Bursa’da yükselen ses, yalnızca bir meydanın yankısı değildi; Türkiye’nin sosyal güvenlik sisteminde yıllardır biriken çelişkilerin, adaletsizliklerin ve görmezden gelinen gerçeklerin güçlü bir dışavurumuydu.
29 Mart günü Fomara Meydanı’nda gerçekleştirilen basın açıklamasında Emeklilikte Adalet Derneği (EMADDER), bir kez daha “kademeli emeklilik” talebini dile getirdi. Ancak bu talep, klasik bir hak arayışının ötesinde; sistemin kendi içinde yarattığı eşitsizliklere karşı güçlü bir itiraz niteliği taşıyor.
Dernek Genel Başkanı Mihriban Uğurlu’nun konuşmasında özellikle altını çizdiği bir nokta vardı:
“Biz emekli değiliz, EYT’li değiliz. Bizler, emekliliği hak ettiği halde adaletsiz yasalar nedeniyle bekletilenleriz.”
Bu ifade, meselenin özünü net bir şekilde ortaya koyuyor. Çünkü bugün tartıştığımız konu bir “erken emeklilik” meselesi değil; aynı koşullarda çalışan insanlar arasında yaratılan derin bir eşitsizlik sorunudur.
1999 sonrası sigorta başlangıcı olan milyonlar açısından tablo oldukça çarpıcı. Aynı işyerinde, benzer şartlarda çalışan iki kişiden biri 40’lı yaşların başında emekli olabilirken, diğeri yalnızca birkaç gün farkla 17-20 yıl daha çalışmak zorunda kalabiliyor.
Bu durum, teknik bir düzenleme farkı gibi anlatılsa da, sahadaki karşılığı çok daha ağırdır. Aynı kuşak içinde bile farklı hayatlar, farklı kaderler ortaya çıkmaktadır.
Mihriban Uğurlu’nun verdiği şu örnek, meselenin çarpıcılığını açıkça ortaya koyuyor:
Aynı evde yaşayan iki kardeşten biri 6000 günle emekli olurken, diğeri 9000 gün prim ödemesine rağmen yıllarca beklemek zorunda kalıyor.
Bu sadece bir hesaplama farkı değildir; bu durum doğrudan hukuki güvenlik ilkesinin zedelenmesidir.
Öte yandan EMADDER’in basın açıklamasında öne çıkan bir diğer başlık da “nimet-külfet dengesi” söylemine verilen yanıttı. Son dönemde sıkça dile getirilen bu argüman, sahadaki gerçeklikle örtüşmemektedir.
Çünkü ortada çok net bir gerçek vardır:
Prim gününü doldurmuş, sigortalılık süresini tamamlamış bir bireyin yalnızca yaş şartı nedeniyle sistem dışında tutulması, sosyal güvenliğin temel mantığıyla çelişmektedir.
Sosyal güvenlik bir lütuf değil, kazanılmış bir haktır. Önceden ödenmiş primlerin karşılığıdır. Bu nedenle tartışılması gereken yalnızca mali denge değil; aynı zamanda adaletin tesis edilip edilmediğidir.
Basın açıklamasında dikkat çeken bir diğer önemli vurgu ise uluslararası yükümlülüklerdi. Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmeler çerçevesinde sosyal güvenlik hakkı yalnızca ulusal mevzuatın değil, aynı zamanda uluslararası hukukun da konusudur.
Bu noktada EMADDER’in çağrısı sadece yürütmeye değil, sendikalara da yöneliktir. Hazırlanan teknik dosyaların uluslararası platformlara taşınması gerektiği ifade edilmiştir. Bu da mücadelenin yalnızca yerel değil, aynı zamanda küresel bir zemine taşınabileceğini göstermektedir.
Bugün gelinen noktada sorulması gereken temel soru şudur:
Aynı sisteme prim ödeyen, aynı yükümlülükleri yerine getiren bireyler arasında bu denli büyük farklar oluşuyorsa, sorun bireylerde mi, yoksa sistemin kurgusunda mı?
Bu sorunun cevabı aslında meydanlarda çoktan verilmiştir.
Bursa’da yükselen ses bize şunu hatırlatıyor:
Sosyal güvenlik sistemleri yalnızca aktüeryal dengelerle değil, aynı zamanda toplumsal vicdanla ayakta kalır.
Eğer vicdan terazisi bozulursa, hiçbir matematik o sistemi sürdürülebilir kılamaz.
Kademeli emeklilik meselesi, bir kesimin ayrıcalık talebi değil; sistemin kendi içinde yarattığı dengesizliğin giderilmesi talebidir.
Geciken adalet, zamanla sadece bir hak kaybına değil, aynı zamanda bir güven kaybına dönüşür.
Bugün Bursa’dan yükselen bu ses, yarının sosyal politika gündemini belirleyecek kadar güçlüdür. Önemli olan, bu sesi doğru okumak ve gecikmeden adil bir çözüm üretmektir.