Muayene sırasında hastalarımın yüzünde hep aynı ifade olur.
Bir yandan umut, bir yandan tereddüt.
“Hocam… Göze lazer yapılacak ama… gerçekten dokunuluyor mu?”
Aslında bu soru, işin en hassas noktasını anlatıyor. Çünkü söz konusu göz olunca, insanlar sadece görmek istemez; aynı zamanda kendini güvende hissetmek ister.
İşte No Touch Laser tam da bu noktada farklı bir kapı açıyor.
Bu yöntemde, adından da anlaşılacağı gibi göze herhangi bir temas uygulanmadan, tamamen lazer teknolojisiyle işlem gerçekleştirilir. Yani bıçak yok, mekanik bir müdahale yok… Sadece lazerin hassas planlaması var.
Hastalarım genelde işlemden sonra şunu söylüyor:
“Beklediğimden çok daha kısa sürdü.”
Gerçekten de öyle. Bazen insanın zihnindeki korku, işlemin kendisinden daha uzun sürüyor.
No Touch Laser’ın en sevdiğim yönlerinden biri şu:
Süreci abartmadan, olduğu gibi yaşatması.
Evet, ilk birkaç gün hafif bir hassasiyet olabilir. Ama bu, gözün kendini yenileme sürecinin bir parçası. Ve bu süreci bilen bir hasta için, her şey daha anlamlı ve daha yönetilebilir oluyor.
Birçok kişi lazer deyince tek bir yöntem olduğunu düşünüyor.
Oysa her gözün hikâyesi farklıdır.
Bazı hastalar için No Touch Laser çok doğru bir seçenek olurken, bazıları için başka yöntemler daha uygun olabilir. Bu yüzden benim için en önemli şey, “hangi lazer daha iyi?” sorusu değil;
“Bu göz için en doğru yöntem hangisi?” sorusudur.
Bugün geldiğimiz noktada, teknoloji bize birçok seçenek sunuyor.
Ama karar hâlâ çok insani bir yerden veriliyor.
Güven, doğru bilgi ve doğru zaman.