YÖN/FİKRET BİLÂ
“Terörsüz Türkiye” hedefine ulaşmak için Meclis’te kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, milletvekillerinden oluşan çalışma grubunun hazırladığı raporu kabul etti.
CHP’nin özellikle; Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerinin korunması, tartışmaya açılmaması, PKK’nın silah bırakması, kendini feshetmesi süreciyle eşzamanlı olarak demokratikleşme ve hukuk devletinin güçlendirilmesi aşamasının yürütülmesi konusundaki hassasiyetlerini raporu yansıttığı anlaşılıyor.
Komisyonun CHP’li üyeleri raporda katılmadıkları ifadeler için muhalefet şerhi de koydular.
CHP’li komisyon üyesi Murat Bakan, koydukları şerh konusunda şu açıklamayı yaptı:
“Komisyonun sadece PKK'nın silah bırakması, dönmesi değil, aynı zamanda bir demokratikleşme içermesi gerektiğini söyledik ve bunu Komisyon raporuna büyük ölçüde dercettik. Benim şerhim neydi? Raporda Türk-Kürt-Arap vurgusu var. Ben bunu doğru bulmadığımı, vatandaşlık tanımının etnisite üzerinden yapılamayacağına şerh koydum. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı, Türk vatandaşlığı kapsayıcıdır, kucaklayıcıdır, bunun dışında bir etnik tanıma gerek yok. İkincisi; yani bu kadar rapor yazıyorsunuz, bir toplumsal uzlaşma diyoruz. O toplumsal uzlaşmada terörle mücadelede hayatını kaybetmiş, şehit olmuş, bir uzvunu bu vatan için feda etmiş insanlarla ilgili, onların özlük haklarıyla ilgili, onların talepleriyle ilgili subayın, astsubayın, uzman çavuşun, jandarmanın, polisin bir cümle olmadığını, bunu eleştirdiğimi söyledim.”
CHP, raporun 7. bölümünde yer alan Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanması, demokratikleşme ve hukuk devletini güçlendirecek düzenlemeler yapılması konusunda da ısrarını sürdürüyor.
DEM Parti’nin raporda katılmadığı ve şerh düştüğü ifadeler var.
Örneğin raporda “terör örgütü,” “terör belası” gibi kavramların kullanılmasına DEM Parti itiraz ediyor. Bu itirazın muhalefet şerhi olarak rapor ekinde yer alacağını da DEM Partililer açıkladı.
Raporun komisyonda kabul edilmesiyle birlikte bir gelişme daha oldu.
DEM Parti, 16 Şubat’ta İmralı’da yaptıkları görüşmede PKK’nın kurucusu Abdullah Öcalan’ın hazırladığı bir metni kamuoyuna açıkladılar.
Öcalan bu açıklamasında bazı talepler dile getiriyor.
Öcalan yerel özerklik anlamına gelecek taleplerinin yanı sıra vatandaşlık tanımının da değiştirilmesini istiyor.
Açıklamasında şöyle diyor.
“Bir vatandaşlık tanımı meselesi var. Vatandaşlık, devletle kurulan bağı ifade eder. Vatandaşlık; etnisiteye, dile, inanca, düşünce sistemine bakılmaksızın devletle bağlılığı anlatır. Mesela sosyalist mi, kapitalist mi, Müslüman mı, Hıristiyan mı, Kürt mü, Arap mı fark etmez. Hepsi devlete vatandaş olabilir. ‘Ben özgür yurttaş’ demeyi tercih ediyorum. Anayasal vatandaşlık da denebilir ama özgür yurttaşlık, bundan daha geniştir. Dininde özgür olacak, milliyetinde özgür olacak, düşüncesinde özgür olacak. Türkiye’deki vatandaşlık tanımı bunu karşılıyor mu? Biraz muğlaktır. Dinsel, ideolojik ve milliyetsel, ulusal anlamda varlığını özgürce ifade edecek ve örgütleyecek. Bu da demokratik sınırlarda ve devletin bütünlüğünü esas alan bir şekilde yapılacak.”
Bu yaklaşım açıkça Anayasa’nın 66. maddesindeki "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür" hükmüne karşı çıkmaktır.
Öcalan’ın da DEM Partisi’nin bu maddeden “Türk” ifadesinin çıkarılmasını istedikleri biliniyor.
Öcalan yerel özerklik anlamına gelecek talebini de şöyle ifade ediyor:
“Demokratik bütünleşmenin ruhuna uygun olan, bir yerel demokrasinin varlığı ve kurumsallaşmasıdır. Suriye için de önerdiğimiz de budur. Yerel demokrasi dediğim şu: Bir kent ya da köy olabilir, bunların kendilerini özgürce ifade etme ve kendilerini yönetme hakkı olmalıdır. Yerel yönetimin şartları belli.”
Anayasa’dan “Türk” ifadesinin çıkarılarak vatandaşlık tanımı yapılması, yerel yönetimlerin özerk yönetimlere dönüştürülmesi fiilen Türkiye’nin eyaletlere bölünmesi anlamı taşır ki bu Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in üniter ve ulus devlet niteliklerine aykırı olduğu gibi Türkiye’nin resmi ve eğitim dilinin Türkçe olduğu maddesini de hükümsüz saymak anlamına gelir.
Bu yaklaşım Atatürk’ün bir üst kimlik olarak yaptığı “Türk milleti” tanımına da aykırıdır.
Öcalan’ın bu taleplerinin Meclis’te kabul edilmesi de çok zordur.
Kabul edilse bile halkın onayından geçmesi olanaksızdır.
Çalışmalar yürütülürken bu gerçek unutulmamalıdır.