altındadır, kurumlar talimatlarıyla bağlıdır; isterlerse tüm deliller toplanır ve insanlar özgürlüklerinden haksızca mahrum bırakılmazlar. O halde ısrarlı tutukluluk halinin sürdürülmesinin amacı nedir?

Sayın Başkanım, bir diğer husus olarak müvekkilimin kaçma şüphesi yönünden değerlendirilmesini talep ediyorum. Ceza Muhakemesi Hukukuna göre bir kişi hakkında kaçma ihtimalinden söz edilebilmesi için bunun somut olgularla ortaya konulması gerekir. Ancak dosya kapsamında müvekkilin kaçmaya teşebbüs ettiğine, saklandığına ya da çağrıldığı halde gelmediğine ilişkin tek bir veri ve dahi delil bulunmadığını gayet iyi biliyoruz. Müvekkil kolluk görevlileri tarafından Çatalca'daki kendi ikametgahında gözaltına alınmıştır. Belki müvekkilim davet edilmiş, kendisine tebligat yapılmış olsaydı kendi ayaklarıyla yargı makamlarına giderek ifade işlemlerini tamamlayacaktı; Türk yargısından kaçacak hali yoktu. Zira kendisinin suçlu olmadığını biz de iyi biliyoruz, kendisi de iyi biliyor, aslında savcılık da çok iyi biliyor.

Bir sabah vakti insanlara ağır suçlu muamelesi yapılarak, çocuklarının ve ailesinin gözü önünde gözaltına alma işlemi yapılması hangi sebebin neticesidir? Müvekkilin ailesinin gözü önünde böylesi mahcup duruma düşürülmesi hangi vicdanın ürünüdür? Hak mıdır, reva mıdır diye sormak istiyoruz. Kaçma şüphesi var deniliyor Sayın Başkanım. Allah aşkına; müvekkil Meriç Nehri'nden ülkeyi terk etmeye çalışırken yakalandıysa bunu bilelim. Bir tekneyle Türk karasularını terk etmek üzereyken yakalandıysa bunu bilelim. Yahut sahte bir pasaportla havalimanında ülkeyi terk etmek üzereyken yakalandıysa bunu bilelim. Fakat bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Bunlar olmadan müvekkilin kaçma şüphesiyle tutuklanmış olmasını anlamak mümkün değildir.

Sonra şunu düşündüm ve merak ettim Sayın Başkanım: Kaçma şüphesini bu denli somut olarak ortaya koyabilecek herhangi bir done veya veri yokken, acaba Savcı Bey ve Sulh Ceza Hakimi müvekkilin kaçma şüphesi bulunduğunu nasıl düşündüler? Acaba Savcı Bey müvekkilimin gözlerinin içine bakarak 'Ben senin gözlerinde bir kaçma şüphesi mi görüyorum?' dedi? Sulh Ceza Hakimi müvekkilin gözlerinin içine bakarak 'Acaba Sayın Savcımız haklı mı, Sulh Ceza Hakimi olarak ben de senin gözlerinde bir kaçma şüphesi görüyorum, seni tutuklamalıyım' mı dedi? Gerçekten anlam vermek mümkün değil. Sayın Başkanım, yok yere bir insanın 6 ayı harcandı gitti. Bu 6 ayda müvekkilin neler çektiğini anlamaya Allah kimseyi mecbur bırakmasın. Üstelik bu süreçte müvekkil yalnızca özgürlüğünden mahrum kalmadı; aynı zamanda işini kaybetti, ciddi ekonomik sarsıntılar yaşadı. Ailesi derin bir mağduriyetin içine düştü, çocukları okul hayatlarında zorbalığa uğradılar. Peki neden? Müvekkil ve ailesi tüm bunları yaşamayı neden hak etti? Gayet tabii, tutuksuz yargılansaydı ekonomik ve aile hayatı normal düzeyde ilerleyebilirdi.

Bizlerin yüce Türk yargısı dışında gidip adaleti alacağı başka bir merci yoktur Sayın Başkanım. Heyetinizin yüksek bir sorumluluk altında olduğunun gayet iyi farkındayım ama dosyanın namı, büyüklüğü ve fiziksel hacmi, insanların tutukluluk halinin değerlendirilmesi noktasında bizlere erteleyici sebep olamaz. Ortada somut hiçbir kaçma emaresi yokken, bu kadar ağır sonuçlar doğuran bir tedbirin uygulanmış olması hem hukuki hem de vicdani açıdan izah edilemez bir durum yaratmaktadır. Bu nedenle müvekkilin tutukluluğunun devamı artık ölçülülük ilkesini açıkça ihlal etmektedir. Sayın Başkan, biliyorum dosyanın esasına yönelik beyan vermiyoruz ancak kısa kısa birer cümleyle değinmek istiyorum. Müvekkilim Eylem 13 kapsamında; 'İstanbul Senin' uygulaması ve 'İBB Hanem' uygulaması yönünden yargılanmakta. Bu uygulamalar kapsamında verilerin yurt dışına hukuksuz bir şekilde sızdırıldığı iddiasıyla; kişisel verileri hukuka aykırı kaydetme ve yayma suçlamasıyla karşı karşıya. Öncelikle maalesef ve ne yazık ki bunu söylüyor ve hicap duyuyorum: Savcılık makamı, kişisel verilerin hukuka aykırı kaydedilmesi suçunun ne olduğunu bilmiyor. Kişisel verilerin hukuka aykırı kaydedilmesi için verilerin birinci elden elde edildiği makamda çalışılması gerekiyor.

İBB Hanem uygulamasında veriler sandık verileridir; sandık verilerinin toplanma yetkisi YSK'dadır. Müvekkilim YSK çalışanı mıdır? Bu suçun oluşabilmesi için Sayın Başkanım, ya müvekkil seçim zamanı 56.000 muhtarlığı tek tek gezecek, askıdaki verileri alıp kayıt altına alacak ya da YSK çalışanı olacak. Kendisi İstanbul Büyükşehir Belediyesi çalışanıdır. Yine 'İstanbul Senin' uygulaması kapsamında da kişisel verilerin hukuka aykırı kaydedilmesi söz konusu olamaz. Zira telefonunuz elinizde Sayın Başkanım; buyurun uygulamaya girin, indirin ve üye olmaya çalışın. Karşınıza aydınlatma metinleri, açık rıza metinleri ve KVKK bilgilendirme metinleri çıkacaktır. Sizler bu formları onaylamadan uygulamaya giriş yapamazsınız. Kullanıcılar bu formları onaylamak suretiyle uygulamaya giriyorlar; dolayısıyla kaydetme suçundan nasıl bahsedeceğiz?

Zaten savcılık makamı, örneğin bizim dosyamızda USOM raporu varken, soruşturmamızı maalesef husumetle yürütmüş. Sayın Savcılık makamı USOM metnini almış olduğu gibi kopyalamış; sonunda da şapkadan tavşan çıkarır gibi 'kişisel verileri hukuka aykırı kaydetme' ve 'yayma' suçu diye devam etmiş. Kişisel verileri hukuka aykırı kaydetmenin ne olduğunu, neden oluştuğunu anlatmamış Sayın Başkanım. Bunlar maktu beyanlar değildir kıymetli Başkanım; insanların hayatlarını ilgilendiren konulardır. Bugün Türkiye'de yaşıyoruz; müvekkilim beraat de edebilir, ceza da alabilir. Ancak beraat etmesi ihtimalinde dahi bu dosya hayatının her alanında karşısına çıkmaya devam edecektir. İnsanların hayatına böyle şerh düşmek hakkaniyet midir? Aynı fakültelerden mezun olduk, aynı hocalardan ders gördük; hakkın ve hukukun ne olduğunu iyi biliriz. Sayın Savcılık makamının da bunu gözetmesini isterim.

"BİR TANE TELEFON GÖRÜŞMESİ YOK"

Bir diğer husus ise örgüt üyeliğidir Sayın Başkanım. Hanem uygulaması ve İstanbul Senin uygulaması noktasında müvekkilin çalıştığı birim yönünden bir ihtimal olabileceğini düşünelim; peki, müvekkilim neden Hüseyin Gün'ün hiyerarşisi altında gösteriliyor? Gösterilmesinin en büyük sebebi, Hüseyin Gün ile 2021 yılından bu yana topu topu 5 tane baz kaydının bulunmasıdır Sayın Başkanım. Başkanım, sizleri tanımıyoruz, birbirimizi burada gördük; şu anda baz kayıtlarımıza baksak bizim sizinle baz kaydımız daha fazla çıkar. 5 tane baz kaydı bir insanın örgüt üyesi olduğunu mu gösterir? Bir insan nasıl bir örgüt üyesi ki hiyerarşisindeki bir insanla bir tane telefon görüşmesi yok? Hüseyin Gün ile müvekkilim arasında bir tane telefon görüşmesi yok. Böyle örgüt mü olur? Böyle örgüt üyeliği mi olur? Yazık, günahtır.

Evet Sayın Başkanım, değerli mahkeme üyeleri; tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde müvekkilin tutukluluğunu gerektiren hiçbir somut gerekçenin bulunmadığını açıkça izah ettik. Buna rağmen müvekkil 6 aydır özgürlüğünden mahrum bırakılmaktadır. Beni şu an hemen durdursanız Sayın Başkanım ve bana şunu söyleseniz: 'Avukat bey, şu ana kadar söylediklerinize mi dikkat edelim, yoksa şu aşamadan sonra söyleyeceklerinize mi?' Derim ki; bundan öncekileri unutun lütfen ve şu söyleyeceğime dikkat buyurun: Şimdi kesinlikle kabul etmemekle beraber, tamamen varsayımsal olarak bir mahkumiyet ihtimali değerlendirilse dahi; isnat edilen suçların ceza aralıkları ve müvekkilin sabıkasız oluşu birlikte dikkate alındığında, hükmedilecek bir cezanın dahi fiilen cezaevinde infazı, müvekkilin tutuklulukta geçireceği sürenin çok altında kalmaktadır. Bu bize bir mesaj veriyor Sayın Başkanım. Müvekkilim şu anda hemen burada ceza alsa, biz istinaf hakkımızdan feragat etsek, dosyayı kesinleştirsek ve dosyamız İnfaz Savcılığına gidip müddetnamemiz hazırlansa; müvekkilim Emrah Yüksel buradan koğuşuna sadece eşyalarını toplamaya gider. Pekala, bu tutukluluğu ısrarla sürdürmenin sebebi nedir? Bu insanlar savcılığın itibarını kurtaracak insanlar değillerdir. 'Aman bu kadar insan alındı, salıverilirse savcılığın bu kadar emeğine ne olur' diye insanlar özgürlükleriyle bedel ödeyecek değil. Bunun sorumluluğu ne benim müvekkilimde ne de şuradaki hiçbir insandadır.

Anayasa Mahkemesi'nin 2025 tarihinde vermiş olduğu bir ihlal kararı bu konuda çok dikkat çekicidir Sayın Başkanım. Lütfen dikkat buyurun; karar der ki: 'Yatarı olmayan veya çok az olan suçtan tutuklamayla alakalı olarak; başvurucunun isnat edilen suçtan mahkum olması durumunda dahi hükmolunacak cezanın adli para cezasına çevrilmesi, ertelenmesi veya hükmün açıklanmasının geri bırakılması müessesesinin uygulanması ihtimalinin yüksek olduğu görülmektedir.' Bakınız lütfen dikkat ediniz; 'Bu bağlamda soruşturma konusu eylemin ağırlığı ve muhtemel ceza miktarı nazara alındığında, adli kontrol tedbirinin neden yetersiz kalacağına dair ikna edici bir gerekçelendirme yapılmaksızın yaklaşık 6 ay süreyle tutuklu bırakılmasının ölçülülük ilkesine aykırı olduğu' sonucuna varılmıştır. Mademki Anayasa Mahkemesi norm hiyerarşisinde bizim en üst mertebedeki yargı merciimizdir; o halde bu kararın bu salonda bir anlam ifade etmesi gerekiyor Sayın Başkan. Hem müvekkilim için hem de infaz süresi şu anda tutukluluk süresinin altında olan tüm insanlar için bir anlam ifade etmesi gerekiyor.

NİSA SURESİ'Nİ HATIRLATTI

Evet, müsaadenizle toparlıyorum. Sayın Başkan, müvekkilim 2 çocuk babasıdır; ailesinin ve annesinin geçimini sağlayan tek kişidir. Tutukluluk nedeniyle işsiz kalmış, ailesi ciddi ekonomik sıkıntı içerisine düşmüş, çocuklarının eğitim giderleri dahi artık karşılanamaz hale gelmiştir. Bunlar maktu beyanlar değildir Sayın Başkanım; bir ailenin halihazırda yaşadığı acı gerçeklerdir. Kızı üniversiteye, oğlu liseye hazırlanmaktadır. Tam da maddi ve manevi anlamda babalarına en çok ihtiyaç duydukları dönemdedirler. Sayın Savcılık aslında bu konuda bir nebze empati kursa ne demek istediğimizi çok iyi anlayacaktır. Tutukluluk hali maalesef telafisi imkansız zararlara sebep olmaktadır. Evet Sayın Başkanım, hukukumuzda kefalet yok, biliyorum; onun bir anlam ifade etmeyeceğini de çok iyi biliyorum. Ancak içerisinde bulunduğumuz çaresizlik nedeniyle… Çünkü bu çaresizlik nereden geliyor biliyor musunuz Sayın Başkan; müvekkilim tutuklandığı günden sonra ben 3 gün boyunca Örgütlü Suçlar Savcısının kapısının önünde bekledim. 7. katta 3 gün boyunca bırakın savcımıza, kıymetli katibine dahi ulaşamadık. Müvekkilimin neden tutuklandığı konusunda soruşturma makamından gerekli bir bilgiyi alamadım. Soruşturma tamamen savcılık, kolluk ve ilgili kamu kurum kuruluşları arasında sürdü; biz müdafiler ve şüpheliler olarak ne yazık ki soruşturmanın sadece basit bir nesnesi haline geldik. Sayın Savcılık makamı 7. katta güvenlik koridoru oluşturmuş. Ben adliyenin başka bir hakimi olsam üzülürdüm; 'Savcılarımızın korunmaya hakkı var da bizim neden güvenlik hakkımız yok' diye isyan ederdim açıkçası.

Sayın Başkanım, yukarıda beşeri hukuk sistemimizin bir yargısını, yargı kararını ve kaidesini anlattım. Şimdi de müsaadenizle ilahi bir kaideden bahsetmek istiyorum. Nisa Suresi 135. ayette; 'Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve akrabanızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutun, Allah için şahitlik eden kimseler olun. İnsanlar zengin olsunlar, yoksul olsunlar; Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız, bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır' denilmektedir. Sayın Başkanım, değerli heyet üyeleri; yüksek makamınızdan adalet, anlayış ve vicdan talep ediyorum. Bu aşamada müvekkilin tutukluluk halinin kaldırılmasına; Sayın Mahkemeniz aksi kanaatte ise ev hapsi de dahil olmak üzere bir ya da birden fazla adli kontrol hükmü çerçevesinde salıverilmesine karar verilmesini tüm saygılarımla arz ve talep ediyorum. Teşekkür ederim, takdir Sayın Mahkemenindir.

Siyaset Haberleri