Yeni Dünya Düzeni hiç bu kadar netleşmemişti.. Almanya’nın zirveler kenti Münih’te adı bile kondu: “Yıkım Altında”..
Münih 1938’de İkinci Dünya Savaşı denilen o büyük yıkımda da “yıkım güllesinin savrulduğu” adresti.
İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya’yı buluşturan, Hitler’in Çekoslovakya’nın Südet bölgesini istemesiydi.
Çek heyeti kaderlerini tayin edecek müzakereyi yan odadan izlemeye çalışırken İngiltere ve Fransa “peki” dedi. Hitler’in istediğini alıp susacağını umuyorlardı. Sonrasını biliyoruz.
1963 yılından bu yana düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı’ndan sonra neler olabileceğini ise hiç bilmiyoruz.
Ancak konferansa sunulan rapor, tahmin edebileceğimiz başlıklarla dolu:
“ • Dünya bir 'yıkım güllesi siyaseti' dönemine girdi. İnşasına 80 yıl önce savaş sonrasında başlanan ABD öncülüğündeki uluslararası düzen, bizzat ABD eliyle yıkılıyor. Uluslararası düzen artık çözülme sürecinde.
• Bugüne kadar küresel sistemin “koruyucusu” olarak görülen ABD, artık mevcut düzeni kendi çıkarlarına aykırı bularak yıkım sürecini başlattı. Trump yönetimi İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan dünya düzenini ABD çıkarları için “bir yük” olarak görmeye başladı."
Nitekim Alman Sanayi Federasyonu (BDI) Başkanı Peter Leibinger, Avrupa’nın savunma stratejisini ABD’den bağımsız bir yapıya kavuşturması gerektiğini vurgulayarak, “Avrupa’nın savunması; Washington ile birlikte, Washington olmadan ve gerekirse Washington’a karşı tasarlanmalı ve hazırlanmalıdır” dedi.
Küresel sistemin parçalanmaya başladığı ve dünyanın gıda krizinden yeni bölgesel savaşlara kadar ciddi sorunlarla karşı karşıya kaldığı bir süreçte gündem başlıkları da elbette böyle şekillenecekti. Ne var ki, her başlıkta tartışma dönüp dolaşıp ABD’ye ve özellikle Trump’ın vahşi siyaset anlayışına geliyordu.
ABD’yi temsilen konferansa katılıp bir konuşma yapan Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bu tabloyu yumuşatmak için epey çabaladı:
"Eğer bazen Başkan Trump, Avrupalı dostlarımızdan açık bir dille ve aciliyetle ciddiyet ve karşılıklı koordinasyon talep ediyorsa, bu sadece sizin ve bizim geleceğimiz için duyduğumuz derin kaygıdandır. Avrupa'nın güçlü olmasını istiyoruz çünkü kaderlerimiz birbirine bağlıdır."
Rubio hedeflerinin ”yeni bir Batı yüzyılı” inşa etmek olduğunu söyledi.. Dahası kendisinin de Avrupa kökenli bir aileden geldiğini vurguladı.. Bu çiçekler yaşlı kıtanın gönlünü alabildi mi kim bilir.. Ama mesajın geri kalanı, Avrupa’nın doğusu, özellikle de Müslüman çoğunluklu ülkeler açısından alarm vericiydi:
“Biz tek bir medeniyetin, Batı medeniyetinin parçasıyız. Tarihin, Hristiyanlık dininin, kültürün ve dilin bizlere bıraktığı en derin bağlarla birbirimize bağlıyız. Bu ortak medeniyeti korumak için atalarımızın ödediği bedellerin mirasçılarıyız.”
Hani azıcık daha zorlasanız, Rubio’nun, yüzündeki o sentetik gülüşle, Broadway müzikali tadında yeni bir Haçlı Seferi planından söz ettiğini söyleyebilirsiniz.
Elbette seferin başında, göğsünde devasa bir Haçlı Ordusu simgesinin dövmesi bulunan savaş bakanı olacaktır.
Trump ise “durum odasından” harekatları izleyen küresel lider rolünü oynayacaktır.
* * *
Haçlı Seferi derken, yanlış anlaşılmasın.. Rubio da genel olarak ABD heyeti de bunu Müslümanlara karşı bir sefer olarak ifade etmiyor. Kastedilen ABD’nin yanında olanlar, olmayanlar.. Bir de -galiba- yakın gelecekte feda edilebilecek olan ülkeler.. Mesela bölgede giderek daha da yalnızlaşan Türkiye.
Nereden mi çıkartıyorum.
Bir kere Türkiye tıpkı Davos’ta olduğu gibi son derece cılız bir katılımla temsil ediliyor.
Ülkede her şey tek bir adama zimmetlenince doğal olarak ikinci, üçüncü kişilerden söz edilemiyor.
Nitekim Münih’te, resmi bir tutumla konuşma yapmasını bekleyemeyeceğiniz MİT Başkanı İbrahim Kalın ile.. Bırakın gücünün nerede bittiğini, nerede başladığını bilemediğimiz Milli Savunma Bakanı Güler’i görüyoruz.
Bizi en çok, en yakından ilgilendiren masada ise Rubio ile Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani, SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ve Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed bir araya geldi.
ABD'nin Ankara Büyükelçisi unvanını taşıyan ve Tom Barrack, sosyal medya paylaşımında “Bir resim bin kelimeye bedeldir - yeni bir başlangıç" mesajıyla görüşmeyi tarihi diye tanımladı.
Münih Konferansı’nda belki de en çarpıcı, hatta en kritik durum Türkiye’nin rolü oldu:
“ • Suriye’deki gelişmeler ve Erdoğan’ın İran ile ABD arasındaki görüşmelerde ev sahibi olma arzusunun gerçekleşmemesi gösterdi ki Türkiye hiç de Saray kalemşörlerinin iddia ettiği gibi bölgesinde etkili bir güç değil..”
“• ABD ile ilişkilerimiz bu tabloyu değiştirecek yakınlıkta görünmüyor. Trump’ın isteğiyle Rusya ile aramızdaki enerji anlaşmasını milyarlarca dolar aleyhimize mal olacak biçimde noktaladık. Doğalgazda ABD’ye bağımlı hale geldik. Kaan motoru ve F-35’ler hayal oldu.. Üstüne Trump İran ile ticari ilişkimiz var diye gümrük tarifesinde vites yükseltti.
“ • Avrupa’ya gelince.. Adaylık rüyası çoktan kabusa döndü. Demokraside ve yargıda küme düştüğümüz için her platformda ya azarlanır ya da dışlanır olduk.
Elimizde güç adına kala kala ordumuz kaldı derken.. NATO son krizle çatlama belirtileri gösterince…
Mesajlarını arada bir yumuşatsa da ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun Avrupa’yı..
Trump’ın da son iki günde dozu artan tehditler savurduğu İran’ı hatırlayınca..
Size de, hasarlı binaları yıkmakta kullanılan o devasa gülle üzerimize üzerimize geliyor gibi görünmüyor mu?