Hakk ehline…Gözlemlerim ve önerilerim (2)

 Hakikat.
İsmail Pehlivan yazdı: Hakk ehline…Gözlemlerim ve önerilerim (2)

"Mümin olan bir gönüle sığındım,

İnkarı bıraktım, ikrara geldim.

Kendi özüm deryasına daldım,

Gevheri bulmaya irfana geldim."

Virani

Alevi inancında “kadın-erkek farkı yoktur, can vardır” sözü çok sıkça dile getirilir. Bu söz, söylemde cinsiyet eşitliğini ifade eder. Ancak gündelik örgüt ve yaşam pratiğinde kadınlar çoğu zaman mutfakta, organizasyonun lojistik kısmında ya da görünmeyen emek alanlarında kaldığını gözlemledim. Anlayacağımız, Aleviler’de de kadının kendi var olsa da adı yine yok!

Toplantı salonlarının ön sıralarında genellikle Cemevleri’ni ele geçiren ve egemenliğini ilan eden ‘erkekler’ oturuyor. Bunların konuşma süreleri daha uzun, söz hakları daha fazla oluyor. Kadınlar ise çoğu zaman “destekleyen” veya “alkışlayan” pozisyonda kalıyor. Olur ya genç kadınlardan biri söz aldığında ise yaşadığı gerilim, bazen alaycı bakışlara, bazen üstten konuşmalara muhatap olması dikkat çekiyor.

Bu durum bilinçli bir kötücüllükten mi? Alışkanlıklardan mı? Yoksa her ikisinden mi? Lakin sonuç hiç değişmiyor. Eşitlik söylemi ile pratik yaşam arasındaki mesafe her geçen gün açıldıkça açılıyor.

***

Kadınların bu durumu, hem tarihsel derinliği hem de toplumsal gerçekliği olan oldukça hassas bir sorun olarak gündemde bulunuyor. Bu sorunun Anadolu Aleviliği (Kızılbaşlık) öğretisi ile bu öğretinin yaşandığı toplumsal pratikler arasında bazen ince, bazen de kalın bir çizgi olduğunu söyleyebilirim.

Kısaca belirtmek gerekirse, Alevi öğretisinde kadının adı var ve çok güçlüdür; ancak sosyal hayatta her zaman bu kadar ideal olmayabiliyor.

İşte bu durumu anlamamızı sağlayacak birkaç temel başlıkta ele alalım:

Alevi inanç sisteminin temelinde "can" kavramı yatar. Yol'a giren kişi için cinsiyet bir üst kimlik değildir, ‘Can’ın cinsiyeti yoktur. Yani ‘cinsiyetsiz bir eşitlikten’ söz edebiliriz.

Cem Erkanı’nda kadın ve erkek yan yana saf tutar. Bu, İslam coğrafyasındaki diğer birçok yorumdan temel bir kopuş noktasıdır.

Hacı Bektaş Veli’nin Bakışı:

"Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde

Hakk'ın yarattığı her şey yerli yerinde

Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok

Noksanlık, eksiklik senin görüşlerinde"sözü, bu duruşun anayasasıdır.

Peki, neden "Kadının adı yok mu?" sorusu hala soruluyor? Çünkü Aleviler de boşlukta yaşamıyorlar, içinde bulundukları geniş coğrafyanın feodal ve ataerkil yapısından etkileniyorlar.

Anadolu Aleviliği’nde kadının adı vardır ve bu ad "Can"dır. Kadın, ibadetin ve sosyal hayatın merkezindedir. Ancak, "adı yok" hissini yaratan unsur inancın kendisi değil, bu inancın üzerine çöken çevre kültüründen oldukça nasiplenen ve feodal alışkanlıklarını sürdüren erkek egemenliğidir. Bugün kentleşen Alevi toplumunda kadınlar, inancın özündeki o "eşitlikçi" kökleri yeniden canlandırmaya çalışarak hem kurumlarda hem de cemlerde daha görünür hale gelmeye çalışsa da erkek figür engeliyle karşılaşmaktadır.

***

Gençlerle yaptığım sohbetlerde ise sıkça duyduğum cümle şu: “Bizim dilimizi konuşmuyorlar, bizi de anlamıyorlar”, “Merak ettiğimiz konuları sorduğumuzda ya bizi küçümsüyorlar veya kaçamak cevap vererek geçiştiriyorlar.” Genç kuşaklar dijital dünyada yaşıyor, kimliklerini çok katmanlı olarak oluşturuyorlar. Bu gençler sadece inançla değil, ekoloji, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ifade özgürlüğü gibi başlıklarla da ilgileniyor.

Ancak birçok Alevi örgütü hala sürekliliği olmayan, keyfe keder açıklamalar yaparak, düzensiz iletişim yöntemleriyle yol almaya çalışıyor. Sorunların üzerine gitmeyi planlı, programlı ve sürekli hale getiremiyorlar, bunu da dert edinmiyorlar. Sosyal medya hesapları pasif, içerikler tek yönlü, tartışma kültüründen yoksun. Oysa bu gençleri tüm bu pasif alanlarda, sınırlı ve dar kapsamlı içeriklerle ilgili zengin üretim yapabilecek kapasitesi olan kişiler olarak tanıdım. Gençler kendilerini hem “geleceğin yöneticileri” olarak, hem de bugünün öznesi olarak görmek istiyor. Cemevlerinde etkin ve yetkin olan çok sınırlı sayıdaki gençler ise tıpkı yönetici büyüklerinin tavrını ve tarzını sürdürmektedirler. Bu gençler biat ettikleri yöneticilerini idol olarak seçerek, onlar gibi üstenci bir bakış açısına sahip olduklarını da gördüm. Bu gençler yeni genç arkadaşlarına alan açmakta imtina ediyorlar.

Eğer bu alan açılmazsa, gelip, destek olmak isteyen gençlerin Alevi hareketine mesafesi artarak açılacak gibi görünüyor.

Zakir olmak isteyen gençlerin yetiştirilmesi konusunda da yönetimlerin ve Cemevi Dedelerinin kayıtsız kalmaları da bir aşka sorundur.

Alevi gençlerin ibadethanelerden (Cemevlerinden) uzaklaşması ve inanç aktarımındaki değişimler, sosyolojik bir dönüşümün parçasıdır. Bu durum tek bir nedene değil, "köyden kente göç" ile başlayan ve "dijitalleşme" ile devam eden çok katmanlı bir sürece dayanır.

Genç kuşak ile geleneksel yapı arasındaki makasın açılmasında şu faktörler öne çıkıyor:

  • Modern eğitim alan gençler, ritüellerin (meydan hizmetleri, semah, gülbanklar) sadece şekilsel yönüyle değil, felsefi ve mantıksal derinliğiyle ilgileniyor. Geleneksel anlatılar bu sorgulayıcı zihne bazen "yetersiz" veya "mitolojik" gelebiliyor.
  • Köyde toplumsal yaşamın merkezi olan Cem erkanları, şehirde mesai saatleri, trafik ve koşturmaca arasında "haftalık bir aktivite"ye dönüşme riskiyle karşı karşıya.
  • Alevi kimliğinin inançsal boyutundan ziyade siyasi bir kimlik olarak algılanması, sadece "maneviyat" arayan gençlerin kurumsal yapılardan uzaklaşmasına neden olabiliyor.
  • Dedelerin veya kurum yöneticilerinin kullandığı geleneksel dil, günümüzün genç kuşağının dünyasına her zaman hitap etmeyebiliyor.

Gençler aslında "Alevilikten" değil, Cemevleri’nde inancın sunuluş biçiminden ve kurumsal yapılardaki hantallıktan uzaklaşıyor. Kendi iç dünyalarında Alevi felsefesini yaşatsalar da, bunu bir kurumun çatısı altında yapmayı tercih etmiyorlar.

***

Aleviliğin aktarım mekanizmaları son 50 yılda köklü bir değişim geçirdi.

Geleneksel olarak Alevi inancı "El ele, el Hakk'a" düsturuyla Dede-Talip ilişkisi üzerinden aktarılırdı. Şehirleşmeyle birlikte "Görgü Cemleri" (yıllık arınma ve denetleme meydanı) yöresel hassasiyetler nedeniyle istisnai bir hal aldı. Dedelerin bir kısmı, modern dünyanın sorularına (toplumsal cinsiyet, etik, bilim, ekoloji) yanıt verecek teolojik donanımdan uzak kalınca, aktarım zinciri kırıldı.

***

Bugün Cemevleri artık sadece ibadethane değil, birer "kültür merkezi" ve "hak arama alanı" işlevi görüyor. Bu kurumlar kimliği korumada kısmen başarılı olsalar da, bazen bürokratikleşme ve iç çekişmeler nedeniyle gençleri heyecanlandırmakta zorlanıyorlar. Böyle olunca da gençler inanç merkezlerinden uzaklaşmayı tercih ediyor.

Sözlü gelenekten (dededen toruna) yazılı ve görsel geleneğe geçildi. Artık bir genç, inancını Dedesi’nden değil, sosyal medyadaki içeriklerden veya akademik kitaplardan öğreniyor. Bu durum "standart bir Alevilik" algısı yaratsa da, yöreye ve Ocak’a özgü o zengin çeşitliliğin kaybolmasına yol açıyor.

***

Alevi örgütlerinin gündeminde çocuklara yönelik inanç ve kültür aktarımı konusu da hiçbir dönem yer almadı. Bugün pek çok aile çocuğunun Aleviliği okuldan, sokaktan ya da kulaktan dolma bilgilerle öğrenmesinden muzdarip… Cemevleri’nde çocuklara ve ergenlere yönelik düzenli, çağın diline uygun, baskıcı olmayan eğitim alanları yok denecek derecededir. Menkıbesinden deyişine, tarihinden Yol öğretisi ve erkanına kadar çocukların kendi kimliğini utanmadan, korkmadan öğrenebileceği güvenli alanlar oluşturulmadıkça, gelecekte Yol’u sürecek kuşakların bu kopuşu daha da derinleşecektir. Çocukken kurulamayan bağ, büyüdükçe kolay kolay kurulamıyor. Bu da Aleviliğin geleceğini doğrudan etkileyecek olan önemli bir eksikliktir.

İnanç, hayatın içinden koparıldığında sözde kalır; lokmaya, paylaşıma ve omuz vermeye dönüşmediğinde ise toplumsal karşılığını yitirir.

***

Gündelik hayatta en sık duyduğum eleştirilerden biri de dernek, vakıf, federasyon ve cemevleri yöneticilerinin şeffaflık sorunu... Aidatların nasıl kullanıldığı, bağışların nereye harcandığı, kararların kimler tarafından ve nasıl alındığı konusunda yeterince açık bilgi paylaşılmadığı en çok eleştirilen konuların arasında yer alıyor. Kararların ve yapılacak harcamaların yöneticini iki dudağı arasına sıkışması ve hesap vermemezlik, sorunu büyüten etkenlerdendir.

Güven, yalnızca iyi niyetle değil, denetlenebilirlik ile kurulur. Bugün demokratik ve yatay bir örgütlenme modeli, yalnızca teorik bir öneri değil, bir ihtiyaç haline gelmiş durumdadır. İnsanlar artık “hesap sorabilmek” istiyor. Bu talep, örgüt ya da yönetici düşmanlığı değil, tam tersine sahiplenme göstergesidir.

***

Alevilik üzerine yapılan çalışmaların arttığını görüyorum. Özellikle Alevi Çalıştayları, paneller, sempozyumlar, Alevi Enstitüsü, Alevi Akademisi gibi yapıların geçmişte başlattığı akademik tartışmalar ve işlediği konular önemli bir zemin oluşturmaktadır. Ancak bu üretimin daha kurumsal ve sürdürülebilir hale gelmesi gerektiği içtenlikle görülmelidir.

Arşivlerin dağınıklığı, sözlü tarihin yeterince kayıt altına alınmaması, kültürel mirasın sistematik biçimde korunamaması ciddi bir eksiklik olarak görülmektedir. Gündelik hayatın içinde şunu fark ediyorum: Gençler köklerini merak ediyor, lakin ulaşabilecekleri güvenilir kaynaklardan emin olamıyor veya sınırlı olduğunu söylüyorlar.

Bilgi üretimi, kimliğin savunulmasında en güçlü araçlardan biridir.

***

Bütün bu eleştirel gözlemlerime rağmen şunu da görüyorum: Örgütlerde, Cemevleri’nde, akademik alanda büyük bir özveriyle çalışan insanlarımız var. (Bu arada oldukça fazla İlahiyatçı–Selefi misyoner akademisyenlerin de Alevilik alanında cirit attıklarını da biliyorum. Bu sinsi saldırılara karşı önlem alınamadığını da görüyorum.) Maddi karşılık beklemeden (bazıları hariç) emek veren, zaman ayıran, inancını ve kimliğini yaşatmaya çalışan çok sayıda insan olduğuna tanığım.

Sorun niyette değil; yöntem ve yapılanmalardadır.

Gündelik hayatta yaptığım gözlemler bana şunu söylüyor: Alevi örgütlenmesi bir eşiktedir. Ya kendi içindeki eşitsizlikleri ve tekkeci temsil sorununu cesaretle kabul edecek ya da giderek daralan ve toplumsal birliği zedeleyerek küçük bir çevreye hitap eden yapılara dönüşme riski büyüktür.

“Yol incelir lakin kopmaz” sözü tarihsel hafızada yerini korumaktadır. Pirler, Rehberler, Mürşidler bu söylemin sahipleridir. “Yol cümleden uludur” sözü ise Hakk Muhammed Ali Yolu’nun sahipsiz olmadığını ve cümle varlığın da bu ulvi yolun sürmesi için yaratıldığını söyler. Yol’un ulu olması ve incelmemesi için, eleştiriyi düşmanlık değil olanak olarak algılamak gerekiyor. Örgütlü kötülükten sakınmak gerekir. Kadınların, gençlerin, farklı Alevi topluluklarının gerçekten eşit özne olarak yer aldığı bir yapısal değişime gidilmeden umut güçlenmez, birlik sağlanamaz.

Gündelik hayatın küçük anları, büyük yapısal sorunları görünür kılar. Eğer bu işaretleri doğru okursak, dönüşüm ve değişim mümkün olur.

Aksi halde, incelen Yol’un kopmadığını ve Yol’un cümleden ulu olduğunu söylemek güçleşecektir!...

Türkiye Haberleri