“Bir sanatçıyı sevmek veya fikirlerine katılmak zorunda değiliz; ancak onu özel hayatından yola çıkarak itibarsızlaştırmak ve eserlerini boykot etmek kültür ve sanat dünyasına zarar vermektir. Sanatçının özel hayatındaki kusurları, hukukun ve vicdanın; perdedeki dâhiliği ve edebî başarısı ise sanat tarihinin konusudur.”
Sanatçının kusurları, geride bıraktığı estetik mirası tarihten silmeye yeter mi? Bu kadim tartışmayı; sanat, etik ve toplumsal belleğin kesiştiği noktada Eğitimci-Yazar Kadir Beyter ile konuştuk.
SON YILLARDA SANAT DÜNYASINDA “SANATÇININ ÖZEL HAYATI SANATINA DÂHİL MİDİR?” SORUSU SIKÇA TARTIŞILIYOR. SİZ BU TARTIŞMAYI NASIL YORUMLUYORSUNUZ?
Bir sanatçının hatalarını görmek, hayranları için değerli bir fırsattır çünkü bu vesileyle kişi, kendi ahlaki sınırlarıyla da yüzleşir. Ama bugün, maalesef linç kültüründen beslenen, sanatçının şahsi kusurlarını sanatından ayıramayan ve ürettiği eserleri bütünüyle reddeden bir bakış açısıyla karşı karşıyayız. Bu durum, özünde sanatsal özün kendisine zarar vermektedir. Zira sanatçı ile sanatın ayrı tutulması gerekliliği yalnızca estetik bir tercih değil, sanat tarihini topyekûn bir yıkımdan korumak ve kültür aktarımını sağlamak için temel bir mecburiyettir.
SANATÇININ ÖZEL HAYATINDAKİ KUSURLARI NEDENİYLE ESERLERİNİN REDDEDİLMESİ, EDEBİYAT VE KÜLTÜR AÇISINDAN NE TÜR SONUÇLAR DOĞURUR?
Bu yola girersek kütüphanelerimiz, galerilerimiz ve sinema salonlarımız nitelikli eserlerin büyük bir kısmından mahrum kalarak ciddi bir çoraklaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Hatta bilim dünyasının bazı önemli isimleri ve deneyleri bile bu tasfiyeden payını alabilir. Örnek vermek gerekirse aile içi bir tartışma neticesinde cinayet işleyen Cevat Şakir Kabaağaçlı'dan, eşine şiddet uyguladığı iddia edilen Cemal Süreya ve Müslüm Gürses’i, etik dışı bir metne imza atan Jean-Paul Sartre’dan, kumar bağımlılığı ve örtülü ödenek tartışmalarıyla bilinen Necip Fazıl Kısakürek’i, bir dönem manda yönetimini savunan Cenap Şehabettin ve Halide Edip Adıvar’ı (Sonradan fikri değişse de) tarihten kazımaya cesaretimiz yeter mi? Bunu yapamıyoruz çünkü bu, kültürel hafızayı silmek demektir. Hayatındaki kadınlara şiddet uygulayan Picasso ile sadist eğilimlerini bizzat itiraf eden Salvador Dalí’den, Nazi Partisi üyesi Martin Heidegger’e, eşini boğarak öldüren Louis Althusser’den "Küçük Albert Deneyi" ile tanınan John Watson'a kadar devasa bir listeyi bir kalemde silip attığınızda, modern uygarlığın üzerine inşa edildiği düşünsel ve kültürel sütunları da devirmiş olursunuz.
SON DÖNEMLERDE SANATÇININ ÖZEL HAYATI İLE SANATI ARASINDAKİ İLİŞKİNİN TARTIŞILDIĞI ÖRNEKLERİN BAŞINDA “YILMAZ GÜNEY” GELİYOR. ONUN ÖRNEĞİ ÜZERİNDEN BU AYRIMI NASIL DEĞERLENDİRİYORSUNUZ?
Bir kesim, özel hayatındaki çelişkilere rağmen ondan kusursuz bir kahraman yaratmaya çalışırken; diğer kesim, suçlarından yola çıkarak sanatını tamamen reddedip linç kampanyası başlatıyor. Sonuçta sanatçının beyaz perdedeki dâhiliği görmezden geliniyor. Orhan Kemal Roman Ödülünü ilk kazanan yazar, “Boynu Bükük Öldüler” romanıyla Yılmaz Güney’dir. Güney’in başarıları tesadüf değildir. O, çocukluğu sinema dünyasında geçen, usta-çırak ilişkisiyle yetişmiş bir isimdir. “Umut” Türk sinemasında alışıldık kalıpları yıkan, sınıfsal çelişkiyi bireyin mistik arayışıyla sentezleyen en önemli başyapıtlardan biridir. “Hudutların Kanunu” Martin Scorsese öncülüğünde Dünya Sinema Vakfı tarafından restore edilerek koruma altına alınan iki Türk filminden biridir. “Duvar” Türkiye’nin en karanlık dönemlerinden biri olan 12 Eylül’ü yansıtır. Cannes’da “Yol” ile gelen ilk Altın Palmiye, bu emeğin küresel tescili olmuştur. Sürü’nün destansı yapısını, Aç Kurtlar’ın diyalogsuz, saf sinema anlayışını ve Yol’un dünya sinemasındaki yankısını görmezden gelmek, sanatın kendisini reddetmektir. Asıl olgun yaklaşım, sanatçının eserlerini ve özel hayatını ayrı değerlendirmek, birini diğerine feda etmeden ele alabilmektir.
SANATÇILARIN ÖZEL HAYATLARINDAKİ HATALARIYLA ESERLERİ ARASINDA BİR DENGE KURMAK İSTEYENLER NEYİ ÖLÇÜT ALMALI? BU DEĞERLENDİRMEDE HANGİ TÜR REFERANSLAR BELİRLEYİCİ OLABİLİR?
“Eseri değerli buluyorum ama sanatçının bu davranışını onaylamıyorum." demek, bence kurulabilecek en sağlıklı dengedir. Kişi, bir sanatçıyı özel hayatından dolayı sevmeyebilir; bu onun tasarrufuna kalmıştır. Ancak sanatçıyı itibarsızlaştırmak, sanatsal mirasını yok etmeye çalışmak trajikomik ve anlaşılması güç bir çabadır. Kimlerin referans alınması gerektiği önemli bir sorundur. Güney özelinde ideolojik bir hınçla linç kültüründen beslenenlerin mi, yoksa Tuncel Kurtiz, Tarık Akan, Fazıl Say, İnci Aral, Atilla Dorsay, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Murathan Mungan, Costa-Gavras ve Elia Kazan gibi sanatın büyük emektarlarının sözleri mi dikkate alınmalıdır? Cüneyt Arkın’ın bizzat belirttiği gibi, Güney’in Baba filmi ödülü hak etmesine rağmen siyasi gerekçelerle engellenmiş, ödül Cüneyt Arkın’a verilmiştir; ancak Arkın bu adaletsizliği kendi vicdanıyla reddetmiştir.
SANATÇI İLE ESERİ BİRBİRİNDEN AYIRMA GEREKLİLİĞİ ÜZERİNDE DURUYORSUNUZ. BU AYRIMI SİZİN İÇİN BU KADAR ÖNEMLİ KILAN NEDİR?
Bir sanatçıyı sevmek veya fikirlerine katılmak zorunda değiliz; ancak onu özel hayatından yola çıkarak itibarsızlaştırmak ve eserlerini boykot etmek kültür ve sanat dünyasına zarar vermektir. Sanatçının özel hayatındaki kusurları, hukukun ve vicdanın; perdedeki dâhiliği ve edebî başarısı ise sanat tarihinin konusudur. Bu ikisini birbirinden ayıramayan bir bakış açısı, maalesef sanatın iyileştirici ve birleştirici gücünü asla anlayamaz.
Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin...