Nedir Fenerbahçe taraftarının çektiği bu çile…
Ne zaman şampiyonluk ufukta görünse, bir sis çöküyor sahaya.
Her umut, bir başka hayal kırıklığının eşiğine sürükleniyor.
Bu kaçıncı hüsran…
Bu kaçıncı yarım kalmış hikâye…
Galatasaray ile fark ikiye inmiş.
Önünde beş maç…
Beşini kazansan, tarih senin adını yazacak.
Ama futbol, sadece ayakla oynanan bir oyun değildir.
İnanmadan, yürek koymadan, savaşmadan… hiçbir taktik, hiçbir plan seni o kupaya götürmez.
İşte bu gece…
Çaykur Rizespor maçı…
Bir fırsattı.
Yıllar sonra liderlik koltuğuna oturmanın eşiğiydi.
Ama kazanmaya çıkmak başka…
Kazanmak için savaşmak bambaşka bir şeydir.
10 kişi kalmış Rizespor karşısında galibiyete bir adım kala son dakika golüyle yıkıldı.
İlginçti maç.
Kazanma mecburiyetinin ruhlarda yarattığı o ağır pranga mı, yoksa şampiyonluk özleminin getirdiği bir asabiyet nöbeti mi bilinmez; Fenerbahçe tam 80 dakika, arkadan itilerek menzil almaya çalışan, nefesi daralmış, bir eski zaman treni hüviyetindeydi.
En geride Semedo ve Skriniar, sanki bir kömür gemisinin kazan dairesindeymişçesine ateşi harlıyor, savunma hattını bir makine dairesi disipliniyle diri tutmaya çalışıyorlardı. Orta sahada Guendouzi ve Kante, birer demir disiplin abidesi gibi piston misali inip kalkıyor; gaz kolunu sonuna dek zorluyorlardı.
Lakin hikâye, tam da o muazzam gürültünün bittiği yerde, bir hüzün senfonisine dönüşüyordu...
Bu kudretli kütleyi hedefe taşıyacak olan ön vagonlar; yani Brown, Nene, Talisca, Kerem ve Cherif, aynı rayların üzerinde lakin ruhları başka bir hattın istasyonuna takılmış gibiydiler. Rize’nin etten duvar ören, her boşluğu bir kanaviçe gibi işleyen savunması karşısında, bu forvet hattı ne bir anahtar sunabildi ne de bir zarafet.
Sarı-lacivertli formanın o kadim ağırlığı altında, tarifsiz bir telaşın esiri olup pasları, ortaları ve şutları cömertçe harcadılar. Kerem’in kalecinin ellerinde eriyen şutu olmasa, koca bir devre "tehlike" kelimesini lügatinden silecek kadar kısırdı.
Bu nedenle istasyon bir türlü ufukta belirmedi... Çünkü futbolun o sarsılmaz yasası bir kez daha tecelli ediyordu: Bir tren ne kadar arkadan itilirse itilsin, lokomotif o asil başını öne çıkarıp yolu selamlamadıkça, yolculuk asla vuslatla tamamlanmaz. 80 dakikanın o sessiz, o mahzun tabelası; bir lokomotif bekleyişinin sessiz çığlığıydı.
Üstelik ikinci yarının daha başında, Çaykur Rizespor’un Ali Sowe ile bulduğu gol, o ağır aksak ilerleyen treni bir anlığına raydan çıkaracak gibiydi. Tribünlerin nefesi daraldı, oyunun ritmi dağıldı.
Ama futbol garip bir oyundur.
Bazen bütün hikâyeyi tek bir kırılma anı yeniden yazar.
72’de Samet Akaydın’ın gördüğü kırmızı kart, kaderin tuhaf cilvesi gibi sahneye düştü. Eksilmek, çoğalmanın bahanesi oldu.
80’de Anderson Talisca penaltıdan ipleri gerdi.
86’da Kerem Aktürkoğlu fırsatçılığın kitabını yazdı.
Ve o ana kadar arkadan itilerek ilerleyen tren bir anda kendi buharını buldu.
Fenerbahçe düştü, sendeledi, hatta bir ara yere kapaklandı ama son on dakikada attığı gollerle öne geçti.
Ama futbolun gariplikleri bitmez.Son dakikada Mobido'nun kafa golünde, Ederson'un büyük hatası Kadıköy'ü hüzne boğdu.
Bu kaybedilen iki puan belki de şampiyonluğun kaybedilişi.
Galatasaray yarın kazanırsa puan farkı dörde yükselecek.
Haftaya derbiyi kazansan ne yazar.
Geçmiş olsun.