Yargı rejiminin yeni eşiği: Akın Gürlek dönemi

Bülent Yücetürk yazdı: Yargı rejiminin yeni eşiği: Akın Gürlek dönemi

Türkiye’de uzun süredir yaşananları “yargı krizi” olarak adlandırmak artık gerçeği açıklamıyor. Ortada bir kriz değil, bilinçli bir yeniden yapılanma; bir “yargı rejimi” inşası var. Ve bugün bu rejim yeni bir eşiğe gelmiş bulunuyor.

Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olması, sıradan bir kabine değişikliği değildir. Bu atama, yargının siyasal iktidarla kurduğu ilişkinin açık ve kurumsal bir ifadesidir.

BİR İSİMDEN FAZLASI

Akın Gürlek, herhangi bir bürokrat değildir. Mahkeme başkanı olarak verdiği kararlar;
Selahattin Demirtaş dosyası, Gezi yargılamaları,
Sözcü Gazetesi davası ve
Canan Kaftancıoğlu hakkında kurulan hükümler;
başsavcı olarak yürüttüğü soruşturmalarla birlikte okunduğunda, nasıl bir “adalet anlayışının” devlet politikası haline getirildiği net biçimde görülür.

Ancak asıl mesele, bu kararların içeriğinden de ötedir. Kritik olan şudur: Mahkeme başkanıyken
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulamayan,
Anayasa Mahkemesi içtihatlarını fiilen yok sayan bir yargı pratiğinin bugün Adalet Bakanlığı makamına taşınmış olmasıdır.
Bu durum, Türkiye’de anayasal hiyerarşinin fiilen askıya alındığının ilanıdır. Çünkü hukuk devletinde alt derece mahkemeleri, AYM ve AİHM kararlarına uymak zorundadır. Uymamak bir “yorum farkı” değil; anayasal düzenin ihlalidir. Şimdi bu pratiğin sahibi, Anayasa’ya sadakat yemini ederek Adalet Bakanı olmuştur.

İSTANBUL MODELİ VE MERKEZİLEŞEN YARGI

İstanbul’da son yıllarda yaşananlar aslında bir laboratuvardı. İstenmeyen kararları veren hâkim ve savcıların görev yerlerinin değiştirilmesi; kritik dosyalara belirli isimlerin atanması; muhalif baro yönetimlerinin cezai ve idari baskı altına alınması…
Bu tablo, yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamaz. Bu, kurumsal bir yönelimdir.
Bugün Adalet Bakanlığı makamı aynı zamanda Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun başkanlığı anlamına da gelmektedir. Bu yetki, yargı kadrolarının belirlenmesinden görev yerlerinin değiştirilmesine kadar geniş bir tasarruf alanı sağlar.

Dolayısıyla mesele yalnızca bir siyasi pozisyon değişikliği değildir. İstanbul’da kurulan modelin tüm ülkeye teşmil edilmesi ihtimalidir.

HUKUKUN SESSİZLEŞMESİ

Elbette tek bir bakan değişimiyle hukuk bir gecede ortadan kalkmaz. Ancak hukuksuzluğa itiraz edenlerin sistematik biçimde susturulduğu bir düzende, hukuk giderek sembolik bir kavrama dönüşür.
Bugün yargıçlardan ve savcılardan güçlü bir kurumsal direnç beklemek gerçekçi görünmemektedir. Üst mahkeme kararlarının uygulanmadığı, anayasal bağlayıcılığın tartışmaya açıldığı bir zeminde “hukuk güvenliği” kavramı aşınmaktadır.

Asıl soru şudur: Bu koşullarda kim konuşacaktır?

SAVUNMANIN TARİHSEL SORUMLULUĞU

Bu dönemde en büyük sorumluluk barolara ve avukatlara düşmektedir. Yargı erkinin bağımsızlığı yalnızca yargıçların değil, savunmanın da meselesidir. Eğer savunma susarsa, hukuksuzluk normalleşir.
Baroların idari baskı altına alınması, yönetimlerinin hedef gösterilmesi, avukatların disiplin tehdidiyle karşı karşıya bırakılması tesadüf değildir. Savunma zayıflatılmadan yargı rejimi tamamlanamaz.
Bu nedenle bugün verilecek mücadele, yalnızca mesleki bir refleks değil; anayasal bir sorumluluktur.

SONUÇ YERİNE...

Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olduğu bir dönemde Türkiye, yargı rejiminin yeni bir aşamasına girmiştir. Bu aşama, anayasal hiyerarşinin fiilen tersine çevrildiği; üst yargı kararlarının uygulanmadığı; kadro politikalarının siyasal hedefle uyumlu hale getirildiği bir yapının kurumsallaşma sürecidir.
Ancak tarih şunu gösterir: Hukuk tamamen ortadan kalkmaz; ya savunulur ya da terk edilir.
Bugün mesele, bir ismin ötesindedir. Mesele, Türkiye’de hukukun kaderidir.

Türkiye Haberleri