Türkiye hız çağına girdi.
Işıklar yandı, kameralar açıldı, kürsü kuruldu.
Recep Tayyip Erdoğan konuştu, alkışlar yükseldi.
Ve dediler ki:
“Türkiye 5G’ye geçti.”
Hızdan söz ettiler.
Gelecekten söz ettiler.
Milisaniyelerden, veri akışından, dijital çağdan…
Ama kimse şunu sormadı:
Bu hız kimin için?
Milyonlarca dolarlık bir kampanya…
Ekranları kaplayan reklamlar…
Aynı yüzler, aynı kanallar, aynı sesler…
Ve büyük bir sessizlik:
Görülmeyenler.
Bakın, bu ülkede bir kanal var: Halk TV
Çok izleniyor.
Tartışılıyor.
Takip ediliyor.
Ama yok sayılıyor.
Reklamlar verilmiyor.
Neden?
Çünkü mesele reyting değil.
Mesele erişim değil.
Mesele sadakat.
Kamu kaynaklarıyla yapılan bir kampanyada “kamu”nun kendisi yok.
Vergisini veren var ama sesini duyuramayan da o.
Elektrik faturasını ödeyen var,
ama ekranlarda yeri olmayan da o.
5G dedikleri şey, sadece daha hızlı internet değil aslında.
Bu, aynı zamanda
eşitsizliğin daha hızlı yayılmasıdır.
Daha hızlı dışlanma.
Daha hızlı yok sayılma.
Daha hızlı unutturulma.
Bir ülkede sinyal güçlenirken
adalet zayıflıyorsa, orada teknoloji ilerlemez, sadece adaletsizlik modernleşir.
Bugün bize “yüksek hız” sattılar.
Ama aslında yaptıkları şey çok eskiydi:
Seçerek göstermek.
Seçerek susturmak.
Ve biz hâlâ soruyoruz:
Bu ülkenin frekansı kime ayarlı?
Kim konuşunca çekiyor,
kim konuşunca kesiliyor?
Çünkü mesele 5G değil.
Mesele şu.
Bu ülkede herkes aynı ağın içinde mi,
yoksa bazıları hâlâ kapsama alanı dışında mı?