Köprü yapmakla kalmayıp köprü olan adam: Milletin umudu Mansur Yavaş

 TÜRKİYE VE EĞİTİM HEPİMİZİN
Şahin Aybek yazdı: Köprü yapmakla kalmayıp köprü olan adam: Milletin umudu Mansur Yavaş

Mansur Yavaş eğilmedi. Bu yüzden Mansur oldu. Yani kazandı. “Bir olmaya, iri olmaya, diri olmaya” muhtacız. Ve o birliğin, o dirliğin adı bugün Mansur Yavaş’tır. Hacı Bayram’ın şehrinden yükselen bu hoşgörü, edep ve adalet sesi, bütün yurda yayılsın. Bu devirde, bu kadar saldırıya rağmen kirletilememek, her türlü siyasi başarıdan daha büyük bir itibardır…

Uzun zamandır bu ülkede artan şiddet olaylarını, giderek keskinleşen kutuplaşmayı, derinleşen güvensizlik sorununu, adalet duygusundaki aşınmayı ve yaygınlaşan yozlaşmayı yazılarımda ele almaya çalıştım. Bütün bunların önce eğitime, oradan da toplumun tüm alanlarına nasıl sirayet ettiğini anlatmaya çalıştım.

Bu tabloyu anlamaya çalışırken, nedenleri üzerine de düşündüm, yazdım, tartıştım. Ve her defasında dönüp dolaşıp aynı noktaya geldim: Bu sürecin başat sebeplerinden biri, siyasetin dili.

Çünkü bir ülkede siyaset dili sertleşirse, bu sadece kürsülerde kalmaz. Eve, sokağa, okula… her yere girer.

Kaosla Değil Sağduyuyla Büyüyen Liderlik

İşte bu yüzden, memleketin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, çatlakları büyüten değil onaran, yarayı kanatan değil saran, bağırıp çağırarak değil iş yaparak rehber olan bir liderdir. Vizyonu, dürüstlüğü, şeffaflığı, hoşgörüsü, kapsayıcılığı, adaleti ve sayamayacağım birçok özelliğiyle bu lider Mansur Yavaş’tır. Mansur, “yardım gören, desteklenen, en sonunda galip gelen” anlamına gelir. Onun galibiyeti rakiplerine karşı kazanan olduğu gibi, milletinin gönlünün de galibi olmasıdır. Onun galibiyeti, ekmeğine su kattığı, derdine ortak olduğu, yüzünü güldürdüğü insanların sayısıyla ölçülür. Ankara’da hayat bulan bu yönetim biçimi, bir teori olarak kalmadı; denenip sınandı ve milletin yürek terazisinde ağır bastı.

Muzaffer bir lideri yaptığı icraatların yanında vizyonu ve duruşu da belirler. Bazı adamlar vardır, yaptığı işle birlikte duruşuyla da anılırlar. Dik duruşun ne olduğu ise ortalık toz duman olduğunda anlaşılır. Türkiye siyaseti uzun zamandır yangından odun taşıyan, gerilimi harlayarak ayakta kalmaya çalışan bir dile mahkûm edildi. Siyaset, mesele çözme yeri olmaktan çıkıp meydan muharebesine döndü. Mansur Yavaş’ın ortaya koyduğu tavır, bu zinciri kırdı. Ortalık karışıp toplumun tansiyonu yükseldiğinde ateşe benzin dökmedi. Laf kalabalığı yapıp gündemi bulandırmadı. Alışılagelmiş “cambaza bak” manevralarıyla kendi karasını kapatmak için başkalarına çamur atarak ortalığı bulandırmadı. Her krizde itidalli, akılcı ve birleştirici liderliğiyle toplumun tansiyonunu düşürdü. Mağdur görünmek işine gelse de o mağrur olmayı ,devletin çıkarlarını kendi çıkarlarından üstün tutmayı bildi.

Başkan birleştirici liderliğinin yanında hizmetleriyle de itidalli , kapsayıcı oldu.

Ankara’da altyapıdan kırsal kalkınmaya, sosyal desteklerden ulaşıma kadar atılan her adım, bu yönetim tavrının iz bırakan karşılığıdır. Onun yönetişim tercihi ezberlenmiş, oy kazanmak için uygulanan bir taktik değil, bir mizaç meselesidir.

Adalet Vicdanda Başlar Liyakatla Yaşar

Bu mizacın en görünür olduğu alanlardan biri de kamu kaynaklarının idaresidir. Zira bu topraklarda adalet, çoğu zaman işe alımlarda, ihalelerde, yardımların dağıtımında yara almıştır. Yavaş’ın yönetimi ise siyasi yakınlığı değil liyakati, ayrıcalığı değil eşitliği esas alan bir çizgide yürümüştür. Yardımlar ihtiyaç sahiplerine ulaştırılırken kimlik sorulmamış, personel alımlarında şeffaflık gözetilmiş, kamu kaynağı belirli çevrelere değil doğrudan milletin hayatına dokunacak yerlere yönlendirilmiş ve “benim adamım” demeden hak ve liyakat tek kriter olmuştur.

Şeffaflık Güvenin Temel Harcıdır

Toplumun yalnızca yoksullukla değil, israfın ve şatafatın görüntüsüyle de incindiği bir devirde, şeffaflığı bir lütuf gibi sunmadı, bir zorunluluk olarak gördü. İhalelerin milletin gözü önünde yapılması, harcamaların lüzum ölçüsüyle kısılması, makam saltanatının bitirilip tasarrufun hizmete çevrilmesi, zedelenen kamu güvenini yeniden inşa etti. Çünkü bir toplum, vergisinin nereye gittiğini bildiğinde devlete güvenmeye ve inanmaya başlar. Güven, huzurun ana sütüdür.

Bir Eğitimci Gözüyle En Büyük Yatırım İnsana Yapılandır

Bir eğitimci olarak Mansur Yavaş’ın yaptığı binlerce hizmetin içinde, en çok eğitimle ilgili yaptıklarını önemsiyorum. Başkan, eğitimin sadece Millî Eğitim’in meselesi olmadığını anlayan nadir yerel yöneticilerden biridir.

Aç bir çocuğun zihnine derslerin girmeyeceğini, evde tencere kaynamıyorsa okulda çalan zilin boşa çaldığını bilir. Bu konuda da tam bir eğitim gönüllüsü yerel yönetim örneği olarak üzerine düşeni yapmıştır.

Ankara’da dağıtılan sütler, kırtasiye destekleri, üniversite öğrencilerine verilen burslar, yurt imkânları, sınav ücretlerinin karşılanması… Kırsalda interneti olmayan köy okuluna tablet göndermek, sınav sabahı otobüsleri ücretsiz yapmak, kütüphaneler açmak…

Bunlar popülizm değil, bir neslin kaderine dokunmaktır.

Bir eğitimci olarak biliyorum ki, devletin en büyük yatırımı insana yapılan yatırımdır. Ve Yavaş, Ankara’da bunu yaptı. Sadece 2024 yılında 28 bin 300 civarında üniversite öğrencisine burs verildi. Bu yüzden onun eğitim aşkı çocukların gözlerindeki ışıkta okunur. Bana göre bir belediye başkanının en büyük eseri, yol, köprü vs. değil, umuttur. Yavaş, binlerce çocuğa o umudu verdi.

Ayrıştırmadan Toplumu İri ve Diri Tutmayı Başardı

Türkiye’nin kangren olmuş bir başka meselesi ise kutuplaşmadır. İnsanları siyasi kimlikleri üzerinden ayırıp yönetmek, kısa vadede koltuk sağlamlaştırsa da uzun vadede memleketin harcını temelden çürütür.

Mansur Başkan’ın ilkesi ise: Vatandaşa, sadece vatandaş olduğu için hizmet etmek.

Mansur Yavaş, daha ilk gün rozetini çıkardı ve Ankara’nın tamamının başkanı olduğunu gösterdi. “Sağcı mı, solcu mu” diye bakmadı; “aç mı, tok mu” diye baktı. “Bizden mi, değil mi” diye sormadı; “kul hakkı yiyor mu, yemiyor mu” diye sordu. Sofrayı büyüttü, kapsayıcı yönetim modeliyle kimseyi kapının dışında bırakmadı. Sofrasını “Halil İbrahim Sofrası” yaptı.

Bu tavır, sadece kişisel bir mesele değildir.

Bu, bir memleketin beka meselesidir. Çünkü Tarık Buğra’nın yıllar önce dediği gibi, “İyi yetişmemiş insanların ülkesinde düzen bir bozuldu mu, mağara devri, taş devri hortluyor. Bütün tarih boyunca böyle olmuş, böylece de gidecek…” Düzenin bozulması, liyakatin çökmesi, adaletin eğilip bükülmesi, en çok da ayrıştırıcı dilin meyvesidir. Yavaş’ın yaptığı, işte o taş devrine giden yolu, vicdanla, adaletle ve birleştirici bir dille kapatmaya çalışmaktır. Ayrıştırmadı, birleştirdi. Kavga ettirmedi, konuşturdu. Bu yüzden toplum ayrışıp ufalanmadı; iri kaldı, diri kaldı.

Çamur Attılar ama İzi bile Kalmadı

Mansur Başkana kurulan tuzakları, onu karalamak için çevrilen dolapları anlamak isteyen, Thomas More’un Ütopya adlı kitabına baksın. Orada yıllar önce yazılmış bir cümle, bugünün Ankara’sını anlatır: “Kralın istediğini kitaba uydurmaktan kolayı var mı? Ya yasalarda yeri bulunur ya da bir yasanın sözleri gereğince yorumlanır.” İşte bu cümle, bir adamı kirletmek için neler yapılabileceğini, hangi kılıfların uydurulabileceğini, nasıl iftira atılabileceğini bütün çıplaklığıyla gösterir.

Ve nitekim yaptılar. Özellikle son bir yılda, yerli yersiz, mesnetsiz, alelacele açılan davalar, uydurulan dosyalar, ekranlardan atılan çamurlar… Hepsinin amacı tekti: Mansur Yavaş’ı kirletmek. Çünkü eğilmedi. Çünkü harama el uzatmadı. Çünkü adaleti ne sattı ne satın aldı.

Ama başaramadılar.

Kir tutmadı.

“Allah iftiranın yakışanından korusun” derler. Attıkları iftira yakışmadı bile…

Yıllardır didik didik edildi, devletin bütün denetim aygıtları baktı. Attığı her adım, harcadığı her kuruş, imzaladığı her evrak büyüteç altına alındı. Sonuç?

Süt kadar beyaz, tertemiz bir lider!

Tek bir yolsuzluk yok. Tek bir usulsüzlük yok. Tek bir “acaba” dedirtecek şaibeli iş yok.

Bu devirde, bu kadar saldırıya rağmen kirletilememek, her türlü siyasi başarıdan daha büyük bir itibardır.

Türkiye bugün, siyasetin kavga ve gürültüsünden yorulmuş, kutuplaşmadan bunalmış, adalet ve liyakat arayışındaki bir toplum haline gelmiştir. Bu toplumun ihtiyacı, daha fazla hamaset değil, daha fazla itidaldir. Mansur Yavaş’ın şahsında somutlaşan yönetim anlayışı, bu ihtiyaca verilen bir cevaptır.

Antoine Pierre Berryer isimli ünlü bir Fransız avukata: “Üstat, ayaklarınızın altında torbalarla altın vardı, neden almadınız?” diye sorulduğunda şu cevabı vermişti: “Almak için eğilmek lazımdı.”

Eğilmemek… İşte bütün mesele budur.

Mansur Yavaş eğilmedi. Bu yüzden Mansur oldu. Yani kazandı.

Kendi ikbali için değil, milletin istikbali için kazandı.

Memleketimin artık eğilmeyen, bükülmeyen, harama uzanmayan, aynı zamanda kutuplaştırmadan milletin tamamını kucaklayan evlatlara ihtiyacı var.

Hacı Bayram’ın şehrinden yükselen bu hoşgörü, edep ve adalet sesi, bütün yurda yayılsın.

Çünkü “bir olmaya, iri olmaya, diri olmaya” muhtacız.

Ve o birliğin, o dirliğin adı bugün Mansur Yavaş’tır. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin…

Türkiye Haberleri