Macaristan’da otoriter Viktor Orban’ın 16 yıllık iktidarının sona ermesi her şeyden önce kıta Avrupa’sı için önemli.
Önemli çünkü, Macar halkı yaptığı tercihle Avrupa idealinden kopmak istemediğini, belki de AB tarihinde bir ilk olarak ülkesinin birlikten çıkarılmasına karşı olduğunu gösterdi.
Popülist liderlerin vaatleri ve yaptıklarıyla, toplumdan daha çok kendi geleceğini devam ettirmek amacıyla oligarşik bir yapıyı tercih ettiğini halkın anlamış olduğunu göstermesi açısından da önemliydi seçim sonuçları.
Kendisini Hz. İsa olarak gösterecek kadar bir kez daha “Acil tedavilik” olduğunu ortaya koyan Trump, faşist Netenyahu, Putin gibi liderlerin övgüsünü ve desteğini alanların, artık halkta hiçbir karşılığı olmadığını göstermesi bakımından da önemliydi.
Macaristan’daki seçim sonuçlarına Avrupa ile birlikte Türkiye’nin de yakın ilgi göstermesi yadırganmamalı.
Bunun en önemli nedeni, iki ülkenin yönetim anlayışındaki paralellikler ve çok yakın siyasi tarihlerinde neredeyse aynı süreçlerden geçmeleri.
Güçler ayrılığının ortadan kaldırılması, yargının ve medyanın iktidarın güdümüne sokulması, toplantı, yürüyüş, düşünce ve ifade özgürlüğünün ciddi boyutta kısıtlanması, çelişki gibi görünse de çıkarları bunu gerektirdiği için ABD ve Rusya’nın desteğini almak, İstanbul ve Budapeşte belediye başkanlığı seçimlerinde muhalefetin kazanması, iki ülkede daha sonra kurulan “Altılı ittifakların” başarısızlığı gibi benzerlikler ilk akla gelenler.
Aslında Macaristan’da Tizsa’yı ezici galibiyete götüren yöntemle, Türkiye’de 31 Mart 2024’de yapılan yerel seçimlerde CHP’yi başarıya götüren yöntemin de benzerlikler içerdiğini söyleyebiliriz.
CHP’nin hem yerel seçimler öncesi, hem de başta İstanbul olmak üzere CHP’li belediyelere yönelik operasyonlardan sonra AKP’nin kalesi olarak bilinen yerlere öncelik vererek başlattığı miting maratonlarını; çiftçiye, köylüye, emekliye, gençlere, adaletsizlikten şikayet eden ve geçim sıkıntısı çeken her kesime yönelik mesajlarını ve vaatlerini hatırlayın…
Bir de…
Tisza’nın, Orban’ın oy deposu olarak görülen kırsal kesimi öncelemesini, ekonomik sorunları ve yargı bağımsızlığının önemini anlatmasını, yolsuzlukla mücadeleyi vurgulamasını, gençleri kucaklamasını, rejimden bunalıp çareyi yurtdışına gitmekte bulan Macar vatandaşlarına “Bu ülkeyi yeniden sizler için yaşanılacak hale getireceğiz” sözü vermesini…
Tisza zaferi bir ivme yaratabilir ancak bu benzeşmeler nedeniyle Macaristan’dan sonra sıra Türkiye’de gibi yaklaşımlar, abartılı ve çok erken iyimser bir tutum olur.
Her şeyden önce iki ülkenin özellikle sosyoekonomik yapısı ve jeopolitik konumu farklı.
Macaristan AB üyesi bir ülke. Birliğe girmek gibi bir derdi yok. Orban’ı deviren Magyar’ın yapacağı, ülkesinin yüzünü yeniden Brüksel’e döndürerek saygınlık kazanmak ve dondurulmuş 18 milyar Euro’luk AB fonunun önünü açmak olacak.
Türkiye’nin jeopolitik konumu ise iktidarın siyasi ömrünü uzatmak için elverişli bir alan.
AB’nin göç dalgasını önlemek için Türkiye’yi nasıl “Göçmen deposu” olarak kullandığını ve bunda da Orban’ın nasıl başrol oynadığını unutmamak gerekir.
Tam da bu nedenle Türkiye’de muhalefetin uğraş alanlarından birisi de, AB’nin kendi çıkarları için mevcut iktidara verdiği destekle mücadele olacaktır.
Macaristan seçimlerinin en somut göstergelerinden birisi de, muhalefetin “Şucu, bucu ayrımı yapmadan demokrasinin herkes için sağlıklı şekilde işlemesini isteyen tüm kesimleri” kucaklama zorunluluğu.
Şartlar ne kadar zor olursa olsun bu konuda CHP’ye önemli görevler düşüyor.
“Aradaki fark büyük olunca Orban bunu itirazsız kabul etmek zorunda kaldı. Türkiye’de acaba aynı şey olur mu?” gibi, toplumda tereddüt yaratmayı hedefleyen soruların ise anlamı yok.
Türkiye, laf olsun diye seçimlerin yapıldığı Putin’in Rusya’sı veya Esad döneminin Suriye’si değil.
Türk toplumunun seçim ve sandık duyarlılığı demokrasiye örnek gösterilecek niteliktedir.
Seçmen, iradesine darbe vurmak isteyenlere gereken yanıtı 23 Haziran 2019’de tekrarlanan İstanbul seçiminde tarihi farkla vermiştir.