"Kitap okumak Don Kişot'u akıllandırdı,ama okuduklarına inanmak aklını başından aldı."
Bernard Shaw/Aforizmalar
"Okuyan biri ölmeden önce binlerce hayat yaşayabilir.
Okumayan biri tek bir hayat yaşar." diyor bir kitabında George R. R. Martin.
Ne kadar felsefi ve varoluşsal bir metafor.
Gerçekten de bir kitabın sayfalarını araladığımızda yalnızca harflerle değil, başka hayatlarla karşılaşırız.
Bir sabah bir savaşçının korkusunu taşırız içimizde, akşam bir annenin endişesini; ertesi gün bambaşka bir coğrafyada, hiç tanımadığımız bir insanın umuduna ortak oluruz.
Okumak, tek bir ömrün dar kalıplarını kırıp çoğalabilmek, yaşamın tüm renklerini barındırmak, evinin konforunda dünyayı dolaşmak, savaşmak, aşık olmak, yeniden doğmak, yaşlanmak, ölmek…
Hasılı tüm kahramanlar olmak ve tüm hikayeyi yaşamaktır.
Okumak anlatılageldiği üzere Tolstoy'un odasına kapanıp kaleme aldığı romanını ana karakteri öldürerek sonlandırması nedeniyle "Anna Karenina öldü" diyerek yerinden kalkamadan hıçkırıklara boğulmasıdır.
Ama mesele yalnızca çok okumak değildir. Mesele, neyi ve nasıl okumalı ne kadarına inanmalıyız?
Katherine Paterson’ın dediği gibi: "Çocuklara sadece okumayı öğretmek yeterli değildir; onlara okumaya değer bir şeyler vermeliyiz." Hayal güçlerini genişletecek, kendi hayatlarını anlamlandırmalarına yardım edecek metinler… Kendilerinden çok farklı hayatlara dokunabilecekleri hikâyeler… Çünkü insan, ancak başkasının hikâyesine misafir olduğunda kendi hikâyesini de daha iyi duymaya başlıyor.
SADECE SEÇİCİ OKUMA YAPMAK YETERLİ Mİ?
Hayır, seçici inanma ve analiz de yapmalıyız.
YEL DEĞİRMENLERİ İLE SAVAŞMAYALIM
George Bernard Shaw:
"Kitap okumak Don Kişot’u akıllandırdı, ama okuduklarına inanmak aklını başından aldı." sözüyle okunan her şeye inanmanın bedelini somutlaştırır.
Okumak aklı besler; fakat okunanı sorgulamadan kutsallaştırmak, insanı kendi aklından uzaklaştırabilir.
Her yazılan doğru değildir. Her basılan kitap hakikatin mührünü taşımaz. Bir metnin kapağı, yazarın ünü ya da çok satması onu mutlak doğru yapmaz. Okur olmak biraz da seçici olmaktır; önüne geleni değil, zihnini ve kalbini besleyeni ayırt edebilmektir. Şüphe duymak, soru sormak, "Bu bana uygun mu?", "Bu gerçekten doğru mu?" diyebilmek…
İşte asıl bilinç burada başlar. Sorgulamadan kabul edilen her fikir, zamanla insanın kendi fikrinin yerini alır.
Bazen bir başarı hikâyesini okuruz ve onun bizim için yazıldığını sanırız. Bir karakterin cesaretine hayran olur, kendi korkularımızı yok sayarız. Oysa her hayatın zemini farklıdır; her yaşam parmak izi gibi eşsizdir.
İlham almak güzeldir, hatta gereklidir. Fakat düşünmeden taklit etmek, insanı kendi yolundan saptırır. Hayalle gerçek arasındaki mesafe, işte o zaman tehlikeli biçimde kısalır.
Kitaplar merdivendir, evet. Ama hangi basamağa basacağımıza biz karar veririz. Her cümleyi kendi aklımızın süzgecinden geçirmek, deneyimlerimizle tartmak zorundayız. Çünkü hayat, maalesef dipnotu olmayan bir metindir çıkarımları kendimiz yapmalıyız; başkasının cümlesi bize ışık tutabilir ama bizim yerimize yaşam yolunda yürüyemez.
Okuyalım. Çok okuyalım. Başka hayatlara dokunalım, başka sesleri duyalım.
Ama okuduklarımız canımıza okumasın. Aklımızı kiraya vermeden, akıl süzgecini tıkamadan, kalbimizi ve sezgimizi gerçeğe kapatmadan…
İlham alarak ama kendi yolumuzu çizerek…
Ancak o zaman kitaplar bizi yel değirmenlerine değil, gerçekten var olan ufuklara götürür.
Ancak böyle gücümüzü ve enerjimizi ziyan etmeden gerçek düşmanla savaşabiliriz. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin…