Saray'ın hayalleri ve gerçekleri

 Medya Mahallesi
Ayşenur Arslan yazdı: Saray'ın hayalleri ve gerçekleri

İktidarın küçük ortağı HÜDA PAR’’ın Mersin Milletvekili Faruk Dinç, “Yeni Türkiye” dizaynına yakışır bir öneriyle geldi.

  • “Kadın doğum hastanelerinde ve kadın hastalıkları bölümlerinde sadece kadınlardan oluşacak personeller veya kadınlardan oluşacak hekimler olmalıdır.”
  • “Bu konuda en azından bir nebze de olsun bu mahremiyet kaygısı ortadan kaldırılmış olur. Ve bu yönüyle çoğu kadın bu mahremiyet kaygısından dolayı tedavi olmayı erteliyor veya tedavi olmuyor. Böyle bir gerçekliğimiz var. Çünkü bu toplum inançlı bir toplum. Dini, kültürü ve sosyal hassasiyetleri var ve bunların hepimiz farkındayız."

Beyefendi kadın doğum servisiyle başlamış.. Ama sonra “dini inançları nedeniyle tedavi olmayı reddediyorlar” diye, aslında kapsamı fark ettirmemeye çalışarak alabildiğine genişletmiş.
Mesela ortopedi.. Bacak ya da kalça kırıklarında ne yapılacak? Eğer kadın Ortopedist bulunamazsa tedavi sahiden red mi edilecek?

Bu arada, reddeden kim olacak sizce? Ağrılar içindeki kadın mı, yoksa hayatının her alanını zaten onun adına düzenleyen baba yada koca mı?
Doğumdaki mahremiyet kaygısı diye açılacak kapı bizi nereye götürecek, beyefendi ve onu Meclis’e taşıyan AKP iktidarı farkında mı?

Kimileri öneriyi “TALİBAN DÜZENİ” diye yorumladı. Ama haklarını yemeyelim. O düzene daha üç beş sene var!

Zira Taliban Afganistan’da neredeyse kadınlığı, kadın olmayı yasaklama seviyesinde. Kadınlar bırakın doğum konusunda eğitim görmesini.. Herhangi bir alanda herhangi bir eğitim göremeyecekler.. Okuma yazma bile lüks olacak.. Meslek sahibi olmaları ise rüyalarda bile uygun görülmeyecek.. Zaten evden dışarı çıkamadıkları için kimse (yani erkekler) de bunda bir sakınca görmeyecek.

Geçenlerde bir haber videosunda denk geldim.. Zannediyorum Kabil’de bir parkta, erkeğin biri “Düzenlemeden çok memnunuz, parkta artık rahat rahat dolaşıyoruz.” diyordu.

Zavallı Afgan erkekler o parklarda kadınlardan neler çekmişlerse!
Herhalde arsız kadınlar adamlara saldırıyordu. İçlerine kaçmış şeytanlar da kim bilir nelere kışkırtıyordu.

*. *. *
Bizim buralarda birilerinin özenip de “aynı inançtayız” demesi.. HÜDA PAR’lı vekilin Taliban’ı hatırlatan önerileri kulağınıza küpe olsun.. Aklınızdan hiç çıkmasın.. Görmezden gelinecek her hamleleri bizi oralara sürükler..

Hele ABD’nin İran saldırısıyla son şeklini alması beklenen bölge dizaynında..
Trump İran’a gerçekten de saldıracak mı, kim bilir..

Ama hazırlıklar inanılmaz boyutlara vardı bile. Sofya Havaalanı mesela Amerikan savaş ve tanker uçaklarına ayrıldı mesela.. İkinci uçak gemisi de Körfez’e vardı varacak..

Bu arada İran’da gösteriler yeniden başlamış. Gençler molla rejimine karşı yeniden sokaklara çıkmış.. Günün esprisi de Trump’a “Mehdi” yakıştırması yapılmasıymış.

İran’da espri olarak konuşulan, ABD’de gerçek gibi algılanıyor galiba!

ABD’nin (Trump’ın desteğiyle başkent ilan edilen) Kudüs Büyükelçisi, bir Amerikalı gazeteciye konuşurken fevkalade açık biçimde paradigmayı dile getirdi:

“İncil’de de vaadedilmiş topraklardan söz edilir.” dedi

Amerikalı gazetecinin “Bu Mısır'ın, Suriye'nin, Irak'ın, Ürdün'ün, Lübnan'ın ve Suudi Arabistan'ın bir kısmını kapsar. Yani tüm Orta Doğu'yu almak anlamına gelmiyor mu?” çıkışına da şu dehşet yanıtı verdi:

“İsrail’in onların hepsini alması iyi olurdu. Çünkü Tanrı onlara onu verdi..”

Elbette Büyükelçi de biliyor bunun mümkün olmadığını.. Ama tam da “elçiye zeval olmaz” kabilinden Trump-Netanyahu ikilisinin nelere kalkışabileceğinin sinyallerini veriyor.

Ama sakın endişe etmeyin.. Türkiye o kapsama alanında değil. Şimdilik! Ne zamanki Cumhuriyeti yıkmayı başarırlar. O zaman İsrail’in menziline girer, bölgenin Afganistan'ı olarak Yeni Dünya Düzeni’nde yerimizi alırız.

“Bu asla olamaz” mı diyorsunuz..

Haklısınız.. Bu olamaz. Olamayacak.. Olmayacak..

Zaten kendileri de yolun sonuna geldiklerinin farkında.

Ne yapsalar muhalefetin direncini, mücadelesini, oy oranını indiremediler.

Saray’ın muteber kalemlerinden Sabah Ankara temsilcisi Okan Müderrisoğlu da bunu fark etmiş.. Neredeyse yalvarır gibi şöyle yazmış:

"Nasılsa Reis (Sn. Cumhurbaşkanı) başımızda. O, bir şekilde seçimi kazanmanın formülünü bulur" ezberi ile garanti mesafe alınacak günlerde değiliz. Yani... Erdoğan'ın lokomotif olduğu, arkasına eklenen siyasi ve bürokratik vagonları çektiği, sonunda sandıktan mutlak başarıyla çıktığı günlerin nostaljisine fazlaca takılıp kalmamak lazım. Gerek Cumhur İttifakı'ndaki siyasal davranış tarzının gerekse AK Parti kadrolarının Cumhurbaşkanımıza yük olmayacağı, yükünü alması gereken kritik kavşağa yaklaşıyoruz. Bu dönüm noktasında kişiselliğe, şahsi hesaplara, bireysel beklentilere, taktik hamlelere, siyasi kariyer planlamalarına asla yer olmadığı ve olmayacağı da bilinmeli.”


Durum anlaşıldı sanırım. “Erdoğan ne yapar yapar seçimi alır” devri bitmiş. Kişisel hesapları bir kenara bırakıp “tek bir kişi” için mücadele dönemine girilmiş.

Erdoğan ekonomiden diplomasiye her şeyden anlardı.. Her şeye o karar verirdi hani.. O günler “nostaljik bir hatıraya” dönmüş. Şimdi iktidar, Erdoğan’ın üzerindeki yükün alınacağı kritik kavşağa yaklaşmış..
Reis’in yanındaki korumalara tutunmadan yürüyemediğini görünce (aynı dert bende de var, halden anlarım) yükün azaltılmasını önermiş Sabah yazarı.

İnsan merak etmeden yapamıyor.. Acaba, gazetecilere ve muhalif siyasetçilere açılan cumhurbaşkanına hakaret davalarını, “üzerinizde nazar var sayın cumhurbaşkanım, yorgunluğunuz ondan” diye mi izah ediyorlar!!!

Gerekçesini bile açıklayamadıkları tutuklama kararını böyle mi veriyorlar!!

Ama boşuna!

Bakın. En son sevgili Alican’ı hapse attılar.. Kumpas mağdurlarının tümü gibi dimdik girdi. Onlarla beraber dimdik çıkacak.
İçeride bir yılını doldurmaya hazırlanan Ekrem İmamoğlu da Silivri mektubunda öyle bir tablo çizmişki.. Sanırsınız Ege kıyılarında tatil keyfinde:

“Cezaevinde öğle ve akşam yemek dağıtımlarına büyük oranda uyum sağlıyorum. Kahvaltımı çeşitlendirmeye gayret ediyorum. Peynir, zeytin, çay, haşlanmış yumurta, bazen sütle müsli ve helva, bazı günler bal ve az zeytinyağına en fazla bir dilim ekmek. Ateş ve ocak olmadığı için elektrikli su ısıtıcıda kaynayan suyun üzerine konan tencerede kavurma ya da ton balıklı salata yaparak soframı renklendirmeye çalışıyorum. Dışarıdaki tatları özlemek gibi bir lüks hissetmedim. Zihnimi, ruhumu ve damağımı meşgul etmedi. Ayda bir de olsa bütün tutsaklara kolay servis edilecek bir balık öğünü verilmesini önerdim. Çeşitlilik ve sağlık açısından iyi olabileceğini düşündüm. Buranın zor zamanları veya zorlayıcı bir zaman dilimi diye bir kavram yok.

Hücrede yazmak, dinlemek ve okumak insanın iç dünyasını daha güçlü harekete geçiriyor. Az da olsa şiir yazıyorum. Başucumdaki şairleri çeviriyorum. İlham gelsin diye. Ancak hukuksuzluklar ve sorunlar çok önde. Ama eninde sonunda biliyorum; her şey çok güzel olacak.”

Türkiye Haberleri